Gün 1
Delirdiğimi öğrendiğimde 20 yaşındaydım.
Küçükken psikiyatri olmak isterdim. Mezun olduğumda çalışma ortamımın hep mental hastaneler olduğunu düşünür, vaktimin çoğu öyle geçecek sanırdım. Eğer yeterince zeki olsaydım ve puanım yetseydi, belki de bu hayalimi gerçekleştirebilirdim.
Küçük ben yanılmamıştı. Gerçekten de artık zamanımın bir haylisini mental hastanede geçirecektim.
Ancak bu istediğim gibi insanlara yardım eden bir psikiyatri rolünde olmayacaktı, hayır. Tamamen ters roller için gelmiştim buraya.
Sen deli değilsin. Annemin birkaç saat önce beni buraya bırakmadan evvel yaptığı uzun konuşmadan bir kesitti. Sen deli değilsin. Sadece biraz yardıma ihtiyacın var, o kadar.
Annemin son bir haftası beni buna ikna etmekle geçmişti.
Lakin benim şu an hastane odasının cansız duvarlarına bakarken kulaklarımda çınlayan tek sözler eski sevgilimin bağırtılarıydı.
“Seni anlayamıyorum!”
“Sadece duşa girdim! Telefona birkaç dakika geç baktığım için bana sinirlenemezsin.”
“Bu sabah benden nefret ettiğini söylemedin mi? Şimdi pasta yapıp kapıma mı dikiliyorsun?”
Sanırım deli olduğumu fark eden ilk kişi oydu.
Eğer ben ondan ayrılmasaydım önce o beni bırakırdı, eminim.
Başımı yatak başlığına dayarken ruhsuz gözlerim odanın üzerinde gezindi.
Kişilik bozukluğu.
Tanım yalnızca birkaç gün önce konulmuştu.
“Testleri yaptık. Kişilik bozukluğu denen durumu duymuş muydunuz? Kızınız borderline kişilik bozukluğundan mensup gibi gözüküyor. İşte bu sonuçlara göre…”
Evin yakınında bulduğu klinikte annemin beni soktuğu o testi asla unutmayacaktım. Bundan birkaç gün önceydi. Her zaman bende bir sorun olduğunu biliyordum ancak eski sevgilim ve yaşadığımız olaylar onu işin ciddiyetini sorgulamaya itmişti.
Psikiyatriyle yaptığı konuşmayı dinlediğim için hiç pişman değildim. Annemi tanıyordum, elbette psikiyatrinin söylediklerini yumuşatarak anlatacaktı bana. Gerçeği küçültüp anlatacak, durumu olduğundan toz pembe gösterecekti.
Borderline… borderline…
Eve varana dek arabada yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirmiştim. Benim için zor değildi, aksine galiba gerçekten çok sık sahte gülüşlerle kıvrılıyordu dudaklarım.
Odama gidip kapıyı sertçe kapadığımda bilgisayarımı hızla açmıştım. En az iki saate yakın “borderline” hakkında araştırma yaptığımı hatırlıyorum. Uzun makaleler, psikoloji yazıları… Bulabildiğim her araştırma yazısını incelemiştim.
Bu bir hastalık değildi, bir psikolojik durumdu. Çoğu kişi buna delilik dese dahi sonları “…olog”la biten onlarca uzman bunun sadece yanlış bir etiket olduğuna, borderline’ın delilikle hiçbir bağlantısı olmadığını iddia ediyordu. Okuduklarımın neredeyse tüm ortak noktası buydu. Her bir makale bu cümleyle başlıyor, sonu bu hatırlatmayla bitiyordu.
Oysa ben, borderline denen laneti araştırdıkça deli olduğuma çoktan ikna olmuştum.
Annem yemeğe çağırmasaydı muhtemelen araştırma yapmaya da devam ederdim. Yemeği yapması bile aslında eve varmamızdan sonra iki saat sürmüştü. Zavallı kadın, belli ki öğrendikleri karşısında ne yapacağını şaşırmıştı. O sırada elinden tek gelen, geç yenmiş akşam yemeği için en sevdiğim yemeği pişirmekti.
Ertesi gün kararım netti.
Benim hastaneye gitmem gerekiyordu.
Amacım iyileşmek falan değildi. Kişilik bozuklukları iyileştirilemezdi, kişi asla bunu tamamen yenemezdi. Sadece ilaçlar ve tedavi kontrol altına almasını sağlayabilirdi. Kontrol altına almayı öğrenmek. Seansların amacı buydu. Kronik bir sorun için kimse başka bir çare bulamazdı zaten.
Annem çok mutlu olmuştu. Hangi ebeveyn çocuğunun böylesine bir adım atmasına mutlu olmazdı ki?
Annem hiç bana deli gözüyle bakmamıştı. Hastaneye gitmeye bu kadar istekli olmamamı hemen mental durumumun beni yenmesine izin vermeme, dediği bir durum olarak adlandırmıştı.
Yalandı.
Ben hastaneye kendimi kapamak için gelmiştim.
Deliler elini kolunu sallayarak gezmemeliydi.
Şehrin epey uzağındaki hastaneye kaydım yapılırken burada ne kadar kalacağımı bilmiyordum. Taburcu olmam birkaç ay da sürebilirdi, birkaç yıl da. Pek umurumda olduğu söylenemezdi. Önünde sonunda ben yine hastane geçmişli, borderline tanılı kız olacaktım.
Bu sabah kaydım bitip bir hemşire beni bu odaya yönlendirdiğinde ne beklemem gerektiğini biliyordum.
Ölü beyazı dört duvar, aynı renk bir dolap, yine beyaz bir yatak ve üstü defter dolu bir masa.
Tabii ki, masa da bembeyazdı.
Dolabın yanına gelişigüzel fırlattığım küçük mavi çanta odadaki tek renkti.
Kendimi bir mental hastaneye kapattırmıştım.
İçimden kaç kez tekrarlarsam tekrarlayayım, hala imkânsız geliyordu.
Eve ait olmadığımı hep biliyordum ama asıl yerimin bir hastane olacağını hiç düşünmemiştim.
Hemşire ilk günümü odaya alışmam için boş geçireceğimi söylemiş, çantamı boşaltabileceğimi söylemişti. Henüz hiç dokunmamıştım.
Açıkçası, boş bakışlarla duvarı izlemekten başka hiçbir şey yaptığım söylenemezdi.
Bakımsız. Hastaneyle ilgili düşündüğüm tek şeydi bu. Temiz.
Ama bakımsız.
Çok da umursadığım söylenemezdi.
Yerde kayan bir şeyin dikkatimi çekmesiyle kahve gözlerim duvarlardan aşağı yöneldi.
Kağıt mıydı o?
Kaşlarımı çatıp yataktan kalktım. Kâğıdın nereden geldiğini anlamaya çalışırken duvarın yerle birleştiği kısımda küçük bir delik fark ettim. Çok büyük değildi, en fazla elim sığabilirdi.
Mental hastane duvarında delik mi?
Burası nasıl hala varlığını sürdürüyordu?
Üzerine çok düşmeyip yerdeki katlanmış kâğıdı aldım.
“Varlığından emin olmadığım oda arkadaşıma…”
Gözlerimi kırpıştırıp birkaç kez daha okudum.
Efendim?
Yan odadaki hangi deli göndermişti bunu?
Dörde katlanmış kâğıdı düzelttim.
“Hemşirenin buraya yeni birini getirdiğini duydum ama saatlerdir tek ses çıkmadığı için varlığından emin olamadım.
Sohbet edelim.
(Eğer gerçekten varsan.)”
Yazanın benim gibi biri olduğuna ikna olmuştum:
Deli.
“Şey, selam?” dedim tereddütle, deliğe doğru.
Başta cevap gelmedi. Ne düşünüyordum ki, muhtemelen bir akıl hastası yalnızca oyun oynuyordu.
Sonra delikten bir kalem yuvarlandı.
Kaşlarımı çattım.
“Bu ne için?” diye sordum, biraz daha yüksek sesle.
Yeniden, cevap gelmedi. Sadece delikten bir el gözüktü, kısa bir andı ancak üzerindeki belli belirsiz yara izlerini görebilmiştim.
Yuvarladığı yerden kalemi kapıp daha da ileri ittirdi.
Yazarak anlaşmamı istiyordu.
Sanırım.
“Benim odamda da kalem var,” dedim biraz daha sinir olmuşçasına.
Yanıt olarak yalnızca delikten bir kalem daha yuvarlandı.
Öfkeyle iç çekip az önce ilettiği notun arkasını çevirdim.
“Ne istiyorsun?”
İki kalemle beraber notu delikten kaydırdım.
Sonraki not gecikmedi.
“Okumadın mı? Sohbet etmek istiyorum.”
Konuşmak için ağzımı açmıştım ki kendimi durdurdum. Bariz bir şekilde bu kişi her kimse notlarla anlaşmak istiyordu ve yerde yuvarlanan kalemler sadece sinirlerime dokunuyordu.
Büyük yazılarımız yüzünden kâğıdın dolduğunu fark edince masaya konmuş A4 yığınını kucaklayıp duvar kenarına geri döndüm. Sırtımı duvara yaslayıp yeni notumu yazdım.
“Neden?”
Birkaç saniye sonra başka bir kâğıt geldi.
“Canım sıkıldı?”
Bezmiş bir şekilde nefes versem de öfkemi korumaya çalıştım.
“Daha açıklayıcı ol.”
“Koridorun en köşesindeki oda senin. Sol tarafında koridor bitiyor, sağında ben varım. Benim sağımsa boş, geldiğimden beri hiç dolu olduğunu görmedim. Konuşacak biri güzel olurdu.”
Bu kadar mıydı? Canı sıkılmıştı ve vakit geçsin diye kendine arkadaş mı arıyordu?
Bir an ne yazacağımı bilemedim. Geleli yalnızca birkaç saat olsa da benim de canım sıkılmıştı, tek fark bunun beni rahatsız etmemiş olmasıydı.
Biraz daha not alıp-vermekten zarar gelmezdi, değil mi?
“Ne zamandır buradasın?”
“3 ay, 1 hafta, 2 gün.”
“Neden buradasın? Bu koridorun kişilik bozuklukları için olduğunu biliyorum ama tam olarak neyden teşhislisin?”
Cevap gelmesi ilk kez bu kadar uzun sürdü. Herhangi bir sınırı aşıp aşmadığımı merak ederek tırnaklarımı kemirdim.
“İsmin ne?”
Konu değişikliği karşısında stres vücudumu sardı.
Çok mu ileri gitmiştim?
Derin bir nefes alıp kayıtsız kalmaya çalıştım.
“Peki bundan sana ne?”
“İsmin devlet bilgisi mi?”
“Belki de öyledir.”
“Dur tahmin edeyim, aslında hastaneyi araştırmak üzere buraya gönderilmiş bir FBI ajanısın ve ismin gizli kalmalı.”
Göremeyeceğini bilsem bile gözlerimi devirdim.
“Yanlış tahmin. Aslında DGSI ajanıyım.”
“Yani Fransız mısın?”
Doğru tahmini karşısında istemeden de olsa moralim bozulmuştu.
Kendim hakkımda bu kadar kolay mı açık mı veriyordum?
Yeni bir not kaydırdı.
“Bir saniye, doğru mu bildim? Fransız mısın?”
İnkâr etmedim. Yalan söylemekten nefret ederdim.
“Öyleysem ne olmuş?”
“O zaman Amerika’da ne işin var?”
“Aslen Fransızım ama Amerika’da yetiştim.”
“Peki ismini söyleyecek misin artık?”
“Neden söyleyeyim?”
İnadı bırakmayacaktım.
“Çünkü kiminle konuştuğumu bilmek istiyorum.”
“İsmimi bilince kim olduğumu öğrenmiş olmayacaksın.”
“Ama bir başlangıç olur. Hadi ama, inat etme. Yoksa gerçekten FBI-DGSI-her-neyse ajanı olduğunu düşüneceğim.”
“Ajan değilim.”
“O zaman ismini söyle.”
“Hayır.”
“Neden?”
“Çünkü istemiyorum?”
“İsim kompleksin mi var?”
“Hayır.”
“O halde ne?”
Sinirle ellerimi yüzüme gömdüm. Neyin inadıydı bu?
Söylemek istemiyordum. Onunla veya benimle ilgili değildi.
Ben kimseyle bağ kurmak istemiyordum.
İç çekip cevap vermeme kararı aldım. Neden tanımadığım biriyle vakit kaybediyordum ki?
Delikten yuvarlanan bir kalem bacağıma çarptı.
“Şunu yapma!” diye çıkıştım aniden.
Bir kalem daha yuvarlandı.
Öfkeyle iki kalemi de odanın öteki ucuna fırlattım.
Lanet olsun.
Ani parlayan öfkemi kontrol etmekte hiçbir zaman iyi olmamıştım.
Ciğerlerime çektiğim derin bir solukla sakinleşmeye çalıştım.
Yan odadaki, yeniden elini uzatıp bir not bıraktı.
“Cevap ver.”
“Rahat bırak beni,” dedim sesli bir şekilde.
Bir kalem daha yan odadan bana yuvarlandı.
“Orada kaç kalem var?” dedim gıcık olduğumu gizlemeyerek.
Başka bir kalem, yine, buraya geldi.
Yazarak cevap vermediğim müddetçe sadece sinirlerime dokunmaya devam edecekti.
Tekrar duvara yaslanıp notlara devam ettim.
“Notlarla derdin ne?”
“İsmini söyle.”
“Neden bu kadar merak ediyorsun?”
“Ajan olup olmadığını merak ediyorum.”
“Olayı çözdün. Ben bir ajanım.”
“Yani ismini söylemeyeceksin.”
“Evet.”
“Ben de kendi ismimi söylersem?”
“Bunun bana ne kazancı var?”
“Mükemmel ötesi bir arkadaş.”
“Narsist olduğun için mi buraya tıkıldın?”
“İsmini söyle.”
“Yoksa?”
“Gece boyu odana daha çok kalem gönderirim.”
“Yapmazsın.”
“Yaparım. Sen de gece boyu sinir krizi geçirirsin.”
Çığlık atma isteğimi bastırdım.
Sadece bir isim. Ben kendi ismimi söyleyecektim, o da kendininkini. Bir zararı yoktu.
Fazla tepki veriyordum.
Yine de kâğıda yırtarcasına ismimi yazmaktan kendimi alıkoyamadım.
“Sienna Veylor.”
“Vay canına, ajan değilmiş.”
“Anlaşmanın üstüne düşen kısmını yap.”
“Odana kalem fırlatmama kısmını mı?”
“Öteki kısmını.”
Onun ismini kastettiğimi biliyordu.
Kısa bir süre sonra cevap geldi.
“Lucian Hale.”
“İsimler paylaşıldı. Memnun oldun mu?”
“Sayılır.”
“Başka ne istiyorsun?”
“Anlama kıtlığın mı var? Konuşacak birilerini arıyorum.”
Kaşlarımı çattım.
“Anlama kıtlığım falan yok.”
“O zaman cevabını aldığın soruyu sorup durma.”
“Rahatsız edecek başka birini bulamadın mı?”
“Hemşireler ve terapistler dışında mı? Hayır.”
“Buradaki tek hasta ben değilim.”
“Ama tek oda arkadaşım sensin.”
“Odalarımız farklı.”
“Arada seni sinir edebileceğim kadar büyük bir delik var. Teknik olarak aynı oda sayılır.”
“Sayılmaz.”
“Sayılır.”
“Bu ‘konuşacak biri’ne ne kadar süre ihtiyacın var?”
“Buradan çıkana kadar.”
Henüz geleli birkaç saat olmasına rağmen oda değişikliği talep etmek çok mu absürt kaçar diye düşündüm.
“Bu işkenceyi hak edecek ne yaptım?”
“Hemşireleri çağır. Galiba kalbim kırıldı.”
“Ne yazık.”
“Gerçekten aylarca konuşacağın tek kişilerin hemşireler ve psikiyatriler olmasını mı istiyorsun?”
“Neden olmasın?”
“Kafayı yersin.”
“Çoktan yedim. Peynir ekmekle dibini sıyırmak fena olmaz.”
“Ya ben bu inatçılığı hak edecek ne yaptım?”
“Benimle konuştun.”
“Ne kadar büyük bir günah.”
“Şu an ağaç israf ediyorsun ve beni de suçuna ortak ediyorsun.”
“Arkalı önlü kullanıyoruz.”
“Olabilir.”
“O kağıtları psikiyatrinin ‘bugünkü duygularını çiz’ sorusunda kullanmak mı istersin?”
“Bunu yaptırmıyorlar de.”
“Üzgünüm.”
“Sen ne çiziyorsun?”
“Bazı günler kâğıdı simsiyah yapıyorum, bazen farklı renkleri karıştırıyorum.”
“3 aydır her gün aynı soru mu?”
“Evet. Çocukluk travmalarına inmeden önce alıştırma gibi. Yarın görürsün zaten.”
Dudaklarımı dişlemeden edemedim.
Belki de buraya gelmeden önce biraz daha düşünmeliydim.
Ben anneme bile sorunlarımı açmazdım.
Konu değiştirmek istedim.
“Notlar ne iş?”
“Kaç kere daha senle konuşmak istiyorum diyeceğim?”
“Tamam da neden yazarak? Fısıldasak bile birbirimizi anlarız.”
Yeni not gelmeden önce bir süre duraksama oldu.
“Canım böyle yapmak istiyor.”
“Benim canım da konuşmak istiyor.”
“Şansına küs.”
“Ormanlara bir garezin mi var?”
“Hayır, sadece sesimi sevmiyorum.”
Cümleyi birkaç kez daha okudum.
Hayır, sadece sesimi sevmiyorum.
“Neden?”
“Çünkü sevmiyorum.”
“Ne kadar da açıklayıcı.”
“Neden merak ediyorsun?”
“Çünkü garip.”
“Garip mi? Senin kendinle ilgili kompleksin yok mu?”
Sorusu beni bir süre düşünmeye itti.
Vardı.
Kilom korkutucu ölçüde düşüktü, yürüyen bir kemik yığınına benziyordum. Saçlarım yağlıydı ve çok sık dökülüyordu.
Ben yazamadan yeni bir not kaydı.
“Sessizliğini evet olarak kabul ediyorum.”
“Önümde şimdiden oluşmuş kâğıt yığınıyla ne yapmamı istiyorsun?”
“İstersen at. İstersen sakla.”
“Bana yazmanın tek amacı gerçekten konuşmak mı? Belki… arkadaş olmak?”
Son cümleyi yazarken elim titremişti.
“Konuşmak, evet. Yalnız kalmak istemiyorum.”
“Ya arkadaş?”
“Arkadaş olmak istediğimi söylesem evet der miydin?”
Der miydim?
Aklım geçmişteki yakın ilişkilerime gitti. Lisedeyken çok sosyal olmama rağmen başım sıkıştığında koşabileceğim bir arkadaş grubum olmamıştı. Herkesle yakın olan ama kimsenin en yakını olmayan o kız bendim.
Uzun süren bir arkadaşlık bağım yoktu. Eski sevgilimden sonra ise benim ilişki kurma insanı olmadığımı anlamıştım.
Bu yüzden hayır, Lucian arkadaş olmayı teklif etseydi kabul etmezdim. Uzun sürmeyeceğinden emin olduğum bir arkadaşlığın tek getirisi daha fazla kalp kırığı olurdu. Hem benim hem de onun tarafı için. Beni sinirlendirse de kötü birine benzemiyordu, ben herkese kolay sinirleniyordum zaten. O bunu hak etmiyordu.
Kalemi elime aldım.
“Hayır.”
“Yani benimle arkadaş olmazdın?”
“Olmazdım.”
“Neden?”
Gerçek nedeni ona söyleyecek halim yoktu. Ne zaman tanışmıştık, 20 dakika önce mi?
“Olmak istemiyorum.”
“Bu yine gerçek sebebini söylemeyip ‘istemiyorum’ diye geçiştireceğin bir soru mu?
Bu kadar tahmin edilebilir bir insan mıydım?
“Öyleyse ne olmuş?”
“Yabancı olduğum için mi çekiniyorsun yoksa sadece utandığın bir tarafın mı?”
Notu okumamla kâğıt ellerim arasında buruştu. Öfkeyle çenem kasılır, cevabımı hışımla yazarken yazdıklarımı iki kere düşünmedim.
“En azından kendi sesimi kullanmaktan utanmıyorum.”
Birkaç dakika boyunca cevap bekledim.
İlk defa bir notum karşılıksız kalınca yenisini yazmaya koyuldum.
“Hey?”
Düşünmeden gerçekten kalbini kırıp kırmadığından korkmaya başlamıştım.
Kâğıt neredeyse anında, parçalara yırtılmış bir şekilde delikten odama iade edildi. Gün boyu ikimiz de yeni bir not yazmadık.
Yorumlar