SONSUZLUK KARTI
Prolog

Diyar Gezgini

✦   ✦   ✦

Prolog: Diyar Gezgini

Güce sahip olmayanlar, güçlülerden her daim korkmuştur.

Rivayet edilir ki kartlar, aslında feyler için yapıldı. Bir çift uzun kulaktan başka güç mirası almayan feyler, diyarda sayıları en çok var olan ırktı. Oysa hiçbir büyüleri, kendilerini savunabilecek bir silahları yoktu. Çoğunlukta olmaları bir işe yaramazdı, biliyorlardı.

Korktu feyler. Diğer ırklar onlardan güçlüydü, elbet onlar da bir kaynak bulmalıydı. Kartlar onların çözümü oldu. 

Sayısız büyü gücünü içeren kartlar yayıldı diyara. Pek çoğunun büyüsü sınırlıydı, bir zaman engeli vardı. Kısa süre içinde güçleri tükenirdi. Ancak öyle ya da böyle artık feyler de elementleri kullanabiliyor, görünmez olabiliyor ve çok daha fazlasını yapabiliyorlardı. 

Sonra halkın arasında yeni fısıltılar dolaştı, yeni bir efsane duyuldu. Öyle bir efsaneydi ki duyan cadıların bile tüyleri ürperirdi. 

Sonsuzluk kartları. 

Bu diyarda hep dört ırk yaşadı: feyler, sirenler, iblisler ve cadılar. 

Sirenler oldum olası en bağımsız ırk oldu. Bir damla su ile tenlerinde beliren pullar, zihni çelen şarkıları; onların gücü oldu. 

İblislerin boynuzları vardı, en yanlış anlaşılan ırk onlardı. Ruhların onlara fısıldadıkları, konuştukları ölüler; onların gücü oldu. 

Cadıların büyüsü vardı, en korkulan ırk onlardı. Doğuştan gelen yetenekleri, onların güçleri oldu. Diğer ırklar hep cadılardan çekinirdi, karşılarındaki cadının hangi büyüyü yapabildiğini şahit olana dek bilemezlerdi. 

Feyler ise güçsüzdü. Ne doğuştan gelen güçler ne de fiziksel bir üstünlük.

Sirenler su olmadan kullanamazdı seslerini. İblisler, ruhlarla konuşmak için iksirler kullanmak zorundaydı. Cadılar doğuştan gelen yeteneklerinin dışına çıkamazdı, kader onlara ne yazmışsa güçleri onlarla sınırlanırdı. 

Sonsuzluk kartlarıysa hiçbir şarta bağlı değildi. Ne süre sınırları vardı ne de herhangi bir koşul. O kart “ölüm” gücüne sahipse kartı kullanan bir anda ölüm meleğine dönüşebilirdi. Feylerin elde etmeye başladığı kartlar güçse sonsuzluk kartları mutlak güçtü. Kuralları dinlemezdi sonsuzluk kartları, aksine, kuralları yeniden yazmak isteyenler sonsuzluk kartlarının peşine düşerdi. 

En çok idealist feylerin ilgisini çekti bu efsane. Onları suçlamamak gerek, başka kimin ilgisini çekmezdi ki? Sonsuzluk kartları, diyardaki her canlı üzerindeki üstünlük kurmayı vaat ediyordu. O ana dek doğaları gereği güçsüz olmalarından yakınan feyler için bu kucaklarına düşmüş bir hazineydi. 

Sevgili dinleyen, evrende pek çok diyar vardır. Kimi yeni kurulmuştur küllerinden, kimiyse çoktan dönüşmüştür küllere. 

Bu hikaye de o diyarlardan yalnızca bir tanesine ait. 

Bir diyar gezgini olarak gururla, diyarlar arasında karşılaştırma yapacak kadar bilgi sahibi olduğumu söyleyebilirim. Hepsinin tarihini inceledim ve ortak olan tek bir şey fark ettim:

Savaşlar.

Devirleri yıkan veya başlatan, yıkıcı veya yapıcı. Ancak niyeti ne olursa olsun, savaşların varlığı yazık ki hiçbir diyarda değişmiyor. 

Bu da bir diyardaki savaşlardan bir tanesi. Her savaşın çıkış noktası, krallıkların veyahut devletlerin motiveleri farklıdır. Ben de o motivasyonlar arasında hep tekerrür edeni ele aldım. 

Güç zehirlenmesi.

Ölümsüz bir diyar gezginin, bir nebze olsun ölümlü ruhları akıllandırmayı amaçladığı gerçek bir hikayeye tanıklık edeceksiniz. 

Kalemimden çıkan satırlar kaç diyara ulaşır, bilmiyorum. Lakin bunu yalnızca sen bile okuyorsan bil ki anlamı, amacıma ulaşmışım demektir.

1. Bölüm

Şarap Kumarhanesi

✦   ✦   ✦
  1. Bölüm: Şarap Kumarhanesi

Şarap Kumarhanesi’nde servis edilen içkinin şarap mı yoksa kan mı olduğunu kimse bilmiyordu. 

İçindeki her ne ise, müşterilerini daha çabuk sarhoş edebilecek bir şeyleri barındırdığı kesindi. Aklı olabildiğince bulandıracaklardı ki kimse ertesi gün ne yaşandığını hatırlamasın. 

Kazandıkları ve kaybettikleri hariç. 

Karanlık sokakta yürürken çizmelerim takırdıyor, yankısı kirli duvara çarpıp kulağıma geri dönüyordu. Kumarhane kapısı ıssız bir yerdeydi. Öyle ya, illegal bir para ve güç mahzeninden de başka bir şey beklenemezdi. 

Girişe vardığımda çenemi kaldırdım. “Imogen Wenteria.”

Güvenlik yüzümü inceledi, bakışları pelerinimden dolayı gizlenmiş kulaklarımda durdu. 

“Pelerini indir.” Sesi otoriterdi, tartışmaya cüret etmeme karşın bir meydan okumaydı.

Pelerinimin kapşonunu indirirken, “Hadi ama Gerard,” dedim ciddiyetsizce. “Artık yüzüme alışmadın mı?”

Önüme doğru düşen siyah, aralarına kırmızı tutamlar serpiştirilmiş saçlarımı arkaya ittirdim. Bu şekilde güvenlik aradığını görebilmişti:

Uç kısmına doğru sivrilen, uzun kulaklarımı. Fey olduğumu kanıtlayan yegane simgeyi. 

Gerard başıyla onayladı, kapının yolunu açıp geçmeme izin verdiğinde yayvanca gülümseyip adımımı attım binaya. Kerish Krallığı’nda fey harici az canlı yaşardı fakat burası prestijli denebilecek bir kumarhaneydi. Herkes giremez, herkes çıkamazdı. Ziyaretçiler sıklıkla kontrol edilirdi. 

Sarmal merdivenlerden aşağı inerken terle karışmış alkol kokusu şimdiden burnuma dolmuştu. Krallık muhafızları pek çok kez baskın düzenlemiş olsa da Şarap Kumarhanesi her defasında saklanacak yeni bir in buluyordu. Bu mekana yerleşeli birkaç gün olmuştu ancak çoktan kokusu sinmişti. 

Bordo perdeleri aralayıp içeri girdim. Pelerinimi tekrar çekmiş, hatta peçemi de yüzüme bağlamıştım. Yüzüme dair ne kadar az bilgi o kadar iyi olurdu benim için. 

İç cebime gizlediğim birkaç kart, bugün bana yeterli olacaktı. 

Geniş poker masalarından birine çöktüğümde şansıma, elleri bitmek üzereydi. Beş kişiden oluşan masada bir kişi sarhoş, diğeri ise çoktan çakırkeyifti. Oysa gece yeni başlıyordu. 

Adamlardan biri bana döndü. Muhtemelen o beni hatırlamıyordu fakat siması bana tanıdıktı. Geçen hafta yine birlikte oynamış, beş kartımı birden kaybetmiştim ona karşı. Şafak çökmek üzereyken geri soymasaydım zararlı çıkacağım bir gece olurdu. 

Cebimdeki kartların bir kısmını masaya koydum. “İki saat süreli şifa kartı koyuyorum.”

Oyunculardan biri sırıtırken gözleri parladı. Kartlarla poker oynanmasının sebebi güçlü kartlara sahip olabilmekti, kaybetme ihtimalini göz önünde bulundurarak riske etmek gerekiyordu. Ancak katılabileceğiniz kartların da belli kriterleri karşılaması koşulu vardı. Büyü güçleri üstünde yazan kartları kumara soktuğunuzda beyninize ve şansınıza güvenmeliydiniz.

Bazıları ise yalnızca kumarhanenin havasına kurban gidiyordu. Bunlar güç elde etmek isteyenler değildi, sadece eğlenmek istiyorlardı. O heyecanı yaşamak, kafalarını içeride hiçbir dert kalmayana dek boşaltmak. Tek gayeleri buydu, benim gözümdeyse yalnızca sefillikti. 

İki saatlik kartım konulan süre sınırının altında kalıyordu. Şifa ise hali hazırda nadir bir kart gücüydü. Gücün değerinin fazla olması, sürenin az olmasını etkisiz kılıyordu. Kurallar ve kuralların arasındaki minik boşluklara hakim olacak kadar çok kez oynamıştım. Perdelerden birine iğneyle tutturulmuş dev “KURAL LİSTESİ” yazısını ezberleyeli çok oluyordu.

Benimle birlikte altı kişiye ulaşmış masada kartlar ortaya atıldı, güçleri açıklandı. Herkes itinayla koyacağı kartı seçerken maskeyle yüzünü kapamış birinin yanındaki kart yığınını gördüm. Buraya bu kadar kartla gelmiş olamazdı, çalınma ihtimalini göz önünde bulundurmak zorundaydı. Belli ki bugünkü kazancıydı. 

Ya şans ondan yanaydı bu gece ya da kendince kazanmak için numaraları vardı. Belki de ben yanılmıştım ve gerçekten tüm kart varlığını buraya getirecek kadar aptaldı. 

Masaya sıra sıra dizilmiş kartları inceledim. 6 saatlik bir şekil değiştirme gücü, 3 saatlik ateş büyüsü, benim kartım ve dahası… Maskeli oyuncu hala kartını ilan etmemişti. 

Ağır hareketlerle kartlarını inceledi tek tek. Bir elinden diğerine geçirirken ne düşündüğünü çözemiyordum. Maske yüzünün tamamını kaplıyor, başındaki silindir şapka ise açıkta kalmış gözlerine gölge düşürüyordu. Kartlarla adeta oynarken bakışları onların üstünde bile değildi, hayır. 

Ürpertici bakışlarını yalnızca bana yönlendirmişti. 

Maskenin şekli bir kargayı andırıyordu. Siyah, kemiği andıran bir yapısı vardı. Burnundan gaga şeklinde kıvrılıyor, ilginç bir görüntü çıkarıyordu. Kim bilir, gerçekten karga kafatasından da yapılmış olabilirdi. Şarap Kumarhanesi’nin daim kumarbazları arasında daha korkutucu ve orijinal aksesuarlara rastlamıştım. Maskesi yeterince ilgimi çekmeyi başaramamıştı.

Nihayet, destelerinin arasından bir kartı çekti çıkardı. Gücü ve süreyi bizim de okuyabileceğimiz şekilde önce havaya kaldırdı, sonra bizimkilerin yanına koydu. Tüm bunları yaparken bana yapışmış gözlerini bir an olsun çekmedi. 

Şifa.

Kartın sağına, soluna bakıp süre sınırını anlamaya çalıştım. 

Karşılaştığım tek şey, uç kısmına iliştirilmiş bir simge oldu. Bir maça sembolünün hemen altında yana yatmış bir sekiz. Sekiz neden yana yatıktı?

Kartın süre sınırının aslında sınırsız olduğuna o kadar ihtimal vermemiştim ki birkaç saniyeyi yana yatık simgeyi sorgulamakla geçirdim. 

Yanımdaki oyuncu bir küfür koyuverdi. “Sonsuzluk kartın mı var?”

Bir başkası, sarhoş olanlardan bir tanesi, ise aramızda en az dumura uğramış olandı. Kafası o kadar güzeldi ki karşısındaki görüntü onun için sadece canlı bir komedi tiyatrosuydu. “Aptal, neden böyle bir kartı pokere yatırıyorsun ki?” 

Aldığı tek yanıt, küfür eden adamdan aldığı tekme oldu. Kes sesini, demekti bu. Bırak, yapsın aptallığını. Yararlı çıkacak olan bizleriz. 

Maskeli adamın tek tepkisi ise bana diktiği gözleriyle önce bana, sonra da masaya işaret etmek oldu. “Kartını değiştir.”

Kaşlarım çatılırken omuzlarım gerildi. Dediğim gibi, kuralları biliyordum. Eğer aynı güce sahip kartlar ortaya atılırsa süresi daha fazla olan masada kalırdı. 

Benim kartım iki saat değil, yirmi saat de olsa yine yenilirdim onunkine. Bir sonsuzluk kartına karşı hiç şansım yoktu. 

Dişlerimi gıcırdattım. Plan böyle değildi. Kaç el oynayacağımı, hangi kartları kullanacağımı hesaplamıştım. Şimdiyse en kısa sürede en iyi stratejiyi oluşturmak zorundaydım. 

Yeni kartımı koydum. 3 saatlik bir zihin okuma. Rastgele bir seçimdi, tüm odağım maskelinin kartına takılmış kalmıştı. 

O kartı kazanmak zorunda olduğumu biliyordum. Başka bir çarem, bir diğer seçeneğim yoktu.  Gerekirse onu çıkışta soyar, bir yerlere kıstırırdım. Geceleri uykumu feda edip yeraltı dünyasına dalmamın nedeni sonsuzluk kartları toplamaktı, bir tanesine denk gelmişken kaçırmayacaktım. 

Kartların tamamlanması ile birlikte el başladı. 

Şarap Kumarhanesi’nin kendi uydurduğu, sarhoş kişilerin bile kimin kazanıp kazanmadığını anlayabilmesi için yapılmış bir oyundu. Oyuna katılış sıralarımıza göre numaralarımız kayıtlıydı. Zara denk gelen numara kaybedecek, sona kalan kazanacaktı. Katılan son oyuncu olduğum için şu an ben masada Imogen değil, yalnızca 6’ydım. Hiçbir tekniğin işe yaramadığı bir pokerdi. En fazla altı kişilik masada kimlerin eleneceğini zarın üzerinde denk gelecek numara belirleyecekti. 

Kumarhane görevlilerinden biri altı yüzlü zarı hızla sallayıp attı. 

Zar fazla -belki de haddinden daha fazla- dolandı masada. Yavaşlamaya başladığında üstündeki nokta sayısını anlamak için eğildim. 

4.

Benim numaram değildi. İçten içe maskeli adama sahip olmasını dilesem de beden dilinde bir değişiklik olmamış, geri çekilmek için hamle yapmamıştı. 

Ateş gücünü ortaya atan adam bir hışım yumruğunu indirdiğinde ilk turun kaybedeni belli oldu. 

Zar ikinci kez sallandı. Gene, epey uzun bir süre zar dönerken masanın çoğunluğu tutmuştu nefesini. İlk kaybeden ise şimdi zorla masada oturuyormuş gibi duruyordu. Belki de tüm masanın ağzını sulandıran sonsuzluk kartın kime geçeceğini öğrenebilmek için hala buradaydı. 

Sonunda, zar durdu. 

2.

Bu defa sarhoş adam kaybetmişti. Eh, pek de üzgün durmuyordu. Ne olduğunu anlamadığı bariz, kendince bir şeyler mırıldanıyordu. 

Artık sıkılmaya başlamış görevli bu defa rastgele attı zarı. Sayının çıkmasını diğerlerine göre daha hızlı bekliyordum ancak zar dönüyor, dönüyor ve dönüyordu… 

Bir terslik vardı. Hile olabilir miydi? Genelde hileyi yapan ben olurdum fakat bugün, uzun zaman sonra ilk kez adil oynuyordum. Sonsuz kartı kaybetme ihtimalime karşın ikinci planım ölüme başvurmaktı. Hileye başvurup yakalanma riskini almamıştım. Kumarhaneden yasak yersem karta ulaşmam hayal olurdu.

Maskeli adamın parmaklarındaki ufak hareketi görmem ile duraksadım. 

Eldivenli ellerinden bir tanesi şimdi çıplaktı. Avuç içinde ise sıkıştırılmış, dikkatli bakamayanların göremeyeceği bir kart tutuyordu.

Nasıl bir hile yaptığını anlamak için gözlerimi kırpıştırdım. 

Çıkardığı eldiveni hala elindeydi. Önden bakıldığında sahiden de eldiveni takıyor gibi gözüküyordu. Oysa ışığın yansımasıyla, bir kartın tenine temas ettiğini gördüğüme emindim. Kartların kenarlarındaki işlemeli çerçevelerin parlıyor olması da büyünün aktif olduğuna işaretti. 

Gücü neydi, şans mı? Telekinezi? Önemi yoktu, sahiden de hile yapıyordu.

Diğer kartları nasıl kazandığını artık anlıyordum. 

Kazanmam imkansızdı. Önünde sonunda oyuncuların tamamını eleyecek, ağzımızın suyunu akıtan kartı gerisingeri cebine tıkacaktı. Onlarca kart bulunan koleksiyonuna bizimkileri de ekleyecek, ardına bakmadan gidecekti. 

Boynumu kütürdettim. Bu oyundan o kartla birlikte çıkamazdım, imkanı yoktu. İkinci planımı kullanmam gerekecekti. 

Zarlar döndü, her defasında numaralar tek tek elenirken sonuç tam da tahmin ettiğim gibi oldu. 

Elenen son rakam benim numaram, 6’ydı. 

Kumarhane görevlisi, kartların tamamını toplayıp maskeliye uzattı. “Kazanan numara 1.”

Adam maskesini çıkarmasa dahi sırıttığına, kartları destesine eklerken tatminliği iliklerine kadar hissettiğine yemin edebilirdim. 

“Size iyi eğlenceler, beyler,” dedim masadan kalkarak. “Başka oyunlar deneyeceğim. Sizinle oynamak bir zevkti.”

Asıl zevkim birazdan başlayacaktı. Maskeli kumarbazı öldürüp veya en iyi ihtimalle yaralayıp sonsuzluk kartını aldığımda. 

Maskeli adam bana döndü. Yani en azından ben, çıkıntı halinde gaganın yukarı kalkışından yorumladım bunu. 

“Daha yeni başlamışken mi?”

Ses tonundaki alaycılığı anlamak için maskesini çıkarmama, mimiklerine bakmama gerek yoktu. Basbayağı dalga geçiyordu benimle. Muhtemelen kaybettiğim için gizlenmiş bir öfkeyle uzaklaştığımı varsayıyordu.

Aldanmadım, aksine oyununa ayak uydurdum. “Evet, yeni başlamışken,” derken büzdüm dudaklarımı mahcup gibi. Şimdi ikimiz de oynuyor, eğleniyorduk birbirimizle. Eğer elinde uğruna cinayet işleyebileceğim bir kart barındırmasa onunla kumar oynamaya devam edebilirdim. En iyi hile yapan kişilerin kapışacağı, zevkli bir oyun.  

Onca gürültü ve müzik arasında kulaklarım beni yanıltmış olabilirdi fakat maskeli adamın güler gibi bir ses çıkardığına emindim.

 Arkamı dönüp kısa, aceleci olmayan adımlarla duvarı çevrelemiş pek çok perdeden birini araladım. Kumarhanenin yeni mekanını burası olduğunu öğrendiğimde araştırmamı yapmıştım. Şans, her ne kadar kumarlar için kaçınılmaz olsa da her çözümü garantiye almaktı sizi başarıya götüren. Öyle kesin, öyle net çözümler bulmaya çalışıyordum ki kötü şans bile işlerime mani olamasın. 

Perdenin ardından gözden kaybolup karanlık geceye çıktığımda serin hava yüzümü yaladı. Pelerinim rüzgar etkisiyle bozulurken bilgi dahilimin dışında kimse olmadığını bilmenin rahatlığı vardı üstümde. 

Şarap Kumarhanesi bazı perdelerini her daim arka kapı olarak kullanırdı. Yalnızca görevli ve ayrıcalıklı üyelerin bildiği bir kaçış yolu. Ha, bir de araştıracak kadar zeki olanların. 

İki kişi, ay ışığının altında belli belirsiz ortaya çıktığında onlara yaklaştım. Bu kadar uzun süre sabredeceklerini dahi düşünmüyordum. 

Lynox, peçesini yüzünden çektiğinde rahatlama misali iç çekti. “Bir an sarhoş olduğunu sanmıştım.”

Rahat bir tavırla direğin birine yaslandım. “Oranın içkilerine elimi sürmeyeceğimi biliyorsun. Amatör değilim, dövmeci.”

Lynox kısık sesle gülerken boynundaki dövmeler oynadı. Siyahi teninin üstündeki yaldız rengi dövmeler tehlikeli bir ışıltıyla parlıyordu. “Gayet bilincindeyim, koleksiyoncu.”

Seralyth, “Ama yine de -sonunda- geldin,” diye böldü bizi. “Kimi pataklıyoruz?” Sarı saçlarını geriye savururken kan dökmek için sağlıklı zihne sahip bir feyden daha hevesliydi. Yılanı andıran yeşil bakışlarındaki siyah noktacıklar ışığın yokluğuna rağmen parlıyordu. 

“Birini buldum, kumarbazlardan biri.” Hızlı hızlı konuşuyordum. Aklım, şimdiden karttan bahsettiğimde verecekleri tepkiyi tahmin edebiliyordu ve gözlerim hemen bu manzarayı görmek istiyordu. “Ve tam olarak aradığımız karta sahip.”

Lynox’un gözleri açıldı. Anlamıştı, elbette anlamıştı. Dediğim başka bir şeye işaret ediyor olamazdı. “Siktir, eğer bu bir şaka falansa-”

“Sence bu konuda espri yapar mı, ahmak?” dedi Seralyth, Lynox’un cümlesini keserek. Cümleye sabırsızca dalma mevzusunu çok sık yapıyordu. “Yıllardır arıyoruz. Hiçbirimizin artık sabrı kalmamıştı.”

“O halde,” derken burun kemerini sıktı Lynox. “Şu an neden kart elimizde değil ve sen buradasın?” Sesi daha kontrollüydü, hala bana inanmadığı barizdi. Hatta şu an sarhoş olup saçmaladığımı bile düşünüyor olabilirdi. 

Bozuntuya vermedim. “Çünkü adam kart hazinesi çalmış gibi, deste deste kartlarla dolaşıyor. Büyüleriyle de hile yapıyor. Oyunda kazanma imkanım yoktu.”

Seralyth heyecanla ellerini kavuşturdu. “Öldürüyor muyuz?” Lynox’un aksine, bana inanmak için iki kez sorgulama ihtiyacı duymamıştı. 

“Kesinlikle,” dedim sırıtarak. Bıçaklarımızın kör uçlarını sivriltip gelmemiz iyi olmuştu. Kemerlerimize gizlenmiş kesici silahlar, kırmızıya bulanmak için feryat ediyordu. Aniden üzerimize çöken bu öldürme aşkı ise barbarlıktan değil, sadece sonsuzluk kartına olan arzumuzdandı.

Bize kıyasla Lynox, sıkılmış gibi iç çekti. Kan dökmeye o da alışıktı fakat bu gece için planları giysilerini temiz tutmak ve erken yatmaktı. Ancak canı sıkılmış görüntüsünün altında, sonsuzluk kartı fikri tarafından cezbedildiği barizdi. Benim ciddiyetim ve Seralyth’in hevesi ile ikna oluyordu yavaş yavaş. 

“Plan ne?”

“Çıkmasını bekle ve köşeye sıkıştır?” dedi Seralyth, aptalca sorusu yüzünden Lynox’a kaşlarını kaldırarak. 

“Imogen’ın dediğine göre,” diye Lynox sabırla konuştu. “Adam güçlü. O kadar fazla kartı olduğuna göre epey güçlü. Yalnızca bıçaklar yeterli olmayacaktır. Onu öldüremeyiz.”

“Öldürürsek tüm o kartlara biz sahip olabiliriz!” diye karşı çıktım hemen.

“Ama risk almış oluruz ve inan, hiç böyle bir niyetim yok. Kendi kutularımızda yeterince kartımız var.” Bakışları bana kilitlendiğinde, yüksek bir yere tırmanmak isteyen kardeşine engel olmaya çalışan bir abi misali baktı. O kadar evhamlı, o kadar endişeli. “Amacımız sonsuzluk kartları. Hep öyleydi. Odaklan, Imogen.”

Sinirle alt dudağımı kemirdim. Haklıydı, sonsuzluk kartları arayışı içindeyken diğer kartlar yalnızca üzerinden geçip gideceğim basamaklardı. Güç zehirlenmesi ise en büyük düşmanım lakin kapılmak istediğim bir yasak meyveydi. 

Bu maskeli kumarbaz, daha fazla sıradan kartı çekebilmek için sonsuzluk kartı taşıyorsa korumak için de önlemlerini alıyor olmalıydı. Şarap Kumarhanesi çevresinde cinayet çok olurdu, sıkıştırılacağını bile öngörmüştü belki. Yeniyetme kumarbaz olsa yakalanmadan hile yapmayı da beceremezdi.

“O halde biz de çalarız,” dedim kararımı verip. “Bir şifa kartı, köşesinde sonsuzluk sembolü var. Çalar, ardından fark edilmeden topuklarız.”

Seralyth’in yüzü düştü. İstediği şekeri alamamış bir çocuk gibi hevesi kursağında kalmıştı fakat o bile, bizimle tartışamadı. Risk alırken keyfin doruklarına kadar yaşıyor olsak da iş bir sonsuzluk kartına geldiğinde bu eğlenceyi bırakmak olmak zorundaydık. 

“Nasıl dikkatsiz bir anında yakalayabiliriz?” diye sordu Lynox. 

“Buradan çıktığında. Şansımıza en sarhoş olduğu ve gardını indirdiği vakitte,” dedi Seralyth duraksamadan. “En iyi şansımız o olur.”

Başımla onaylayıp katıldığımı belirttim. Maskeli adamın sarhoş olmayacağına neredeyse emindim fakat sahiden de gardını en çok indirdiği zaman, yalnız olduğunu zannettiği zaman olacaktı.

 Planı yapmak zor olmadı, yüzlerce kez pratiğini yaptığımız hareketlerdi. Çıkışları bölüş, birbirimizi görebileceğimiz bir yere geç ve her an tetikte ol. Basit bir hırsızlık olmamakla birlikte aşina olmadığımız bir şey de değildi.             

Ana kapı ile arka çıkışlar arasında mekik dokuyor, maskeli adamın ortaya çıkmasını bekliyorduk. Lynox ve Seralyth sadece benim tanımlarımdan maskesi hakkında bilgi sahibi olabilmişti, bildiğimiz tek tanımlama buydu onun hakkında.

Uzun saçlarımı Seralyth’ten aldığım tokayla ensemde toplarken Lynox’dan da yedek peçesini almıştım. Benimkinden daha kalın ve geniş olsa da bir şekilde yüzüme bağlayabilmiştim.

Son zamanlardaki dağınıklığım ve rahatlığım, unutkanlığa sürüklemişti beni. Özellikle son zamanlardaki kumarhane gecelerimin monotonluğu canımı sıkmaya, bu da savrukluğa yol açmıştı. Şimdiyse bunun bedelini ödüyordum. Resmen üzerimdeki şeylerin yarısı arkadaşlarıma aitti. 

Hedefimiz, aradan geçen birkaç saatin ardından gösterdi kendini. Bekleyişin kısa sürmeyeceğini tahmin etsek de Seralyth’i dürtüp uyandırmak zorunda kalmıştık. 

Cebimden sakladığım kartlardan birini çıkardım. Görünmezlik kartı, on dakikalık bir kullanım süresine sahipti. Kumarda işe yaramazdı. Görünmezlik ne nadide bir güçtü ne de bu kart uzun süreliydi. Yalnızca bu tarz görevlerde kullanabileceğim bir araçtı, daha iyi kartlar için seve seve feda edebileceğim bir piyon. 

Kartı avuç içimde sıktım. Aktif etmek için köşesine işlenmiş süre bilgisini yırttığımda beklemeye başladım.

 Vücudum saydamlaşıyor, kart kaderini yerine getiriyordu. Lynox, pozisyonuna geçmeden önce başıyla sertçe onayladı. Tamamen görünmez olduğumu söyleyen bir işaretti.

 Maskeli adamın peşine takılmışken içimden saniyeleri sayıyordum. On dakika, kartı çalıp kaçmam için yalnızca on dakika vaktim vardı. 

Adımlarımı sessiz olmasına dikkat ediyor, kanalizasyon lağımlarının sebep olduğu kirli birikintilere basmaktan kaçınıyordum. Bir yerlerden ölü fare kokusu yükseliyordu. Duyulan tek ses ise maskeli adamın çizmelerinden çıkan sesti. Hemen gölgesindeydim, nefes kadar yakındım. Bu şekilde kıyafetlerini hatta kemerine astığı eşyalarını bile görebiliyordum. 

Timsah derisine benziyordu, gerçek olmadığını ümit ediyordum. Ancak sahteyse dahi epey pahalı olmalıydı. Kumardan kazandığı paralarla köşeyi döndüğü giyiminden rahatça anlaşılıyordu. 

Kart neredeydi?

Kemeri, kayışlarına asılmış keselerle kaplıydı. İçindekilerin etkisiyle dikdörtgen bir yapı almıştı. Kartlarını oraya saklamış olmalıydı fakat hangisine? Üstelik, sonsuzluk kartı bu keselerde olmayabilirdi bile. 

Yaklaşık yedi, belki sekiz dakikam kalmıştı. 

Beynimi zorladım. Sonsuzluk kartları, sıradan kartlara göre nispeten daha büyük olurdu. Ebatı kart kutularına sığmazdı çünkü o, herhangi bir kutuya konamayacak kadar özeldi.

Keselerin oluşturduğu şekil her birinde aynıydı. Anormal bir büyüklük, bir farklılık yoktu. Ta ki…

Eldivenindeki tokluğuna görene kadar.

Eldivenindeki avuç kısmı geniş bir dörtgendi. Elbette. Eldivenin uzunluğu koluna kadar yükseliyordu. Üzerindeki en güvenli yerdi.

 Kahretsin. Altı dakika içinde nasıl alacaktım ben bunu?

Lanet maskesini hala çıkarmamıştı. Sarhoş olduğunu en iyi eğer yanakları kızarmış, gözleri cam misali bakıyorsa anlayabilirdim. Ancak adımları gayet düzdü. Ayığa benziyordu, benim şanssızlığıma. 

Yapabileceğim tek bir şey vardı: Al ve kaç. Ardına bakmadan uzaklaş.

Elimde yalnızca bir fırsat vardı. Bir. Eldivenini tutup çekmem, sonra da kaçmam gerekiyordu. Başka bir eşya aldığım için maskeli adamın göreceği yalnızca havada uçuşan bir eldiven olacaktı. Çevirdiğim oyunu anlaması saniyeler bile sürmezdi ancak eğer küçücük bile bir boşluk bulursam, eldiveni Lynox veya Seralyth’e fırlatabilirdim.

 Derin bir nefes çektim ciğerlerime, kendimi hazırladım. Sadece beş dakikam kalmıştı. 

Eldivenini tutup indirdim. Adam hareketimi fark etti, bakışlarının hedefi önce bunu yapanı bulmaktı fakat karşılaştığı boşluk oldu. Anlamıştı, saldırgan görünmezdi. Şimdi, her adımım altın kadar değerliydi.

Adam eldivenine ulaşmaya çalıştığında eldiveni tutan bedeni hissetti. Vücudumu bulmayı başarmış parmakları sıkıca kolumu sardığında kan dolaşımımı kesmişti adeta. 

Kumaşa erişemeden diğer elime aldım eldiveni. Seralyth’in saklanma yerine doğru fırlattığımda maskeli adamın hareketi tahmin ettiğim gibi karta doğru yönelmek olmadı, hayır. Odağı hala benim ve hala kolumu yakalamış görünmez vücudumdaydı. Kaç dakikam kalmıştı? Dört mü? Adrenalin zihnimi bulandırarak zaman kavramımı alt üst etmişti.

Eldiven gözden kaybolmuştu. Seralyth çoktan almış olmalıydı. O halde planın yarısı bitmiş, kalan yarısı kalmıştı: kaçmak.

Adam yumruğunu rastgele bir yere savurdu. Kesesini açıp ona yardım edebilecek bir kartı kullanamıyordu, bana dair tek ipucusu tutmayı bırakmadığı kolumdaydı ve kart çıkarabilmek için bırakmaktan da başka çaresi yoktu. Eh, bunu yaparsa kartı aktif edemeden çoktan uzaklaşırdım buradan. 

Yumruğu ıskaladığında durmadı, bu defa dirseğiyle saldırmayı denedi. Şu an tek ümidi, gelişigüzel saldırılarının sonuca ulaşabilmesiydi. Göremediği birine karşı olan savaşında dezavantajlıydı. 

Elinin kavrayışından kurtulabilmek için çırpındım, kolumu ters döndürdüm. Şimdi ikimiz de birbirimizle boğuşuyorduk. İronikti, dışarıdan bizi izleyen biri yalnızca var olmayan bir hayaletle debelenen bir deli olduğunu düşünürdü maskeli adamın. Oysa bizim açımızdan, bu kavga çok daha fazla ilginçleşiyordu. 

Adamı bayıltabilir miydim? O kalın maske olmasa belki deneyebilirdim şansımı. Bir sonsuzluk kartına sahipti, geldiği yerde kalanı olabilirdi. Bayıltıp üzerini aramayı isterdim. Ancak azalan sürem ve maskenin varlığı bu ihtimali imkansız kılıyordu. 

Yüzümün nerede olduğunu açık edeceğini bildiğim halde, “Bir sonsuzluk kartı konusunda bu kadar dikkatsiz olmamalıydın,” dedim. Sesimdeki keyfi bastırmak için uğraşmamıştım bile. “Bir bakarsın elinde, bir bakarsın çalınıvermiş.”

Adam sessiz kaldı. Ya hakikaten hırslanmıştı ya da umursamıyordu. Her türlü, kartın sahibi artık bendim. Bu gece şimdiden başarıya ulaşmıştı, öyle devam etmesini sağlamam gerekiyordu. 

Aşağıya, görünmez olması gereken elime baktığımda; boşluğun arasında kendini belli eden parmaklarımı gördüm. Opaklığı. Lanet olsun, görünmezlik kartının etkisi geçiyordu. 

Ani, neredeyse refleksif bir hareketle adamın çizmeli botuna bastım. Çizmeler kesinlikle kalın olsa da benim ayağımdakiler keskin topuklulardı. Her yerde işe yararlardı. 

Bir kadın topuklu ayakkabılarından asla vazgeçmezdi. 

Adam geri çekildi, acı çektiğini belli eden bir ses çıkarmamıştı fakat tutuşu gevşemişti. Hareketin geldiğini görememesi onu gafil avlamış, kaçabileceğim mükemmel bir boşluk oluşturmuştu bana. 

Geri çekildiğimde maskeli için çok geçti. Ben çoktan koşmaya başlamış, bir binanın ardında gözden kaybolmuştum. 

Tamamen uzaklaşmadan önce son kez, takip edilmediğime emin olmak için arkama baktım. Artık vücudum tamamen görünür haldeydi, kartın gücünden eser kalmamıştı. Görünmez olmanın rahatlığı üstümden kalktığında kendimi neredeyse çıplak hissetmiştim. 

Adam bana baktı. Bir kalp atışı. İki. Üç. Saniyeleri içimden sayarken ikimiz de kıpırdamadık, hamle yapmadık. 

On üç.

Adam karanlığa karışmadı, karanlıkla bütün oldu. Oysa gözlerimi bile kapamamıştıım. Şimdi ise daha az evvel burada dikilen maskeli adam kaybolmuştu, sanki hiç var olmamış gibi. 

Dakikalar dahi geçmeden hemen yanımda varlıklarını hissettiğim Lynox ve Seralyth’in ellerinde tuttukları kart, yaşananların tek kanıtıydı. Neredeyse yoğun bir dövüş olmadan başarmıştık bunu. Adam, kartı fırlattığımda yakalamaya çalışmamıştı. Eldivenini çıkarırken bile odağı kartta değildi.

Yalnızca benim üstümdeydi. 

2. Bölüm

Aranan Koleksiyoncu

✦   ✦   ✦
  1. Bölüm: Aranan Koleksiyoncu

Dişlerimin arasına kıstırdığım kemer, beni çığlık atmaktan alıkoyan tek şeydi. Yoksa çoktan hali hazırda yıkılmak için ufak bir rüzgarı bekleyen apartmanı inletmiştim.

“Biraz daha dayan.” Lynox’un yüzünü göremiyordum fakat içinin acıdığını anlıyordum. Muhtemelen bu işi yapan kişinin kendisi olmasına lanetler okuyordu. “Az kaldı.”

Az kaldı. Çocuk geçiştirir gibi, dakikalardır tek söylediği buydu. Beni rahatlatmak için aklına başka bir şey gelmiyordu ancak bunun da pek işe yaradığı söylenemezdi. 

Omzumun olduğu kısımdan yırtılmış, köprücük kemiğimi açıkta bırakan kazağımın üstüne akan damla halindeki kanları hissedebiliyordum. Giderek ıslanan kumaş sırtıma yapışıyor, rahatsız edici bir kaşınma ihtiyacı uyandırıyordu.

“Bitti.”

Lynox nihayet geri çekildiğinde soluğumu salıverdim. Sanki nefesimi uzun süredir tutuyordum da nasıl verileceğini şimdi hatırlamıştım. 

Lynox, yüzümü ona karşı döndüğümde kartı uzattı bana. En azından, karttan geri kalanı. Yalnızca bembeyaz bir kağıt parçası. 

Bense kağıdı almadan aynaya koştum. Kazağımı düzeltmek için uğraşmamıştım bile. Sadece can havliyle, sırtımdaki yeni dövmeyi görmek için hamle yapmıştım. 

Lynox iç çekti, gözlerini sırtımdan çekemiyordu ve ne düşündüğünü anlamak zordu. Bir el aynasıyla sırtımı, karşımdaki boy aynasına yansıtırken benim tepkimi de ölçmeye çalışıyordu. 

Çaldığımız sonsuzluk kartının yuvası artık benim tenimdi. 

Tüm mürekkep, gücüyle birlikte vücuduma yüklenmişti. Belki saldırı gücü değildi fakat bundan sonra, aldığım yaralar çok daha hızlı iyileşecekti. 

Kartları yasak haline getirmiş pek çok krallık, kartları damgalamayı ve dövme haline getirmeyi de yasaklamıştı aynı anda. Bu yüzden sırtımı seçmiştim dövme için, kolay kolay gözükmeyecek bir noktayı. Evet, bir şifa kartı yaralar için iyi bir savunmaydı fakat dövmenin fark edilmesiyle başımın yerleşeceği idam sehpasından beni koruyamazdı.

Eğer kartın süre sınırı olsaydı, dövme olarak kullanmak kaçınılmaz bir aptallık olurdu. Süresi geçen kartlar tenin üstünde solardı. Tamamen kullanılamaz hale gelir, öylece dururdu amaçsızca. İlk dövmem tam olarak bu nedenle sonsuzluk kartından yana olmuştu. 

Artık, bedenim asla eskisi gibi olmayacaktı. Dövmeyi söküp atmanın, büyüyü yeniden karta aktarmanın bir yolu yoktu. Kartı asıl sihirli yapan her şey şimdi bana aitti. Vücuduma, zihnime ve ruhuma.

Kazağımı düzeltir ve dövmeyi gizlerken, “Beni de şimdi suçuna ortak etmiş oldun,” dedi Lynox. Sesinde gerçek bir sinir yoktu, yalnızca ortamın ağırlığı dağıtma çabası. 

Güldüm. “Ortak ettiğim ilk suçun değil.”

“Dövme dükkanım son noktaydı.” Sahte bir ciddiyetle kollarını göğsünde kavuşturdu. “Burayı bir suç mahalline çevirerek çizgiyi aştın.”

“Hadi, dövmeci,” dedim alayımı eksik etmeyerek. “Git müşterilerinle ilgilen. Akşama planımız var.” 

Lynox suratıma boş boş baktı. “Ne planı?”

Aynaya son kez bakarken, “Güzel şaka,” dedim. “Ama neyse ki bana yaptın. Seralyth duysaydı çoktan ölmüştün.” 

Lynox’un attığı sessiz bakış, neyden bahsettiğim hakkında hiçbir fikri olmadığını açıkça ortaya koyuyordu. 

Gözlerimi aynadan çekip tamamen ona döndüm. “Gerçekten hatırlamıyor musun?”

Tonum yüksekti, haddinden daha yüksek. Tonum veya konuşma şeklim umrumda değildi, Lynox az önce ölüm fermanını imzalamıştı.

Lynox omuz silkerken hala fazlasıyla rahattı. 

“Balo. Elbise,” dedim tane tane. “Yarınki balo için şehir merkezine ineceğiz.”

Gözleri açıldı. Önce şaşkınlık, sonra hatırlama, en son da korkuyla büyüdü irisleri. 

“Hayır,” diye geri çekildi hızla. “Hayır, hayır ve kesin bir hayır.”

“Evet, evet ve evet,” dedim ben de en az onun kadar hızlı. “Kaytarmana ben izin versem bile Seralyth vermez.”

“Ben neden geliyorum ki?” diye sızlandı. “Alın bir takım elbise işte. Hepsi birbirinin aynısı.”

“Geliyorsun,” diye yineledim. “Ayrıca hayır, aynı falan değiller. Üstelik maske de seçmen gerekiyor. Bu defa düzenlenen maskeli balo.”

“Neden gittiğimizi hala bilmiyorum,” dedi Lynox, kendine has bir şekilde burun kemerini sıkarken. Sebepsizce ondan bu tepkiyi aldığım her sefer mutlu oluyordum.

“Çünkü,” dedim son heceyi uzatarak. “Julian da orada olacak. Bir süredir görüşüyorduk. Mallar bu gece takas ediliyor.”

“Julian Bithquin?” Çenesi gerildi. “Soylularla dolu olacak bir baloda hem de?”

Dudak büktüm. “Kendince bağlantıları olmalı.”

Julian, kartlar konusunda en çok görüştüğüm kişilerden biriydi yeraltı dünyasında. Kendi adamları, bölgeleri olan bir mafya örgütü kurmuştu ve benim gibi bir Koleksiyoncu onun için epey değerliydi. Daha güvenilir, daha temiz işler için birebirdim.

“Burunlarını önünde yapacağız takası. Kimse şüphelenmeyecek,” diye devam ettim. “15 zihin kontrolü kartına karşılık içeriden bilgi alacağım.”

Lynox, üzerine buzla dolu bir kovayı dökmüşüm gibi irkildi. “15 mi?”

“Rahat ol,” dedim elimi havada sallayıp. “Bende daha fazlası var. Ayrıca, onun gibi birinin bu kartları neden istediğini düşünmek zor değil.”

“Hiç bu kadar kartı feda etmemiştin, Imogen.” 

“Sonsuzluk kartları toplamaya odaklanmalıyız, diyen sendin,” dedim hatırlatarak. “İşte, bilgi almamız için bir fırsat.”

İlkini çoktan bulmuştuk. Sonsuzluk kartlarının hakikaten var olduğuna dair inancımız tükenmek üzereyken bir tanesi bodoslama dalmıştı hayatımıza. Kalanlarını da bulacaktık, tam olarak bu sebepten atılmıştık bu yola.

“Nereye kadar, Imogen?” diyerek bir adım attı Lynox. “Kart kutularımız dopdolu. Bir sonsuzluk kartı bulduk. Bunca riske değer mi? Yakalanırsak ne anlamı kalacak?”

“Yakalanmayacağım.” Düzelttim. “Yakalanmayacağız. Çok az kaldı, hissedebiliyorum.”

“Kartları neden topladığını biliyoruz.” Lynox bir adım daha attığında gölgesi üzerime düştü. “Asıl soru şu: Imogen için mi?” Son bir adımla artık burun burunaydık. “Yoksa Cynthia için mi? Çünkü artık ben emin olamıyorum.”

Vücudum buz kesti.

Önce odayı taradım, sonra camdan dışarı göz attım. Hareketlerim, normalin aksine sakin değildi. Aceleciydi. Korku dolu. Normal şartlarda duygularına hakim olmakta epey iyi olan birisi için alışılmadıktı.

“Sesini kıs, Lynox.”

Lynox duraksadı. Ağzından kaçırmak istememişti fakat benim kadar da dert etmiyordu. Daha çok benden gelecek tepkiyi bildiği için sevmediği bir işi halletmeye çalışıyor gibiydi. 

“Yalnızız. Seralyth zaten biliyor. Yoldan geçen rastgele birinin de Cynthia ismini bildiğini sanmıyorum. Arsenton Krallığı buradan çok uzak, kimse orayı umursamıyor.”

“Yerin kulağı var,” diye fısıldadım. Sesim artık eğlenen, umursamaz birine ait değildi. Lynox’la konuşurken bir yabancıya aitti sanki, öfkem rahatça belli oluyordu. Açıkçası, Lynox’a bu denli fazla sinirlendiğim nadir anlar arasındaydık ve gerilim havada tutulabilecek kadar barizdi. 

Arsenton Varisi Cynthia Koremin.

Kart Koleksiyoncusu Imogen Wenteria.

İkiye bölünmüş, bölünmeye mecbur bırakılmış benliklerim. Biri doğuştan bana yapışmış istenmeyen bir maske, öteki ise kendi ellerimle oluşturup itinayla biçtiğim bir şaheser. 

İki kişilik bu bedende sıkışmıştı. Biri Arsenton’da hükmediyor, öteki Kerish sokaklarında cirit atıyordu. 

Asıl ismimi istesem dahi kullanamazdım. Soylu olduğum anlaşılırsa bu ilk ailemin kulağına gider, yeraltı maceralarım son bulurdu. Katı veya baskıcı olmamaları, iki uzak krallık arasında sık sık gidip gelmeme yardımcı olsa da Kerish Krallığı düşman krallığımızdı. Politik sorunlar yüzünden zaten savaş söylentileri yayılıyordu, bir de ailem vaktimin neredeyse tamamını burada geçirdiğimi öğrenirse… İşte, o zaman gerçek bir problemim olurdu. 

Lynox ağzını tekrar açmadı, muhtemelen cesaretini toplayamadı. Benim de onun sesini tekrar duymaya tahammülüm yoktu. 

“Güneş batınca merkezdeki çarşıya ineceğiz,” dedim sessizce. “Gelmek istemiyorsan gelme, Lynox.”

Kapının ardından çıkıp kendi odama yönelirken Lynox’u geride bıraktım. 

Gelmemek için adeta yalvaran Lynox, son anda fikrini değiştirme kararı almıştı. Sebebinin kıyafet alışverişine ani bir ilgi duymasından ziyade benim gönlümü almak olduğuna dair ciddi şüphelerim vardı. 

Seralyth, sabahki tüm gerilimden habersiz, üzerime yeni geçirdiğim tuniği çekiştirdi. 

“Hadi, göster artık.” Hevesle sırtıma bakmaya çalışırken omzuma ağır bir baskı uyguluyor, acısı hala taze dövmemin ağrısını şiddetlendirdiğini fark etmiyordu. Ya da belki fark ediyor ama umursamıyordu. 

Nihayet dövmeme baktığında sırıtışı kulaklarına kadar ulaştı. 

“Havalı duruyor.” Uzun tırnağını hafifçe damganın üstünde, muhtemelen sonsuzluk sembolünün ve maçanın olduğu yere dokundurdu. “Çok kıskandım.”

“Fazlasını bulalım,” dedim umutla. “Hepimizin teni bu güçle parlayacak.”

Asla solmayacak, asla etkisini yitirmeyecek bir güçle. 

Seralyth parmağını çekerken hafifçe omzuma vurdu. Sırtımı daha da fazla acıtmaktan kesinlikle zevk alıyordu. 

“Sözünü tutsan iyi olur, aksi takdirde tenini parçalamam gerekebilir.” 

Güldü. Fakat o kıkırdarken ben espri yaptığından pek emin değildim.

Kabanlarımızı üstümüze aldığımızda iç cebimdeki para kesesini kontrol ettim. Kırmızı gümüşle parlayan rubbikler birkaç elbise için yeterli olmalıydı. Geçen hafta, Şarap Kumarhanesi’nde kazandığım adamdan el koyduğum paralar giyim masraflarımı karşılayacaktı. 

En azından paraları iyi bir amaca hizmet edecek. 

Apartman merdivenlerini peş peşe inerken Lynox’la göz teması kurmuyordum. Pişman olmadığını biliyordum. Ona göre, o yalnızca gerçekleri sesli dile getirmişti. Benimse sinirim geçmemişti. 

Öfkemin nedeni konusunda ben bile çelişkiler yaşasam da Lynox, birlikte geçirdiğimiz onca yıldan sonra kimliğimin diğer yüzünü masaya getirmemesi gerektiğini bilmeliydi. Cynthia Koremin, Arsenton’da olmadığım müddetçe kaçabileceğim bir kaderdi ve öyle kalmasından memnundum. 

Apartmanımız şehir merkezinden çok uzak değildi. İki katlı dairenin alt katı yalnızca Lynox’a ait bir dövme dükkanıydı. Benim gibi başka bir krallıktan olan Seralyth ve bense üst katı kullanıyorduk. Bizim tanışmamızdan önce bile Lynox bu daireye sahipti ancak biz iki kız neredeyse yarısına el koymuştuk.

Hava soğuktu, kar yağmamasına rağmen buz gibi hava iliklerimize işliyordu. Yakın mesafe de olsa üçümüz de hasta olmak istemiyorduk, elimizde faytona binmekten başka bir çaremiz yoktu.  

Şans bizden yana değildi, yoğun bir saatte çıkmıştık. Faytonların en kalabalık olduğu zamandı. Gün batımı, Kerisch’in başkenti Garint şehri için tüm canlılığın başladığı saatlerdi. Şehir büyük yağ ışıklarıyla aydınlatılır, merkezdeki tüm çarşı ve pazarlar dolardı. 

Kendimizi zar zor attığımız bir faytonla kısa sürede merkeze vardığımızda adımlarım, ezbere bildiğim dükkanlara yönelmişti. 

Maskeli bir balo olacak, yalnızca seçkin davetliler katılacaktı. Elbette biz gizlice sızacaktık fakat her türlü, kıyafetlerimiz mükemmel olmalıydı. 

Kıyafet dükkanlarından birine girdiğimizde üçümüz de farklı raflara yönelmiştik. Renk renk elbiseleri incelerken Lynox, elbiselerden birini işaret etti.

“Şu sana yakışır gibi, Imogen.”

Çabasını takdir ediyor olsam da elbisedeki sorunu ona gösteren ben değil, Seralyth oldu.

Elbiseyi eline alıp arka tarafını çevirdi. “Bu sırt dekoltesiyle sırtındaki dövmeyi nasıl saklayacak, süper zeka?”

Lynox, Seralyth’in gösterdiği yere bakarken arkası orası mıymış, gibi bir şeyler mırıldandı. 

Gülme isteğimi bastırdım. Hayır, şu an ona kızgın olmalıydım ancak elbiseler konusundaki bilgisizliği gülünçtü. 

Erkekler.

Ayaklarım dosdoğru beni siyah ve kırmızı elbiselerin olduğu kısma sürükledi. Saç rengimle uyumlu kıyafetler seçmeyi seviyordum, gardolabım aynı renk elbiselerle dolup taşıyordu ve bugün de bir istisna değildi. 

Seralyth, hangi elbiselere baktığımı gördüğünde gözlerini devirdi. “Fark ettin mi bilmiyorum ama başka renkler de var, Imogen.” Parmağıyla bakmaya zahmet etmediğim bir elbiseyi işaret etti. “Kırmızı gözlerine koyu yeşil çok iyi giderdi.”

Seralyth ile kıyafet tercihlerimiz konusunda birbirimize epey uzaktık. O farklı renklerde, aynı tip kıyafetleri severdi. Bense aynı renkleri farklı şekil ve kumaş giysilerde arardım. Alışverişlerimiz bu çelişkiden dolayı hep uzun sürerdi. Muhtemelen Lynox, çarşıya inmekten bu yüzden soğumuştu. 

Başımı iki yana sallayıp ellerimi saten kumaşın üstünde gezdirdim. “Siyah kumaş, kırmızı işlemeler. Mümkünse bedeni olabildiğince saran kalın bir yapısı olmalı.” Bulduğum bir elbisenin iç kumaşını inceledim. “Kartları ve silahlarımı saklayabilmek için cep dikeceğim.”

“Benimkine de lütfen,” dedi Seralyth hemen, terziye sipariş verir gibi. “Mümkünse birkaç bıçak sıkıştırabileyim.”

“Derhal,” diye ayak uydurdum. Bir yandan da askıdan çıkardığım kıyafetin boyunu ölçüyordum. 

“Ben Lynox’un yanına gidiyorum.” Seralyth hafifçe koluma dokundu. “Yanlışlıkla kravatında boğulmasın.”

Küçük bir mırıltıyla onaylarken bütün ilgim, dikkatimi yakalamış bir elbisenin üstündeydi. 

Askıların arasında en arkaya sıkışmıştı, gerçekten bakmayan biri göremezdi. Boğazı saracak kadar uzun kumaşı, ayak bileğinde bitiyordu. Takım olduğu bariz kadife eldivenler, çıplak kalan kolaları süslemek için mükemmel aksesuardı. 

Aradığım her şey vardı. Siyah kumaşa parmak uçlarımı sürttüğümde kalın yapısını hissettim. Hem soğuk hava hem de gizlilik için yapılmıştı sanki. 

Korsenin kırmızı yakut ve siyah obsidyenlerle üretilmiş işlemeleri, zarif elbiseyi esrarengiz bir havaya sokmuştu. Beni yansıtıyordu. Imogen’ı, kişiliğimi. 

Dudaklarım yukarı kıvrıldı. 

Elbisemi bulmuştum.

Maske bulmak elbiseden çok daha zordu. Maskeli balonun varlığından haberdar olan tüm esnaflar, talepten yararlanıp çeşitli maskelerle doldurmuşlardı vitrinleri. Nihayet elbiseme uyumlu bir maske bulsam da içime sindirememiştim. Eğer Lynox, açlığı hakkında saatlerce şikayette bulunmasaydı en az elbisem kadar güzel bir tane bulabilirdim belki. 

Ancak hakkını yemememiz gerekiyordu, hakikaten uzun süre dayanmıştı. Maske seçimini bize bırakmış olsa da ara sıra fikrini belirtebilmişti. 

Lynox’a ödül mahayetine kesedeki son rubikleri, onun favori restoranında harcamaya karar kılmıştık. Merkezin ünlü tavukçularından birine girdiğimizde kalabalık yemek yerinin sıcak havası içimizi ısıtmıştı.

Yemekler servis edildi, karınlar doyuruldu… Üçümüzün fazlasıyla sık yaşadığı anlardan biriydi. Sıcak bir ortamda uzun günün yorgunluğunu atmak. Yarın bir baloda yasadışı kartları, tehlikeli bir yeraltı lideri ile bilgi karşılığında takas edecektik. Ancak şu an her şey bekleyebilirdi.

Tabii, en azından biz öyle zannediyorduk. 

Tavukçunun müşterileri neşeliydi. Çalışanlar, gün sonunda kazanabilecekleri paranın düşüncesiyle mutlulardı. Lakin tüm kahkaha ve gülen yüzler hızla sönmeye başladığında, nedenini anlamak için başımı arkaya çevirdim.

Gelenlerin kim olduğunu anlamak için tanışmaya kimsenin ihtiyacı yoktu. 

Simsiyah üniformalarla kaplı bir grup muhafızın içeri girmesiyle eğlence öldü. Çalışanlar yaptıklarını bıraktı. Bütün gözlerin tek odağı Kerish muhafızlarına yönelirken omuzlarım gerildi. 

Sol göğsüne altın renkli arması olan muhafız öne çıktı. Armasındaki kırmızı yıldızlar, aralarındaki en kıdemlisinin o olduğunu gösteriyordu. 

“Birini arıyoruz.” Elindeki tomar broşür kağıtlarını salladı. “Eşgali elimizde olan kadının yasadışı kartlar üzerinden kumar oynadığına dair tanıklarımız var. Eğer suçluyla bir ilginiz yoksa sakin olabilirsiniz. Kısa bir aramadan sonra çıkacağız.”

Bir çene işaretiyle adamlarına sinyal verdiğinde muhafızlar, tek tek yüzleri aramaya başladılar. Bizim masamız uzaktaydı, muhafızların bu tarafa varmasına kadar birkaç dakika vaktimiz vardı. 

Lynox ve Seralyth ile aramda bir bakışma geçti. 

Broşürdeki yüzü görmemiştik. Ben, içimizden biri veya alakasız bir başka kişi olabilirdi. Üstelik pelerinim her daim üzerimdeydi. Bu şekilde birinin yüzümü görmesini bırak, üzerine ihbar etmesi uzak bir ihtimaldi.

Ama…

Kumarhanede hep bir ama vardı. Ama oradaki birini kızdırmış olabilirdim. Ama birisi, böyle ihbarlar için verilen ödül parasının cazibesine tutulmuş olabilirdi. Her türlü ihtimali gözden geçirdiğimizde fark ediyordum ki yemeğin parasını ödeyemeden buradan kaçmak zorunda kalacaktık. 

 Zamanımız yoktu. Muhafızlar yaklaşıyordu, çıkışlar çoktan kapatılmıştı. Kerish Krallığı’nın güç kartlarına karşı hiçbir zaman toleransı olmamıştı. Yakalanırsam bu işten asla sıyrılamazdım.

Neyse ki tecrübem biliyordu, bu mekanların hep bir arka kapısı olurdu. 

Lynox sağ gözünü kırptı. Dikkat dağıtma işinde gönüllü olduğuna dair bir işaretti. 

Ellerini teslim olur gibi havaya kaldırırken armalı muhafıza doğru yaklaştı. “Bu kadar detaylı aramaya gerçekten ihtiyaç var mı? Sadece karnımızı doyurmaya çalışıyoruz, dostum.”

Muhafızın bakışları Lynox’a döndüğünde bakışları bezgindi. Sürekli bu tarz kişilerle uğraşmaktan bıkmış ancak başka çaresi olmayan sıkılmış bakışlardı. 

Konuşmak üzereydi ki arkadan duyulan tok ses, dikkatleri değiştirdi.

“Efendim… Buraya bakmak isteyebilirsiniz.”

Muhafız, Lynox’a yerinde durmasını işaret ederek görev arkadaşına döndü. “Ne var?”

Ne olduğunu anlaması saniyeler dahi sürmedi. 

Arama esnasında şapkalar, peçeler, aksesuarlar çıkarılmıştı. Sonucunda ise belki de bir koleksiyoncudan bile daha beteri ortaya çıkmıştı. 

Adamın yakasından tuttuğu pembe, kısa saçlı kadının kulakları sivri değildi. 

Yutkundum. Vücudum taş kesilirken Seralyth gülen tek kişiydi. 

Kerish Krallığı’nda fey olmayan biri… Başka bir krallıktan buraya gelmiş olmalıydı. Bir siren, bir cadı? Veya bir şeytan?

Şeytan olsaydı, kafasından yükselecek boynuzlar kesinlikle belli olurdu. Hiçbir güç saklayamazdı o izi. Geriye yalnızca iki seçenek kalıyordu: siren ya da cadı. 

Cadıysa büyüsünü kullanmadığı müddetçe türünü anlamak imkansızdı. Ancak bir sirense hiç zor olmazdı. Tenine değdirilecek biraz sıvı ve beklemek… Pullar belirmişse sirendi. Değilse, diyarın en katı krallığında saklanmayı başarmış bir cadıydı. 

Muhafız, masanın birinden su dolu bardağı alırken duraksamadı. Bardağı acımadan kızın suratına savurduğunda değişim olmadı. 

Kızın yüzü, soğuk sudan dolayı kırıştı. Kız korkmuşa benzemiyordu, hayır. Daha çok sinir olmuş gibiydi. 

Bir cadı. 

Öylesine bir tavukçuda, öylesine bir zamanda yakalanmıştı. Yazık, hedef o bile değildi oysa. 

Bizim için büyük bir fırsattı. Kimse artık broşürdeki suçluyu bulmakla ilgilenmiyordu. 

Muhafız sırıtarak öne doğru eğildi. “İlginç…” Kızı, sanat eseri inceler gibi süzerken kendinden memnundu. Bir cadı yakalamak, hem de onlara yasak olan topraklarda… Her muhafızın hayaliydi. Kraliyetten dolu övgü alacağı kaçınılmazdı. 

Kız, derin bir iç çekişle avuç içlerini birbirine sürttü. Suç, kaçmasını önleyen diğer askerin ihmalkarlığıydı. Çabuk salmışlardı, yakaladıklarına ikna olmuşlardı. 

Cadının parmak uçlarından hafif bir açtırdı duyuldu. Sessiz, neredeyse duvardaki şöminenin ateşiyle karıştırılacak kadar doğaldı. Fakat çatırtının ardından çıkan, tıpkı saçı gibi pespembe alev kesinlikle değildi.

“Cadı büyü yapıyor!”

Bunu söyleyen kimdi? Hiçbir fikrim yoktu ancak ortalığın mahşer yerine dönmesini sağlayan kıvılcım oldu. 

Muhafızların kılıcı çekildi, pembe alev dağıldı, insanlar kaçıştı. Tüm bu karmaşanın ortasında, öylece dikilen yalnızca bizdik. Fakat hepimiz kavgaya dalmak istiyorduk. Bu kızın yakalanmak istenmesinin tek sebebi saçma bir ırkçılık politikasıydı ve yanlış olduğunun farkında olmak için deha olmaya gerek yoktu.

Seralyth önce bana, sonra Lynox’a baktı. Kol yenine gizlediği bıçaklar uzanırken dudaklarından tek bir cümle döküldü. 

“Siktir et.”

Bir kavgadan kaçmazdı. Haklı veya haksızın tarafında olması ise hiç fark etmezdi. 

Ve birimiz kavgaya girerse, diğerleri de onu izlerdi. 

Baldırımda usulca duran hançerimi çekip çıkardığımda Lynox yumruklarını kullanmaya karar vermiş olacak ki saldırı pozisyonu almıştı. 

Muhafızların sayısı bir düzineye yakındı. Kılıçları, kraliyet askerleri olduklarını belli edecek kadar keskin ve uzundu. Eğitimli oldukları da barizdi. Yani kendimizi, dezavantajlı olduğumuz bir kavgaya atmıştık. 

Pembe alevler ortalığa saçılırken çıkış kapısına sıçramadıklarını fark ettim. Sanki cadı, kaçanlara müsaade ediyordu. Sivillere zarar gelmesini önlüyordu. 

Seralyth’in fırlattığı bıçaklardan biri, muhafızın boynuna saplandığında cadı bize döndü. Bakışları temkinliydi, kararsızdı. Niye burada olduğumuzdan veya neden yardım ettiğimizden emin değildi. Dürüst olmak gerekirse, biz de değildik. 

Kerish Krallığı’nın yalnızca fey politikasını hep ırkçı bulmuştuk. Bu sebeple bir cadıyı idam sehpasından koruma şansımız varsa, geri durmazdık. Seralyth ise kan dökmek istiyordu, mümkünse aynasızların. 

Ben hançerimi, bana hamle yapan askerin yüzüne savururken Lynox hemen yanımdaydı. İri bedeni, ona kavgada inkar edilemez bir üstünlük sağlamıştı. Her hareketinde uzun, koyu kahve saçları dalgalanıyordu. Neredeyse görüşünü kapatacaktı. 

Ona örmesini söylemiştim. 

 Pembe alev, nihayet adama ulaştığında adam o denli büyük bir çığlık kopardı ki diğerleri silahları bırakıp kulaklarını kapamak zorunda kaldı.

Alev içinde kalmış adamın bedeni kıvılcımlar arasında yok olmuştu. Gözleri boş bakıyordu. Yüzünün görürken kısmındaki damarlar renk değiştirmiş, ateşle uyumlu bir pembeye dönüşmüştü. Hasta gibi gözüküyordu. Fazlasıyla anormal bir şekilde renk tüm bedenine yayılıyordu. 

Ateş söndü. Bedeninden geriye kalanlar küller halinde dağılırken bir an herkes donakaldı. 

Cadıysa etkilenmemişçesine arkasını döndü. Çıkışa doğru ilerlerken hiçbir muhafız onu durdurmaya çalışmadı. Şaşkınlıkla birleşmiş korku, onu rahat bırakmalarını sağlamıştı. Hatta aralarından bazıları, cadının yolunda durmamak için korkakça duvara sinmişti.

Cadı, boğazımızı yakan bir toz dumanı içinde yok olmadan önce bana dönüp göz kırptı. 

Lynox kolumu dürttü. Cadıya yardım etmiştik, muhafızlar bizim varlığımızı hatırlamadan evvel kaçmamız gerekiyordu. 

Yere düşmüş broşürlerden birini hızla buruşturup çantama attım. Apartmana vardığımızda, nihayet derin bir soluk verip kağıdı ellerimle düzelttim. 

“İsim: Bilinmiyor.

Suç: Kumarbazlık ve kart toplama.

Ödül: 22.000 rubik.

(Ölü ya da diri)”

Tüm bu yazıların üstünde ise kendi çizimimle bakışıyordum. Beni ele veren kimse, pelerinimden dolayı yüzümü tam seçememiş olmalıydı. Burun kemiğimin şekli doğru değildi, mürekkebin fazla dağılmasıyla da gözlerim olduğundan iri çizilmişti.

Ancak önemsiz detayların ardında, koşulsuz bu kişi bendim. 

Artık yalnızca bir kart koleksiyoncusu değildim. Aynı zamanda da aranıyordum. Yüzüm hiç böyle belli olmamıştı, gizliliğimi hep koruduğumu zannediyordum. 

Konuşmadım. Sessizce Lynox’a broşürü gösterdim. 

Kaşlarını çatarak broşürü incelerken saniyeler içinde kağıdı yırttı. Sanki üzerinde aranan bir suçlu olduğumun açık duyurusu yokmuşçasına parçaları yere attı.

“Birkaç güne unutulur.”

İkimiz de yalan olduğunun farkındaydık.

Seralyth’i arasam da apartman kapısından henüz yeni içeri giriyordu. Geride kalmasının sebebini anlamaya çalışırken ayağımızın dibine fazlaca tanıdık torbaları bıraktı. 

“Evet, elbiseleri bir tek ben unutmadım. Rica ederim!”

3. Bölüm

Maskeli Kumarbaz

✦   ✦   ✦
  1. Bölüm: Maskeli Kumarbaz

Kerish Krallığı, bundan beş sene önce kartları yasaklama kararı aldığında tüm diyarı bir toplantıya çağırmıştı. 

Krallıkların hükümdarları ve elçileri, tek bir konuyu tartışmak üzere toplanmıştı: güç kartları serbest mi bırakılmalı yoksa toplanmalı mı? Bu kartlar gerçek bir tehdit miydi?

Elbette, diyar çapında yapılan toplantılarının çoğunluğunda olduğu gibi, cadı ve şeytan krallıklıkları katılmamıştı. Sirenler ise gelmeyeceklerini belirten bir mektup yazmayı bile çok görmüşlerdi. Toplam on üç krallığın dokuzu fey halkını oluşturuyordu. Çoğunluktaydık. Irkçılık hep yaygındı, sonuç olarak da fey harici türlerde fey nefreti oluşması kaçınılmaz olmuştu. 

Kerish Krallığı o gün herkesi şaşırtmıştı. Ben kaç yaşındaydım, on iki mi? Dünyayı yerinden oynatabileceğini zanneden ukala bir ergendim ancak olanları anlayabiliyordum. 

Kerish’in tek derdi kendi halkı değildi. Onlar tüm krallıklar üzerinde kartların toplatılmasını talep ediyorlardı. Hatta, işi daha da ileri götürmüşlerdi.  Kartlara müsaade edecek krallıklara savaş açacaklarını öne sürmüş, tavırlarını belli etmişlerdi. Barış için karar alınması gereken bir toplantıda açıkça tehditler savurmuşlardı.

Benim krallığım, Arsenton’da zaten kartlar pek kullanılmazdı. En doğudaki krallıklardan biriydik, yüzölçümüz küçüktü. Halk açtı. Kimse kartları önemsemiyordu. Kerish’se diyarın en güçlü krallıklarından biriydi. 

Ailem krallıklar arası politikadan uzak duracaklarını beyan etmişlerdi. Tıpkı sirenler gibi olmak istiyorlardı. Ete kemiğe karışmadan, kendi hallerinde hükmetmek. Ne annem ne de babam bir savaş veya müttefikliği yürütebilecek kadar stratejikti. Lakin Kerish’le imzalayacakları herhangi bir anlaşma Arsenton’un sömürgeciliğe uğramasına yol açarlardı, biliyorlardı.

Ancak soğuk savaşlar sıcak savaşa zemin hazırlamıştı. Krallıklar taraf seçmek zorunda kalmıştı ve Arsenton, Kerish’e düşmanlığını ilan etmişti. Zaten ekonomi zayıf, halk sefildi. Elimizdeki tek güç sayılamayacak kadar az kartken onlardan da vazgeçmeyecektik.

Arsenton, Kerish’e düşman tek krallık olmamıştı fakat müttefiği de az değildi. Bugünse hala, Kerish ve yanlıları kartların soyunu tamamen kurutmak için çalışıyorlardı. Akşam yapılacak balo da bunun için olan basamaklardan biriydi. Yeni yasalar, yeni kanunlar… Kraliyet bu akşam olağanüstü bir sürpriz hazırladıklarını söylese dahi benim tek odağım Julian ve takas olacaktı.

Yatağın yumuşak başlığına sırtımı dayarken dövmemin acısı neredeyse tamamen geçtiği için memnundum. Dikiş yapmayı her ne kadar çok sevsem de bir süre sonra sırtımı bir yere yaslama ihtiyacı duyuyordum. Kendi elbisemin dikişini çoktan bitirmiş, Seralyth’inkine geçmiştim. Küçük silahların sığabileceği gizli cepleri dikerken alnım verdiğim odakla kırışmıştı.

 “Bitti mi, bitti mi?”

Seralyth, omzumu sarsarak yatağa kurulduğunda sinirle elbiseyi gözümün önünden çektim. 

“İzin verirsen bitecek.” Sarsması yüzünden iğnenin bir yere batmadığına emin oldum. Neyse ki cep de elbise de hala sağlamdı. 

“Kaç bıçak sığdırabilirim?” dedi Seralyth cepleri görmeye çalışırken. 

“Sağ kısma iki, sola üç.” Elbiseyi sıyırıp korse kısmını gösterdim. “Buraya da beş. Eğer nefesini feda edersen altıncıyı da zorlayabilirsin.”

Seralyth sırıttı. “Mükemmel. Bir bıçak daha taşıyabilecekken kim sağlıklı ciğerler ister ki?”

Tatminlikle elbiseye son bir bakış attıktan sonra kollarımı gerdim. “Saatlerdir uğraşıyorum. Bana borçlandın.”

“O borcu dün kaçarken elbiseleri taşıyarak ödedim,” dedi Seralyth gocunmadan. 

Duraksadım. 

Dünkü broşür hakkında tekrar konuşmamıştık. Lynox’un yırttığı parçalar hala masamın üzerinde duruyordu. 

Kim tarafından ele verildiğim konusunu henüz düşünmemiştim fakat tüm gece, aranıyor olmamın hayatımı nasıl değiştirebileceğini sorgulamıştım. Kafa yordukça ihtimaller daha da korkunçlaşıyordu.

Her ne kadar hatırlamaktan hoşlanmasam bile ben bir varistim. Öylesine bir varis de değil, düşman krallığın varisi. Arsenton’un kendini diğerlerinden olabildiğince soyutlaması, yüzümün pek tanınmamasını sağlıyordu fakat Kerish’in muhafızları önlerine çıkana resmimi gösteriyorken…

Aileme gitmezdi, değil mi? Arsenton buradan çok uzaklardaydı. Kerish ise sürekli yeni suçluları yakalamaya çalışıyordu. Babamın da hobi niyetine Kerish gazetesi okuduğu söylenemezdi. 

En azından aileme gidene kadar, güvendeydim. Tek yapmam gereken olay unutulana kadar yüzümü gizlemekti, o kadar. Kaldı ki zaten bugün gideceğim balo maskeli bir davetti. Dikkat çekmeyecektim. 

Saçımı ayna karşısında örüp şık görünümlü bir topuza dönüştürürken yansımadan Seralyth’in içeri girdiğini gördüm. 

“Takas ne zaman gerçekleşecek?”

Saçımla uğraşmayı bırakıp küpeye geçerken yanıt verdim. “Konuşmalar yapıldıkan ve bar açıldıktan sonra. Eğlence başladığında çoğunluğun dikkati dağılmış olacak.”

Seralyth tırnağını inceledi. “Tahmini ne kadar sürer?”

“Acelen mi var?” derken kaşımı kaldırdım. 

Umursamazca omuz silkti. “Beni suçlama, olabildiğince uzun kalmak istediğim için soruyorum. En iyi aperatifler o züppelerin partisinde oluyor.”

“Ben tehlikeli bir takas yapacağım.” Dudaklarıma sürdüğüm ruju dağıttım. “Sen de midenin keyfine bakacaksın. Gelmemen de bir şey değiştirmiyor”

Seralyth’in bakışları tırnağından koptu, bana döndü. Gözlerindeki ifade, sanki ona karşı büyük bir suç işlemişim gibi keskindi. 

“Birincisi, iyi bir elbiseyle süslenme fırsatını hayatta kaçırmam.” İki parmak kaldırdı. “İkincisi, o atıştırmalıklar için aylarca bekledim. Ve üçüncüsü…” Alınmış numarası için burnunu kıvırdı. “Bir şeyler ters giderse kıçını kurtaracak olan benim.”

Anlık bir duraksamanın ardından ekledi. “Ve Lynox, sanırım. O kadar gelmek istemiyor ki her an gözümüzün önünden kaybolabilir.”

“Gelmesin o zaman,” diye mırıldandım. Ona karşı gardımı çok hızlı indirmeyecektim. Lynox’un uzunca bir süre malum konu hakkında ağzını açamayacağını bilmesi gerekiyordu. 

“Normal bir etkinlik olmasaydı gelmezdi,” dedi Seralyth. “Ama ne kadar korumacı olduğunu biliyoruz. Bizi oraya yalnız göndermez.”

İç çektim. Tek kelimesine bile itiraz edemezdim, haklıydı. 

Makyajımı bitirip maskenin iplerini arkamdan bağladım. “Hadi, bir partiyi basalım ve biraz bilgi toplayalım.”

***

Kerish Krallığı’nı sevmiyordum. Kendi krallığıma da pek değer vermiyor olabilirdim ama onurlu bir Arsentoluydum. Düşman krallığı sevecek halim yoktu. 

Ama lanet olsun, nasıl balo düzenleyeceklerini gerçekten iyi biliyorlardı. 

Önceden çıkarttığımız sahte davetiye ile sorunsuzca içeri geçerken Seralyth ve Lynox’la birbirimize karşı tamamıyla yabancıydık. Tanımıyor, bilmiyor gibi davranıyorduk ancak maskelerin ardında sürekli bakışıp her şeyin kontrol altına olduğuna emin oluyorduk. 

Arada bir gözlerim, duvarların ve kapının etrafındaki muhafızlara değiyordu. Paronaya mı olmuştum, bilmiyordum. Böylesine bir baloda bir kart koleksiyoncusu  kimsenin umrunda değildi fakat ben çoktan hepsinin kılıcı boğazıma batıyor gibi hissediyordum. 

Balo salonu genişti, kalabalık olmasına rağmen epey ferahtı. Bir köşede orkestra hünerlerini sergiliyor, soylu çiftler ortadaki pistte yavaş valsler yapıyordu. 

Julian’ı henüz etrafta görememiştim. Ya gelmemişti ya da ben maskeler yüzünden tanıyamıyordum. Her türlü, takas için Kerish Kralı’nın konuşma yapmasını beklemek zorundaydım. 

Seralyth şaşırtmamış, içeri girdiği anda aperatif masasına yönelmişti. Lynox biriyle sohbet edip gülüşüyordu. Kim olduğundan emin değildim, hatta Lynox’un bile bildiğinden şüpheliydim. Ama onun her zaman çevreye kolay uyum sağlamak gibi imrenilesi bir alışkanlığı olmuştu. 

Bense şimdilik yalnız, avını bekleyen avcı misali kalabalığa karışmış halde gizliydim. Varlığım şüpheli denemeyecek kadar ortada ama kimsenin dikkatini çekmeyecek kadar sıradandı. 

“Leydim?”

Arkamdan duyduğum sesle ilk başta başımı çevirmedim. Ancak bir boğaz temizleme sesi de geldiğinde hitabın bana olduğunu anladım. 

Seslenen, siyah ve gri tonlarında bir maskeyle katılmış bir adamdı. Kim olduğu hakkında bir fikrim yoktu, Kerish soylularını tanıyor değildim. Ancak sesi aynı anda hem yabancı hem de tanıdık hissettirmişti. 

Dikkatimi çektiğini anlamasıyla gülümsedi. “Yalnız görünüyordunuz. Kavalyeniz yok mu?”

Adamı baştan aşağı süzdüm ve bunu yaparken hiç mi hiç acele etmedim. Flört etmeye çalışıyordu, belli ki ya sohbet edecek ya da dansa kaldıracaktı. Eh, yapacak daha iyi bir işim yoktu. 

Umarım sıkıcı biri değilsindir.

 “Yalnızım,” dedim onunkine benzer bir gülümsemeyle. “Kavalyemin olmaması dikkatinizi çekmiş olmalı.”

“Ah, yalnızca gecede bana eşlik edecek birilerini bulmayı ummuştum.” Elini açıp bana doğru uzattı. 

“Peki ben neden sizinle gecemi geçireyim?” diyerek sohbete hafif bir oyunbazlık kattım. Henüz davetkar elini tutmamıştım. 

“Belki bir dansınızı lütfeder ve kendimi kanıtlamak için bana bir şans verirsiniz?” Ona meydan okumamdan etkilenmemiş, aksine eğlenmişti. Belli ki asıl amacıma geçene dek sahiden vakit geçirebileceğim birilerini bulmuştum. Hayır, o beni bulmuştu. 

Elini tuttum ve beni dans pistine götürmesine izin verdim. “Memnun oldum, Bay..?”

“Morvyn,” dedi, ilk ismini söylemeyi tercih ederek. İlginçti. Genelde soylular soyisimlerini insanların yüzüne zorla doğrultur, güçlü aileleriyle övünürdü. 

“Ve siz?”

“Söylersem ne eğlencesi kalır ki?”

O beni müzik eşliğinde döndürürken gözlerinden geçen küçük bir parıltıyı yakalamıştım. Ne gerçek ne sahte ismimi ona zaten söylemez, gerekirse yepyeni bir kimlik oluştururdum. Bugünlük Rose, Isabella veya Becca olabilirdim. Ancak Morvyn soylu ailelerine benden daha hakimse ve şüphelenirse, boşa bir risk almış olurdum. 

Bundan ziyade keyifli bir oyun çok daha iyi bir seçenekti, değil mi?

“Anonimlik demek?” Eli yeniden belimi buldu. “Hem de bir maske balosunda. Klişe bulduğumu itiraf etmeliyim, leydim.”

Meydan okuyan tek taraf ben değildim ve bu hoşuma gitmişti. 

“En kolayı ama kesinlikle en eğlencelisi, Morvyn.”

Morvyn güldü. Konuşma tarzı, ses tonu birini anımsatıyordu… Yüzünü tamamen görebilseydim belki bir tahmin yürütebilirdim fakat ismi tanıdık değildi. Başka bir etkinlikte görmüş olmam muhtemeldi. 

Açık pencerelerden vuran soğuk hava ürpermeme sebep olduğunda Morvyn dilini şaklattı. “Başka bir odaya geçmemizi önerirdim fakat benimle dansınızdan zevk alıyorsanız ayaza katlanmak zorundasınız, leydim.”

“Neden?” diye mırıldandım. “Yoksa aradığınız bir kavalye değil, sadece dans eşi miydi?”

Alınma emaresi göstermedi, zaten sahtesini bile beklememiştim. “Kerisch Kralı bugün konuşma yapamayacak. Onun yerine sahne ışıkları bir başkasının üzerinde olacak.”

Kaşlarım havalandı, maske dolayısıyla göremediği için memnundum çünkü sahiden şaşırmıştım. 

“Sen mi konuşma yapıyorsun?” Kralın kardeşi olamayacak kadar gençti. Danışman olamayacak kadar da kıvrak… Fakat vücudu yapılıydı. Tahminim silah da gizlediği yönündeydi, tıpkı benim gibi. Baş muhafız mıydı?

Kelimeleri kullanmadan bir baş sallamasıyla onayladı. “Bilmemen gerekiyordu ama güzel bir leydiye fazla bilgi vermek zarar olamaz, değil mi? Zaten on beş dakikanın ardından çağrılacağım.”

“Güzel bir leydi…” diye yineledim uzata uzata. Yapmacık…Ömründe bir kere daha göremeyeceği bir kadın için fazla çaba sarf ediyordu ama pekala iltifatları kabul edebilirdim. 

Önümüzdeki dakikalarda müzik defalarca farklılaştı, çevremizdeki çiftler değişti. Hiçbir seferde dansı bırakmayı dile getirmedik. Birbirinden apayrı dansların adımları dahi ezberimizdeydi.

Kraliyet görevlilerinden biri, kaşığını kadehine vurduğunda tiz bardak sesi salonda yankılandı. Orkestradan yükselen müzik, öyle pratik edilmiş olacak ki belli bir ahenkle sesleri kısıldı. Ahenk değişik, önceden çaldıkları müziklerden fazlasıyla uzak bir ezgiydi. İlk defa duymuştum. 

Kısa bir an Morvyn’in bakışlarını üzerimde hissetsem de melodiye fazla odaklanmış haldeydim.

Davetliler de sustuğunda görevli boğazını temizledi. “Hepiniz hoş geldiniz.” Kadehini yana bıraktı. “Bol bol eğlenin, için ve dans edin. Ancak öncesinde, Prens Morvyn’in bir konuşması olacak.”

Moryvn yanımdan ayrılırken bana ikinci kez bakmadı. Eğer baksaydı, gözlerimde o an var olan tek duyguyu; şaşkınlığı ve siniri fark edebilirdi. 

Siktir. 

Morvyn bir prensti. Kerish Prensi. Düşman krallığımın varisiyle dakikalardır dans mı ediyordum?

Ya o benim kim olduğumu biliyor muydu? Başından beri bana yanaşmasının sebebi yatağını ısıtmak isteyen bir soylu olması değildi ancak neydi?

Yumruklarımı sıktım. Barın yanında olmam iyi olmuştu çünkü ihtiyacım olan yalancı samimiyetle uzun bir konuşma değil, beynimi uyuşturacak biraz alkoldü. 

Beyaz şarap bardağını elime aldığımda ayık kalacağımın bilincindeydim. Kumarhanelerde denediğim türlü zehirden sonra, bu bardak sadece bir meyve suyu olabilirdi. Ama hiç yoktan elimde, kendimi meşgul edebileceğim bir şey vardı. 

İlginç bir şekilde kendimi kandırılmış, dahası ihanete uğramış hissediyordum. Oysaki ortada söylenmiş hiçbir yalan yoktu. Aksine, bana ismini tüm dürüstlüğüyle söylemişti. Politika isimlerini hafızamda tutmamış olmak benim tembelliğimdi. 

Hangi krallığın varisi olduğumu bilse, kesinlikle beni burada bırakıp gitmezdi. Balodan sonra yeniden konuşurdu. O halde odaklanmam gereken Morvyn değil, halletmem gereken takastı. 

Çevreye göz gezdirdim. Kimisi fısıltıyla konuşuyor, kimisi ilgiyle prensi dinliyordu. Herkes kendi halindeydi. 

Lynox’la bir anlık göz göze geldim. Çenesinin hafif bir hareketiyle salonun öteki ucunu işaret etti. 

İşte Julian oradaydı. 

Mafya liderinin bakışları epey bir süredir benim üzerimde olmalıydı, altın sarısı maskenin altında görüşünün tek hedefi bendim. Plan ikimiz için de işleyişteydi, sadece konuşmanın bitmesini beklememiz gerekiyordu. 

Tabii, konuşulan buydu. Olması gereken. Ancak Julian’ın başka fikirleri vardı. 

Adımları bana yaklaşırken omuzlarım gerildi. Ne yapıyordu bu adam? Herkesin odağının başka tarafı olması bir ayrıcalıktı, evet. Ama şansı çok zorluyordu. Bizi enseleyebilecek onlarca kişiyle aynı odadayken yanıma yaklaşmasındaki amaç neydi?

Tam yanımda durduğunda fısıldadı. “Plan değişti.”

“Öyle mi? Ne değişti?” dedim aynı fısıltıyla. Konuşan tek kişi prensti, bu da bizim konuşmalarımız her an herkes tarafından duyulabilir demekti. Hangi cesaretle risk alıyordu? 

O yakalansa arkasında onu koruyabilecek tonlarca adamı vardı. Bense yalnızdım. En azından bu krallıkta, tek çarem yakalanmamaktı ve biraz istihbarat buna değmezdi. 

“Partiden biraz daha erken ayrılmam gerekecek,” diye yanıtladı Julian. “Kartlara hemen, şimdi ihtiyacım var.”

“Hemen mi?” Sesimdeki sinir gizli değildi. Aksine, açıkça belli bir uyarıydı. “Konuşma bitene kadar beklemek zorundayız.”

“Bilgiyi vereceğim,” dedi Julian. Söylediklerimi tamamen görmezden gelmişti. “Sen de bana kartları teslim et. İttir, bağır, görünmeden hallet. Vaktim yok.”

Dişlerimi sıktım. Kartları fark ettirmeden Julian’ın cebine sokmak zor değildi. Fakat önüne boyuna düşündüğüm planlarımın elimde olmayan etmenler yüzünden bozulmasından nefret ediyordum.

“Birisi duyabilir, Julian. Birkaç dakika daha beklemeni engelleyen şey ne?”

Julian’ın kadehini tutan parmakları sıkılaştı. Eklemleri o kadar beyazdı ki aslında uzun süredir kendini tuttuğunu anlamıştım. Onu bu kadar sinir eden ben olamazdım, örgütünün kişisel işlerinde her ne olmuşsa canını fazlasıyla sıkmıştı. 

“Sen bir Koleksiyoncusun,” dedi Julian, nispeten sertleşmiş bir tonla. “İşin o kısmı ilgilendirmiyor. Hızlı olalım.”

Nefes verdim. Tartışmanın bir manası yoktu, Julian baskın taraftaydı. 

“Pekala, dinliyorum.”

Julian yeniden fısıldamaya döndü. Bize baktığından korktuğum tüm gözleri yok sayıyor, dudaklarını kulağıma yaklaştırıp sözcüklerinin tek tanığının ben olduğuna emin oluyordu. 

“Sonsuzluk kartlarının sayısı çok az,” diye başladı. Kelimeleri, takip etmeyi zorlaştıracak kadar hızlıydı. “Bütün diyarda toplam 13 tane varlar. Sayıları neden daha az ya da fazla değil bilmiyorum. Pek çoğunu Kerisch Krallığı çoktan topladı.” 

Julian, çevreyi kontrol edip devam etti. “Bu söylediklerim krallığın gizli bilgisi. Öyle barda, kumarhanelerde övünüp bahsedebileceğin bir birikim değil.” Anlattıklarının bittiğini göstermek istercesine biraz geri çekildi. “Sonsuzluk kartlarının peşindesin, Koleksiyoncu. Seni suçlamıyorum, her koleksiyoncu elinde bulunmasını ister. Ama seni uyarıyorum, bir sonsuzluk kartına sahipsen Kerisch’in oyununun bir parçası olursun. Oynadığın düşman ateşten daha büyük. Karşılaşacaklarına hazır değilsen yolunu değiştirmeni tavsiye ederim.”

“Kerisch’in oyunu,” diye yineledim. “Kartları toplamalarının tek amacı sözde bir güvenlik önlemi değil. Haksız mıyım?”

Öyle olsa diğer krallıkları bir toplantıya çağırmaz, yasayı kabul etmezlerse savaş açmakla tehdit etmezlerdi. Kerisch Kralı yalnızca kendi krallığından sorumluydu. Sınır kapılarından geçen insanlar karta sahip mi diye kontrol etmeleri yeterli olurdu. 

Julian başıyla onayladı. “Bildiklerim bu kadar. Yeni kartlara ihtiyacım olmasa da seni uyarırdım, Koleksiyoncu. Sonsuzluk kartlarından uzak dur.”

“Yani anlaştığımız istihbarat, beni kartlara götürecek değil uzaklaştıracak bilgilerdi,” dedim özetleyerek. “Sen de kartlarla epey içli dışlısın, Bithquin. Söylediklerin kulağa inanılası değil.”

“Normal kartlarla içli dışlıyım,” diye düzeltti. “Sonsuzluk kartlarına asla dokunmam. Bir kartın büyü süresi dolar ama sonsuzluk kartı hep üzerinde gezer.”

Julian’ın bakışı ellerime döndü. Ödemesini bekliyordu, on beş kartı. 

“Bana söylediğin tek işe yarar bilgi sonsuzluk kartlarının sayısıydı.” Kumarhanede zar zor çaldığım kartlardan bu kadar fazla bir sayıyı değecek bir bilgi miydi, şüpheliydi. Dürüst olmak gerekirse yeraltı lideri beni hayal kırıklığına uğratmıştı. 

Hedefim istihbarattı, kullanmayacağım boş nasihatler değil.

“Çok daha fazlasını söyledim,” dedi Julian bozuntuya vermeden. “Ben doğrudan bilgi vermem, Koleksiyoncu. Verseydim insanlar benden bilgi koparmak için dehşet tekniklere başvurmazdı.” Sırıttı. Gurur dolu, yayvanca bir gülüştü bu. “Kerisch’in bir oyunu olduğunu söyledim.”

“Bunu zaten tahmin ediyordum,” diye karşı çıktım.

“Ben de kanıtlamış oldum. Kartların çoğunun onlarda olduğunu ve uğraştığın şeyin göründüğünden büyük olduğunu ima ettim. Kalanını çözmek sana kalmış. Ben bir canavar değilim, uğruna öldürülebileceğin bir bilginin kaderine seni öylece terk etmem.” Maskesini düzeltirken sanki bir teşekkür, bir minnetlik göstergesi bekliyordu. “Ama o kaderi seçmek istersen, dediklerim sana bir ipucu olsun.”

Julian’ın namı, sırlar ve belirsiz bilgilerden oluşuyordu. Takas anlaşmasını yaparken bunun bilincindeydim. Elde edebileceğim çok bir şey olmadığını biliyordum fakat hiç yoktan somut cümleler beklemiştim. Daha çok bulmaca değil.

Kartları artık vermem gerekiyordu. Julian fazlasını biliyorsa bile anlatmayacak, verdiklerinin yeterli olduğunu iddia etmeye devam edecekti. Üstelik Julian Bithquin anlaşma bozanları sevmezdi. Kartlar konusunda pazarlığa girişmem tehlikerli bir yer altı liderinin kara listesine girmeme neden olurdu. 

Elbisenin eldivenlerini çıkardım. Avuç içimdeki kartları ustaca gizlerken Julian ceketini açtı. 

Cekete sonradan dikildiği belli iç cebe kartları koyarken bir alkış tufanı salonda yankılandı. Morvyn’in konuşması bitmişti. Eğer prensin dikkatini yeterince çekmişsem yanıma dönecekti. Julian’ın yanımdan uzaklaşması gerekiyordu, yasadışı kaçak olan tek kişi ben değildim ve maalesef o daha ünlüydü. Ben onun yanında henüz yeni bir kanun kaçağıydım. 

Julian, takası erkene almasını gerektiren her ne işse onu halletmek için uzaklaştı yanımdan. 

Bu gecenin hedefi tamamlanmıştı. Geri kalan vakitte burada durmam için herhangi bir sebep yoktu. Ancak çoktan altın renk maskeli bir yabancıyla, Julian’la, prensin konuşması esnasında sohbet etmiştim. En azından diğer insanların gördüğü buydu. Onun hemen ardından buradan ayrılmam fazlasıyla dikkat çekerdi. 

Salonda yeniden Seralyth ve Lynox’u buldum. Hatta Lynox, Julian’la olan konuşmam esnasında bize oldukça yaklaşmıştı. Aramızda sadece bir masa vardı. Muhtemelen işlerin ters gitmesi ihtimaline karşın yakınımda olmak istemişti. 

Başımı sallayıp iki kez göz kurptım. Her şeyin yolunda olduğuna dair küçük bir işaretti. 

Takas tamamlanmıştı. Julian’ın söyledikleri hakkında düşünmek için balodan çıkıp apartmana dönmeyi bekleyecektim. Şimdilik stres yapmam gereken bir şey yoktu, Seralyth’in geldiğimizden beri yaptığı gibi biraz daha rahatlayabilirdim. 

Morvyn geri dönerse eğlenebilirdim. Yalan söylemeyecektim, iyi bir dansçı ve eşlikçiydi. Üsteklik ailemin kin güdüp gücü olmadığı için dokunamadığı o yüce krallığın varisiyle daha çok sohbet etmek isterdim. Bu istek Imogen tarafımdan çok Cynthia tarafımın iyiliği içindi. 

Orkestra yeniden müzik çalmaya döndüğünde Morvyn’i epey uzakta gördüm. Pek çok kişi konuşma ve resmi kısım bittiği için maskesini çıkarıyordu, Morvyn de onlardan biriydi. 

Yüzünün üst tarafını gizleyen maskesini çıkardığında çıkık elmacık kemikleri ve burnu gözler önüne serilmiş, arada engel kalmadığı için küle dönük bir renge sahip saçları alnına dökülmüştü. 

Maskesini rastgele bir masaya bıraktığında şaşırmamıştım. Bir prensti, bir tane maskenin pek de umrunda olmaması normaldi. 

Başka bir odaya gireceğini fark ettiğimde peşinden ilerledim. Kerisch Prensi ile samimi olmak için elime geçen fırsatı geri çevirecek kadar aptal değildim. 

Girdiği odanın kapısı aralıktı, gözüken az kısımda Morvyn’in sırtını ve elleriyle uzandığı yeni bir şeyi görebiliyordum. 

O şeyi, iplerinden kavradığında bir maske olduğunu anladım. Tek bir etkinlik için iki kez maske mi değiştiriyordu? 

Maskenin kendisini görmeyi başardığımda geri çekildim. Rastgele bir baloda bana dans etmeyi teklif eden yabancının bir prens olduğunu öğrenmemden daha da şaşırtıcı, ayaklarımı yere çivileyip gitmemi engelleyecek kadar ilginçti. 

Neden sesinin tanıdık geldiğini şimdi anlıyordum. Kumarhanede sonsuzluk kartını çaldığım maskeli kumarbaz Morvyn’di.

4. Bölüm

Soylular Toplantısı

✦   ✦   ✦
  1. Bölüm: Soylular Toplantısı

Bugün baloya gelme amacım biraz bilgiye ulaşmaktı fakat asıl verim bundan olmamıştı. Hayır, önümdeki manzara bana sayamayacağım kadar çok kapının anahtarı olabilecek nitelikteydi. Planımın asıl hali bunun üzerine kurulu olsa bile bu kadar şanslı olamazdım. 

Prens Morvyn, sonsuzluk kartını zar zor çaldığım kumarbazın ta kendisiydi. 

Yanına gitmekten tümüyle vazgeçmiştim. Aksine, gizlenebildiğim kadar gizlenmiş; beni göremeyeceğine emin olmuştum. 

Öğrendiğimin kesinlikle şaşırtıcı olmasının yanı sıra, bir nevi de anlaşılabilirdi. Julian ne demişti? 13 sonsuzluk kartının pek çoğu Kerisch Krallığı’ndaydı, elbette Morvyn bir sonsuzluk kartına bu kadar kolay erişebilmişti. Kendi hazinesinde devamı olduğuna yemin edebilirdim. Kartı bulduğumda resmen o kadar ayakta uyumuştum ki nasıl, bunca zaman kimsede görmediğim bir şeyin rastgele birinde belirdiğini sorgulamamıştım. Gözüme yeterince önemli gelmemişti.

İyi de kumarhanelerde bunu bahis olarak ortaya atmak nedendi? Kerisch bunları toplamaya ve kendi mahzenlerinde saklamayı tercih ediyordu. Kerisch Prensi neden tam tersini yapıyordu?

Üstelik kartı ondan almayı başardığım gece geri almaya da çalışmamış, öylece hiçliğe karışmıştı. İstese pekala savaşabilir, o gün yanında gördüğüm kartları işimi bitirmek için kullanabilirdi. 

Cevapları öğrenecektim. Sırayla, teker teker. Şu an için elimdeki en büyük ipucu ise tam karşımdaydı. 

Morvyn odadaki kapılardan birinden çıktı. Arkasından onu izlerken görünmemek için elimden geleni yapıyordum. Yanımdaki tüm silahların bıçaklardan oluşması kötü olmuştu, başka bir görünmezlik kartı fazlasıyla işime yarayabilirdi. 

Nereye doğru gittiğimiz hakkında hiçbir fikrim yoktu. Saray koridorlarını hiç bu kadar yakından incelememiştim, Kerisch Sarayı haritaları halka ulu orta sunulmazdı. Eğer Morvyn maskesini takmamış olsaydı belki sadece balodan sıkıldığını ve odasına gittiğini düşünebilirdim ancak olan bundan daha farklıydı. 

Sarmal, dar merdivenlerden aşağı inmeye başladığında durdum. Mahzen merdivenlerini andırıyordu, kolayca benim adım seslerimi duyabilirdi. Önce onun indiğinden emin olmalı, sonra devam etmeliydim. 

Morvyn’in gölgesi yeterince uzaklaştığında merdivenleri inmeye koyuldum. Beklediğimden daha uzun, basamaklar tutunarak inmemi gerektirecek kadar dardı. Nereye çıkacağımı bilmiyordum ama kesinlikle balodan epey uzaklaşmıştım. Müzik sesleri ancak boğuk bir gürültü halinde duyuluyordu buradan. 

Merdivenlerin sonuna geldiğimde karşılaştığım bir başka koridordu. Yalnız olduğuma emin olduktan sonra Morvyn’in tam olarak hangi taraftan gittiğini çözmeye çalıştım. Koridor çeşitli odalarla doluydu, kulağımı dayayıp ses gelip gelmediğini denersem fazlasıyla uzun sürecekti ve o kadar vaktim yoktu.

Daha hızlı bir çözüme ihtiyacım vardı. Odaların hepsine bakabileceğim, aynı zamanda da yakalanmayacağım…

Gözlerim yukarı döndü. 

Havalandırma kanalları. 

Bir tanesinin kapısını açmam, içine kendimi sokmam sandığımdan kısa sürmüştü. Kumarhanelere girmeden önceki akşam çok kez havalandırmalar sayesinde araştırmamı yapmıştım. Her odayı birbirine bağlayan müthiş bir yoldu. 

Dirseklerimi kullanarak ilerlerken çok uzaklaşmaya gerek kalmadan Morvyn’i bulacağımı umuyordum. Bilmediğim kanallarda kaybolmak istediğim son şey bile değildi, üstelik ne Lynox ne de Seralyth burada olduğumdan haberdardı. 

Odaların üzerinden ilerlerken karşılaştıklarımın çoğunluğu mahkumlar için gibi gözüküyordu. Kiminde duvara sabitlenmiş zincirler, kiminde dar hücreler vardı. Aralarında dolu olanların da olması duraksamama neden oldu. O hücrelerden kanallara kadar yoğun bir kan kokusu yükseliyordu.

İyi bir halde olan kimse yoktu, belli ki uzun zamandır buradaydılar. Vücutlarındaki yaralar kazara olamayacak kadar derin ve düzgündü. Sanki kasten yapılmış gibi…

İşkence.

Yutkunup havalandırma kanallarında güç bela ilerlemeye devam ettim. Daha önce çok kez karşılaştığım bir görüntüydü, sonuçta diyarın her tarafında olduğu üzere Arsenton’da da suçlular vardı. Lakin işkence, benim krallığımın tarzı değildi. 

Kan kokusunu geride bıraktığımda mahkumlar için kullanılan kısımları geçtiğime kanaat getirdim. Morvyn’e yaklaşıyor olmalıydım. 

Yol ayrımına geldiğimde planım düz devam etmekti. Böylece ani araştırma ve takipçilik kararım sonuçsuz kalırsa geri dönüş yolumu bulmam kolaylaşacaktı. 

Ancak mırıltılar halinde bir konuşmanın yaptığı yankı ile gözlerim karanlık kanalda gezindi. Yankı halinde olması nereden geldiğini tespit etmemi zorlaştırıyordu, daha yoğun tarafı seçmeye çalışırken şansımı sağ yönden kullandım. 

Sesler giderek netleşiyordu. Doğru yoldaydım. 

Havalandırma kapaklarının birinin üzerindeydim. Hemen altımda, mumlardan gelen loş bir ışık ve mırıltılar geliyordu. Tek bir insana ait olamayacak kadar farklı seslerdi bunlar. 

Kapağın üstüne eğilip odada kaç kişi olduğuna baktım. 

Evet, işte Morvyn oradaydı. O karga şeklindeki maskesiyle onu tanımak fazlasıyla kolaydı. Daha önce kumarhanede kullandığını gördüğüm maskeyi şimdi ne için kullanıyordu, hiçbir tahminde bulunmamıştım fakat karşılaşmayı beklediğim… bu değildi. 

Masada yaklaşık bir düzine insan oturuyordu. Morvyn hariç hiçbirinin kim olduğunu anlayamıyordum çünkü hepsinin yüzüne büyükçe maskeler yer edinmişti. 

Neye şahitlik ediyordum ben?

Maskeler, baloda gördüklerimle uzaktan yakından bir ilgisi yoktu. Fazla genişlerdi, başlarını o ağırlığa rağmen dik tutabiliyor olmaları inanılmazdı. 

“...Kartlardan birini nasıl kaybedersin?” Sesin hangi maskeliden geldiğini anlamak güçtü ancak kadın sesi olduğu kesindi. 

Kime hitaben konuştuğundan, erkek sesi duyduğumda emin oldum. Morvyn.

“Cynthia’yı istediniz.” Tonunda duygu yoktu. Ne panik ne korku. “Ben de onun için bir yem attım.”

Cynthia diyordu. Imogen değil, rastgele bir kumarbaz olarak hiç değil. Bahsedilen kartın sonsuzluk kartı olduğu barizdi ve benim ona ulaşmam planlıydı. 

Morvyn, kumarhanedeyken benim kim olduğumu biliyordu. Amacı karta ulaşmamdı, tam olarak bu yüzden kartı aldığımda peşimden gelmemişti. 

Aslında, ben kartı çalmamıştım. Morvyn çalmama izin vermişti. 

Boğazım o kadar kurumuştu ki yutkunmam imkansız hale gelmişti. Omzumun aşağısında tenime damgaladığım kart, yarası geçmiş olmasına rağmen tazeymiş gibi yanıyordu. 

“Sana kızı getir dedik, Karga,” dedi aynı kadın. “Kartlardan birini kaybetmenin cezasını hepimizden iyi biliyorsun.”

Karga lakabıyla hitap ettiği Morvyn, sahiden kargayı andıran bir maske takıyordu. Yukarı açıdan maske şekillerini anlamak zor olsa da diğer katılımcıların da gerçek hayvanlara benzeyen maskeler taktığı anlaşılıyordu. 

Şimdi fark ediyordum, odada bulunan kişiler yalnızca masanın etrafına oturanlar değildi. En köşede, tek bir sandalye üzerinde oturan başka bir kişi de görüyordum. Diğerlerinin aksine maskesi koyu kırmızıdan oluşan küçük bir maskeydi. Dağınık topuz yaptığı saçlarından dolayı kulakları göze batıyordu. 

Sivri değillerdi. 

Basit, yuvarlak bir kıvrımdan oluşuyordu. İşi sadece susup önündeki deftere konuşulanları not düşmek gibi duran bu kadın fey değildi. Geriye yalnızca iki seçenek kalıyordu: ya bir cadıydı ya bir siren. 

Topuzunun içinde gizlenmiş, kuşbakışı bakmasam asla anlayamacağım izleri gördüğümde midem iki büklüm oldu. 

Bir iblisti. Burada bulunmasının sebebi ise ne hür iradesiyle idi ne de kendi seçimiydi. 

Çift boynuzları kırılmış, geriye izleri kalmış kırık boynuz kökleri kalmıştı. 

İblislerin en çok değer verdikleri parçaları, kimlikleri, boynuzlarıydı ve bir sebepten ötürü bu kadından alınmıştı. 

Muhtemelen katılımcılar haricinde kimsenin görmemesi gereken, gizli bir toplantıya şahitlik ediyordum. Katılımcılarından biri prensti fakat kanunlara uyan bir toplantı olduğuna dair derin şüphelerim vardı. 

Daha şimdiden duymam gerekenden fazlasını duymuştum, ufak bir hatayla bile birinin dikkatini üzerime çeksem bedelinin kendi hayatım olacağı barizdi. Fakat uzaklaşmak, geç olmadan kaçmak için hiçbir hamlede bulunmuyordum. 

Benden bahsediyorlardı. Hem de gerçek ismimden, içinde bulunduğum krallıkla soğuk savaş halinde olan toprakların varisinden. Dinlemeye devam etmek, cevapları almak zorundaydım. 

“Kartı kaybetmedim,” diye yanıt verdi Morvyn. “Sadece kısa süreliğine yer değiştirdi, o kadar.”

Jaguar desenleriyle kaplı bir maske takmış bir adam konuştu bu defa: “Burada oyun oynamıyoruz. Kart sana emanetti ve emanet artık senin elinde değil. Yalnızca bu bile meclisten atılman için yeterli, Karga.”

Atılmak, ifadesinin sadece uzaklaştırılmak olmadığını ben dahil masadaki herkes biliyordu. 

Oysa Morvyn biraz bile umursamamıştı, en azından mimiklerini göremediğim için ses tonundan çıkardığım buydu. “Sayın Jaguar…” Öne eğildi. “Cynthia Koremin de en nihayetinde buraya çekilecek. Karta erken sahip olması ne değiştirir? Hatta, karta bir kere dokunan artık kaçamaz.” Parmaklarını masaya vurdu. “Koremin’in kaderi çoktan mühürlendi. Üstelik kendisinin bundan haberi bile yokken… Müthiş bir avantaj sağladığımı söyleyebilir miyiz?

Dişlerimi ne kadar zamandır sıkıyor, omuzlarımı ne kadar zamandır bu kadar gergin tutuyordum; hiçbir fikrim yoktu. Bahsedilen kişi bendim, beni buraya dahil etmekten ve çoktan seçeneğimi elimden almış olmaktan konuşuyorlardı. 

Julian sonsuzluk kartlarına bulaşma, demişti. Bunu söylemesinin üzerinden bir gün bile geçmemişti. Şimdiyse bu kartlar için kurulmuş Tanrı bilir ne amaçla düzenlenen bir toplantıyı izliyordum. 

Dahası, planlardan biri o koltuklardan birine beni oturtmaktı. Buraya çekilecek, cümlesinden kastı ne anlamıyordum. O iblis kız gibi bir mahkum mu yoksa çok daha fazlası mı?

Morvyn ile kumarhanede karşılaşmam tesadüf değildi. Bu geceki dansımız da planlı mıydı? Eğer öyleyse, Kerisch Prensi iki kimliğimden de haberdar olabilir miydi?

Hayır, hayır… İmkansızdı. Kimse bilmiyordu, Lynox ve Seralyth hariç hiç kimseye bir açık vermemiştim ve onların da bana ihanet edeceğini düşünecek kadar çaresiz değildim. 

Burada dönenin ne olduğunu  bilmiyordum ama anlaşılan, zaten normal hayatıma devam etseydim bir gün kendimi yine burada bulacaktım.

Toplantı sona ererken maskelilerden biri, boynuzları kırık iblis kızın bileklerini zincirledi. Bir başkası not edilmiş dosyaları toplarken oda hızla boşalıyordu. Yerinden kalkmayan, öylece duran tek bir kişi vardı. 

Morvyn. 

Neyi bekliyordu?

Oda tamamen boşaldığında her şey sessiz, çevrede nefes alan tek kişiler bizdik. 

Morvyn’in başı hareket etti, maskenin hareketinden bunu yorumlamıştım. Ucundaki o gagaya benzer burun şekli döndü. 

Morvyn’in başı yukarı çevrildi. 

Öyle tavanda, rastgele bir noktaya da değil. Havalandırma kapağının olduğu yere bakışları kilitlenmişti, tam bir açıyla baktığı için parlayan gözleri iliklerime kadar ürpermeme neden olmuştu. Boyun hareketi o kadar aniydi ki nasıl kırılmamıştı, şaşırtıcıydı.

Tavana veya yukarıya bakmıyordu. Bana bakıyordu. 

Burada olduğumu, dinlediğimi biliyordu. Nasılını sorgulmayı sonraya bırakmalıydım, önemli olan şu an hayatımın tehlikede olduğu ve hemen kaçmam gerektiğiydi. 

Havalandırma kanallarında zoraki, ne kadar ilerleyebilirsem ilerlemeye çalışırken geldiğim yoldan geri dönüyordum. Baloya dönmeliydim. Kalabalık ortamda Morvyn beni yakalayamazdı. Hem havalandırma kapakları, sadece aralarındaki boşluklardan gözükebilen yollardı. En büyük ümidim, Morvyn’in kim olduğumu fark etmemiş olmasıydı. 

Kanallardan çıkıp o uzun merdivenlere varmak için koridorda koşarken bir an arkama dönüp baktım. 

Morvyn oradaydı. Hareket etmiyor, yalnızca bana bakıyordu.

Hareketlerimi hızlandırdım, sadece merdivenlere ulaşmam gerekiyordu. Merdivenleri tırmanacak, Lynox ve Seralyth’i bulup buradan tüyecektim. Tek hedefim, o lanet merdivenlere-

Bir elin önce omzumdan, sonra da belimden kavramasıyla sırtım yanımdaki duvarı bularak nefesimi kesti. 

Morvyn beni yakalamıştı. 

Maskesi, neredeyse sert yüzeyini hissedebileceğim kadar yakınımdaydı. İki eliyle de omuzlarıma bastırmış, duvar ve vücudu arasına beni kıstırmıştı.

Dirseğimi bükerek korseme gizlediğim bıçağa ulaşmaya çalışırken Morvyn ellerini daha sert bastırdı. “Hareket etmeyi kes, sürtük! Sana yardım etmeye çalışıyorum!”

“Yardım mı?” diye tısladım. Gizlilik diye bir şey kalmamıştı. “Konuşulan her haltı duydum. Kim olduğumu biliyorsun!”

“Ucuz bir kumarbaz ve kaçak bir prenses olduğunu mu?” Maskesini geriye yatırdı. “Evet, biliyorum. Atladığım başka bir hayatın var mı?”

“Neyse ki karşılıklıyız.” Ölüme susadığımı bile bile sırıttım. “Hem kumarbaz hem varis. Ben de kendimi eşsiz sanırdım.”

Morvyn maskesini çıkardı. Saçlarını geriye yatırıp düzeltirken artık tüm mimikleri anlaşılabilir haldeydi, duygu durumunu çok daha rahat gözlemleyebiliyordum. Bütün yüz kasları gerilmiş, alnından aşağı akan ter damlaları boncuk boncuk birikmişti. 

Tüm o maskelerden sonra çok daha insan hissettirmişti. 

“Gördüklerinden kimseye bahsetme,” dedi keskin bir dille. “Burada gördüklerin burada kalmalı.”

“Delirdin mi?” diye karşı çıktım. “Tek istediğinin kendi kirlilerinin ortaya çıkmaması olduğu sence de çok bariz değil mi?”

“Seni korumaya çalışıyorum!” dedi, kendini zor tuttuğu fazlasıyla belliydi. 

“Korumak,” diye yineledim. “Orada, benim hakkımda konuşurken de yaptığın bu muydu?”

“İnanmasan da evet, tam olarak buydu.” Cevabı hızlı gelmişti. “Tanrı aşkına, o kartı almayı başardığında sahiden kendi başarın mı zannettin?”

Attığı yemi yutmadım. Aptal yerine konulmayacaktım. “Planlıydı. O kısmı da duydum. Ama neden?” 

Derin bir nefes aldı, kısa bir sessizlik oluştuğunda dudaklarını yaladı. “Öğreneceksin. O zamana kadar, kartı sakla. Kimseye gösterme ve sakın kaybetme.” Altta yatan tehdit tonunu sezebiliyordum. “Hem senin hem de kendi hayatımı riske attım. Seni kurtarmak için, Koremin.”

“Sessiz ol,” dedim omuzlarım gerilirken. “Burada o ismi kullanmadığımı bilecek kadar araştırmanı yapmışsın.”

Morvyn bir an eğlenmiş gibi gözüktü, bu defaki oyunbazlığı dansımız sırasındaki bakışlarıyla aynıydı. Belirdiği kadar kısa sürede kaybolurken, “Imogen,” diye düzeltti. Yüz ifadesi yeniden ciddileşti. “Eğer o maskelerden bir tanesine sahip olma gibi bir hayalin yoksa, dediklerimi yapmaktan başka bir çaren yok.”

“Sana güvenmiyorum,” dedim dürüstçe. “Özellikle şahit ettiklerimden sonra.”

“En iyi seçenek yetkililere haber vermek gibi geliyor,” diye zihnimi okudu. “Üzgünüm, prenses. Gördüğün maskeliler yetkililerin ta kendisi. Yanlış zamanda yanlış yerde olan tek sen misin sanıyorsun?” 

Sessiz kaldım. Söylediği açıktı, benim gibiler susturulmuştu. Öldürülmüştü. 

“Dediklerin sadece beni korkutmak için de olabilir,” diye meydan okudum. Amacım, Morvyn’i daha fazla konuşturup alabildiğim kadar cevap almaktı.

“Her türlü sessiz kalmak zorundasın.” Sırıttı. “Bir kanun kaçağını biri önemser mi?”

O gülüşün ardında başka anlamlar, başka imalar yatıyordu.

“Seni pislik!” dedim sesimin ne kadar yüksek çıktığını umursamayarak. “Beni ihbar eden sendin!”

Morvyn ise benim sinirime karşı, kendinden fazlasıyla memnundu. “Büyük resmi gördüğünü zannediyorsun ama inan, henüz hiçbir şey görmedin. Göreceksin. Fakat senin zamanın henüz gelmedi.”

Sürekli bundan bahsediyordu. Zamanımdan. Ortada dönen bir plan vardı ve her şey onun üzerine kuruluydu. Kim bilir, belki Morvyn’in şu an benimle yaptığı bu konuşma bile aylar önce o toplantılardan birinde planlanmıştı. 

Morvyn parmaklarını kütürdetti. “Her nerede kalıyorsan, oraya git. Karttan ve gördüklerinden kimseye bahsetme. Bir süre Arsenton’a dönme ve burada kal.” Bedenimdeki baskısını azaltıp geçmeme izin verdi. “Tekrar görüşeceğiz.”

Söylediklerini yapıp yapmayacağıma dair bir cevap vermek yerine, “Kartı geri alacak mısın?” diye sordum.

“Bir gün,” dedi basitçe. “Almayacağım takdirde olacakları hayal bile edemiyorum.”

Alamayacaktı. O kart, artık tenime mühürlenmişti ve geri almasının tek yolu derimi vücudumdan ayırmaktı. Ne kartı ne de büyüsünü başkasına vermem imkansızdı. 

Tabii, bunu Morvyn’in bilmesine gerek yoktu.

Merdivenleri çıkarken Morvyn peşimden gelmedi. Baloya döndüğümde davetlilerin azaldığını, gecenin neredeyse sona erdiğini fark ettim. Ne kadar süredir aşağıdaydım?

Lynox, yanıma geldiğinde maskesini çoktan çıkarmıştı. Terlemiş, hatta paniklemiş görünüyordu.

“Neredeydin sen?” dedi bastırılmış bir öfkeyle. O öfkenin kaynağının korku olduğunu biliyordum.

Ancak ben yalnızca, “Eve gidelim,” demekle yetindim.

 

5. Bölüm

Kartların Piyonu

✦   ✦   ✦
  1. Bölüm: Kartların Piyonu

Eve dönüş yolu yorucuydu.  Fayton çağırmak, eve dönen diğer davetliler yüzünden fazlasıyla uzun sürmüş; Lynox ise benden tatmin edici bir yanıt alamayacağını fark ettiğinde Seralyth ile balo hakkında konuşmaya karar vermişlerdi. 

Onlara yalan söylemiştim.

Lynox, Kerisch Krallığı’na geldiğimde tanıştığım ilk kişiydi. 15 yaşındaydım, burada hiç tanıdığım yoktu. Kendi krallığımda paradan bol hiçbir şeyim yokken Kerisch’de para biriminin farklı olması, beni beş parasız bırakmıştı. 

Lynox’la tam o an tanışmıştım. Klişe denebilecek türden bir karşılaşmaydı. Kerisch’de ilk gecemde konaklayabileceğim hiçbir yer, bir tavernaya verecek hiç param yoktu. Tanımadığım bir sokağın köşesinde, yağmurdan korunmaya çalışırken Lynox görmüştü beni. 

O gün beni evine almıştı. Bir yabancıdan beklemeyeceğim kadar büyük bir merhametle yaklaşmıştı bana ve o zamandan beri onun apartmanında yaşıyordum. 

Başta misafir olarak gitmiş, Kerisch’e tahminimden çok kez gelmemle birlikte kalıcı bir yere ihtiyaç duymuştum. Çoktan Lynox’la dost olmuştuk. Tek isteğim bana ev bulma konusunda yardım etmesiydi ama o, apartmanını tamamıyla bana açmıştı. 

Seralyth ile ise epey rastgele bir zamanda tanışmıştık. Dövme yaptırmak için Lynox’un dükkanına geliyordu, ben de müşterilerle konuşmaktan zevk alıyordum. Tamamıyla buradan doğmuş bir dostluk vardı aramızda. Sonra öğrenmiştim ki Lynox, Seralyth’i bir beladan kurtarmıştı. Belanın ne olduğunu Seralyth’in sırrına sahip çıkmak için söylememiş, daha gündelik yollardan onu bana tanıtmıştı.

O zamandan beri üçümüzdük. 

Her ikisi de gerçek kimliğimi biliyordu, hiç sır yoktu aramızda. Bir kere dahi gizli bir iş çevirmemiş, her daim birbirimizin yanında olmuştuk. 

Ve ben bugün, bu güveni bozmuştum. 

Henüz onlar bilmese de yalan söylemiştim. Balodan kaybolmamın açıklaması olarak kısaca, bir ipucu bulduğumu sandığımı söylemiştim. Her ikisi de fazlası olduğunun farkındaydı, nefes alma şeklimden bile moralimin bozuk olduğunu anlayacak kadar iyi tanıyorlardı beni. Ancak şimdilik üstelememeyi tercih etmişlerdi. 

Zihnimi toparlamam gerekiyordu. Gördüklerimi anlamlandırmak, en çok da kendimi korumak için. Hiç yoktan bunun bir yolunu aramak için.

Apartmana vardığımızda yorgunluğu bahane ederek odama kapandım. Elbisenin yerini rahat kumaşlar almadan önce, ayna karşısına geçtim. 

Gözlerim uzun bir süre dövmede takılı kaldı. Sonsuzluk kartının bulunduğu o ize.

Neden bu kartı bulmam planlıydı?

Kartlar yasaklandıktan sonra diyarda pek çok grup tarafından isyan çıkarılmıştı. Bunca zaman boyunca büyüye alışmış insanların elinden bir anda bu gücü almak, kaçınılmaz bir tepkiye sebep olmuştu. Sonsuzluk kartı o zamanlar da bir efsaneydi ancak süre sınırı olmayan kartlar hep halkın elinde olmuştu. Otorite ise bir anda, bunun bir güvenlik açığı olduğunu iddia ederek yasaklama kararı almıştı. Onlara göre kartların verdiği büyü gücü, kullanan kişi haricindeki feyler tarafından kontrol edilemeyeceği için tehlikeliydi.

Fakat muhafızlar kapıları tek tek gezip evleri talan ederek kartları toplarlarken kartları saklamayı başaranlar olmuştu. 

İşte bu kişilerin kurduğu ağ, kartlar üzerinden kumar oynanan yeraltı bağlantılarını kurmuştu. Pek çok krallığın anlaştığı yasalardaki düzenlemeye inat, soylu olmayanların da güç sahibi olması gerektiğini savunanların kendi halindeki bir direnişiydi. 

Kartlar güç, gücü olmayan ise zayıf demekti. Kerisch Krallığı, bir nedenden ötürü halkı zayıf bırakmak istiyordu ve bu amacında diğer krallıkları dahi kendi tarafına çekmeye çalışmıştı. Annem ve babamın korkaklığı sağ olsun, Arsenton’da bile kartlar yasaktı. 

Öyle ya, sonsuzluk kartlarının da bu yüzden peşindeydim. En güçlü, kimse tarafından asla sorgulanamayacak kartlar onlardı. Kim sonsuzluk kartına sahip olursa diğer feyler tarafından korkulurdu. Ve korku, üstünlük sağlamanın en mutlak yoluydu. 

Kartları toplayacaktım. Sonsuzluk kartlarına hükmedecek, Arsenton’un tahtına geçtiğimde başka krallıkların tehditleri altına boyun eğmekten kurtaracaktım. 

Hep diyordum, krallığımı çok sevdiğim ve hükümdar olmak için ölüp bittiğim söylenemezdi. Ancak bir gün başıma konacak tacın ağırlığından ne kaçışım vardı ne de kurtuluşum. Fakat o gün geldiğinde, başka bir krallığın esiri olmak gibi bir hedefim yoktu. O taç bana kelepçe olmayacaktı.

Sonsuzluk kartları hakkında ilk öğrendiğimde 8 yaşındaydım. Sarayda almak zorunda olduğum derslerden nefret etsem de diyarın tarih dersleri oldum olası hoşuma gitmişti. Eskilerde yaşanmış savaşları okumak, o dönemleri yaşıyormuş gibi bir heyecanla dolduruyordu beni. Elbette ergenliğe varana dek her hareketi kontrol edilen bir kızın en eğlenceli aktivitesi ancak bu olabilirdi.

O derslerin birinde öğrenmiştim sonsuzluk kartlarını. Her feyin, cadının, sirenin ya da iblisin fark etmez; diz çökmekten başka çaresinin olmadığı tek güçtü. 

Bu hedefi o gün koymuştum. Özellikle kartlaar yasaklandıktan sonra bu efsane daha çok fısıldanır olmuştu. Yasaklanmadan önce de süre sınırı olmayan bir kart herkesin hayaliydi fakat yasaklandıktan sonra sonsuzluk kartı bulmak, rakibinizin olmadığı bir arenaya idmanlı çıkmaktan farksızdı.

Benim yaptığım da tam olarak buydu. Madem bir soyisim yüzünden gün gelecek, kurtlar sofrasına atılacaktım… Ben de mecbur, masadaki en güçlü kurda dönüşecektim. 

Bugün öğrendiklerim ise efsanelere zıtlık oluşturacak, kafamı karıştırıp hedefimi şaşırtacak kadar aklımı bulandırıyordu.

Önce Julian’ın söyledikleri vardı. Sonsuzluk kartına el sürmekten bile her daim kaçınacağını söylemişti. Doğru olduğunu varsayarsam, Julian gibi bir adamdan çıkacağına inanmayacağım sözlerdi. Güç için yaşayan bir adam neden sonsuzluk kartlarını istemezdi?

Bir diğer yanda da Morvyn ve şahit olduğum o toplantı vardı… Kerisch Prensi ile kimliğini bilmeden iki kez karşılaşmıştım. Biri Şarap Kumarhanesi’nde, biri de baloda dans ederken. Anlaşılan hepsi planlıydı ve ben varlığını dahi bilmediğim bir oyunun piyonu olmuştum. 

Ancak Kerisch Prensi neden böyle bir toplantıdaydı?

Herkes bir hayvan maskesi takıyordu. Katılımcılar onunla resmi konuşmuyor, duygularını çekinmeden dışa vurarak Karga diyorlardı. 

Gizli bir iş yapmanın en güvenilir yolu, insanların gözü önünde bunu yapmaktı. Kimsenin şüphelenmeyeceği anlar hep en barizleri olurdu.

Onların da yaptığı bundan farklı değildi. Bir balo esnasında, bir sarayın en altında. Hemen üstlerinde yüzlerce davetli varken… Lanet olsun, balonun da amacı basit bir dikkat dağıtma olmalıydı.

Görenler susturuldu, demişti Morvyn. Şahit olduklarım, katılımcılar hariç bilinmemesi gerekilen bir organizasyondu. Kimlikler maskeler ile gizlenmişti. Böylesine bir toplantının amacı her neyse, arkada iz bırakmamak gerekirdi. 

Fakat onlar bunu dökümanlıyorlardı. Hem de Kerisch’e alınmaması gerekilen ve boynuzları kırılmış bir iblise yaptırıyorlardı bu işi. İşkenceye maruz kalmış fey harici canlıların devamı var mıydı?

Nedenini sorgulamaktan başım ağrımaya başlamıştı. Sonsuzluk kartlarının bu toplantıyla bir ilişkisi vardı ve planlarına göre, o toplantıdaki sandalyelerden birisini bana vereceklerdi. 

Haberdar dahi olmadığım bir oluştaki yerim çoktan hazırlanmıştı. 

Morvyn kartı benden geri alacağını söylemişti fakat artık bunu yapmasının hiçbir yolu yoktu. Pişman değildim. Kartı dövme olarak tenime damgalamamın sebebi, benden geri alınmasını önlemekti zaten. 

Morvyn’in dediği gibi ikinci kez görüşürsek, kartı benden alamayacaktı. Bunun sonucu her ne olacaksa dayanabilirdim. 

Julian beni, kartlarla ilgili daha büyük bir oyunun döndüğü konusunda uyarmıştı. Ateşten daha tehlikeli. 

Öyle tehlikeli ki beni hem Imogen hem de Cynthia olarak tanıyorlardı. Öyle tehlikeli ki beni muhafızlara ifşa etmişler, aranmama neden olmuşlardı. Üstelik beni idama çarptıran da otorite, Morvyn’in dediği doğruysa toplantıdakiler de otoritenin ta kendisiydi. 

Bunu söyleyenin bile Kerisch Prensi olduğunu düşünürsek, pekala sözleri dürüst olabilirdi. 

Arka planda ne olduğunu öğrenmek zorundaydım. Belki normalde umrumda bile olmazdı. Ama madem benim de orada olmam planlanıyordu, araştırmamı yapacaktım. 

Şu anki en büyük ipucum ise Morvyn’di. 

Kıyafetimi doğru düzgün giydiğimde dövmem, kumaşın altında kayboldu. Bu gece yapmam gereken başka hiçbir şey yoktu, gözden kaçırdığım bir detay varsa bile bu kadar yoğun bir zihinle düşünemezdim. 

Şu an kendime yapabileceğim en büyük iyilik, hiçbir şey yapmamaktı. 

Böylece, yaptığım sadece gözlerimi kapamak oldu. Kendimi uykuya teslim ettim ve etraf karanlığa gömüldü.

***

Bizi uyandıran hep Lynox olurdu. 

Müşteri gelip gelmeyeceğini umursamaz, her ihtimale karşılık uyanmamızı isterdi. “Buraya geldiğinizi düşünün,” derdi. “Dövme yaptıracaksınız. Belki çok heyecanlısınız. Ve tam o sırada, yukarı kattan gürültülü kahvaltı sesleri duyuyorsunuz. Bahşiş bırakır mıydınız? Hayır. Bu yüzden kıçınızı kaldırın.”

Kahvaltılarımız sesliydi, o normalde olması gerekilen huzur burada asla var olmazdı. Malum, Lynox’a karşı çıkamazdık. Sonuçta burası ona aitti ve biz olmasak üst kat fazlasıyla sessiz olurdu. 

Rutinime göre, epey erken uyanmıştım. Başlıca sebebi, uykumun fazlasıyla huzursuz olmasıydı. Şafağa yakın uyanmış, yeniden uykuya dalamayınca boş vaktimi antrenman yapmak ve duş almak için kullanmıştım. 

“Lütfen yemek hazır de.” Mutfağa girerken koşunun da etkisiyle kazınan midem guruldadı. “Dolabın tamamını yiyebilirim.”

“Restoranda değilsin, servis yapmıyoruz,” dedi Lynox, tavadan başını kaldırırken. Bana doğru bir domates fırlattı. “Doğra şunu.”

Nefes verip elime bıçak aldım. Domatesleri ince dilimlere doğrarken domatesin sulu kokusu burnuma doldu. 

Dayanamayacaktım. 

Doğradıklarımın birini tabağa, ötekini mideme gönderirken Seralyth odaya girdi. Çoktan yumurta ve sebzeler hazırlanmış, masadaki yerlerini almışlardı. 

“Bu sofraya senin katkın ne?” diye takıldım Seralyth’e.

“Yedikten sonra bulaşıkları yıkayarak epey bir katkı sağlayacak.” Lynox sofraya oturdu. 

Seralyth gözlerini devirdi. Alışkın olmadığı bir iş değildi, asla erken uyanıp kahvaltıya yardım etmezdi ve biz de onu bulaşıklarla cezalandırırdık. Basit bir matematikti. 

Yemekleri yer, sofrada şen bir gülüşme havası hakim olurken gözüm masanın köşesine, Lynox’un muhtemelen kapı önünden aldığı gazetelere takıldı. Ve tabii, en baştaki manşet başlığına. 

“KERISCH KRALLIĞI’NDA FEY HARİCİ IRKLAR YAKALANMAYA DEVAM EDİYOR. BİR CADI DAHA BUGÜN MUHAFIZLAR TARAFINDAN TESPİT EDİLDİ.

KRALLIĞIMIZ, FEY HALKIMIZIN GÜVENLİĞİ İÇİN ÇALIŞMAYA DEVAM EDİYOR.”

Kaşlarımı çatarak gazeteyi elime alıp daha yakından inceledim. Resmi çizilerek konmuş kişinin tanıdıklığı, Seralyth ve Lynox’un seslerini geri plana atmııştı. 

“Hey…” diye mırıldandım. “Şu kız… Geçen gün, tavukçuda gördüğümüz cadı değil mi?”

“Evet,” dedi Seralyth onaylayarak. “Yakalanmış mı?”

“Yazık olmuş.” Lynox iç çekti. “İyi birine benziyordu ama şaşırmadım. O gün kaçmayı başarmış olması bile şanstı.”

“Hiç de bile,” diye itiraz etti Seralyth. “O büyü gücüyle nasıl yakalanmış ki? Güçlü bir cadı olduğu barizdi.”

O pembe alevleri hiçbirimiz, uzunca bir süre unutamayacaktık. 

“İdam edilecek,” dedim, bariz olanı dillendirerek. “Bunu hak etmiyordu.”

“Yapabileceğimizi o gün yaptık.” Lynox, yemeğini bitirip ayağa kalktı. “Zavallı kız… Keşke buraya hiç gelmeseydi. Muhafızlardan kaçmayı başaran hiçbir cadı, iblis ya da siren olmadı.”

Seralyth neredeyse suyunda boğulacaktı. “Zavallı mı? Kesinlikle hayır. Bahse girerim, ufak bir boşlukta kaçmayı başaracak.”

“Hiç başaran olmadı.” Lynox’un sesinde kabullenilmiş bir umutsuzluk vardı. 

“Bize söylenmedi,” diye düzelttim. “Kurtulan olsa neden bunu haber yapsınlar ki? Kendi otorite ve güvenliklerinde açık olduğu anlamına gelir.”

Lynox omuz silkti. Diyebileceği hiçbir şey yoktu, kaçsa da kaçmasa da öğrenemeyecektik. 

“Bugün kumarhaneye gidiyor muyuz?” diye sordu Seralyth, konuyu değiştirerek. 

Başımı iki yana salladım. “Yorgunum ve acelesi yok. Dünden sonra, bugün sadece dinlenmek istiyorum.”

Hayır, aslında şu an sonsuzluk kartlarının ardında nasıl bir oyun olduğunu bilmiyorum ve bunu öğrenmeden öylece onları aramaya devam edemem. 

Seralyth gözlerini devirdi. “Sıkıcısın. Ben şehir merkezine ineceğim, gelmek istemediğine emin misin?”

“Her sokakta yüzümün afişle asılı olduğunu unuttun mu?” diye kaşlarımı kaldırdım. “Gelmek istesem bile gelemem.”

Seralyth’in bakışları Lynox’a döndü. 

“Sence, gerçekten alışveriş için vaktimi harcayacak mıyım?” Kollarını göğsünde kavuşturdu. “Beni daha iyi tanıdığını sanırdm.”

“Öyleyse yalnız olacağım,” dedi Seralyth ayağa kalkarak. “Neyse ki kıyafetler yeterince iyi bir arkadaş.”

***

Sonraki bir saat, sabaha nispeten epey sessiz geçmişti. Seralyth sahiden merkeze inmiş, epey bir süre dönmemişti. Lynox ve müşterisinin sesi alt kattan geliyor olsa da üst kat tamamıyla bana kalmıştı. 

Saat geç oluyordu. Güneş çoktan batmıştı. Dün yaşadıklarımdan sonra bugünün bu denli normal geçmesi garipti, sanki hiç yaşanmamış gibiydi. Aklımı alt üst etmiş bir olaydan sonra bu kadar normallik, çevresinde yaşanan felaketlere gözünü kapayan bir korkak gibi hissettiriyordu.

Camdan dışarısını sıkılmış bakışlarla izlerken apartmanın önünden geçen bir faytonla doğruldum. Başta Seralyth’in döndüğünü zannetmiştim, burası fazlasıyla ücra bir köşedeydi ve araç pek sık geçmezdi. 

Bir faytonu diğeri izlediğinde gözlerimi kıstım. Bugün şehrin bir yerinde bir parti mi düzenlenmişti? Geç saatte bir etkinlik vardı da insanlar şimdi mi evlerine dönüyordu?

Faytonlar geçip gitmedi. Arka arkaya durmaya başladıklarında sayılarını saymaya çalıştım. Üç, dört, beş… Gelmeye devam ediyor, hepsi yollarına devam etmek yerine durmayı tercih ediyorlardı.

Bir terslik vardı.

Faytonları gözlemlemek için cama yaklaştım. İçindekilerin kim olabileceğini anlamak zor olamazdı, seçenekler sınırlıydı. 

Olan bitenin farkına varmamla birlikte yüreğim ağzıma geldi. 

Loş ay ışığının altında, faytonların yanına mühürlenmiş kraliyet arması seçiliyordu. 

Birkaç fayton daha yaklaştığında hızla oturduğum yerden kalktım. Merdivenleri arşınlayarak inerken Lynox, son müşterisini de uğurlamış olacak ki, yerleri süpürmekle meşgüldü. 

“Imogen? Sorun ne?”

“Kraliyet faytonları,” dedim soluk soluğa. “Kapımızdalar.”

“Ne?”

Lynox’un düzgün bir tepki verecek vakti dahi olmamıştı. Kapı sertçe tıklatıldığında, az önce gördüğüm faytonların çoktan binanın çevresinde olduğunu tahmin edebiliyordum. 

“İçeri geç,” dedi Lynox, dikkatli ama kontrollü bir sesle. “Seni görmesinler. Ben hallederim.”

Muhafızlar beni gördüğü anda bileklerime zincirleri geçirirlerdi, evet, saklanmam gerekiyordu. Ama muhafızlar neden rastgele bir anda, bu kadar fazla kişiyle buraya gelsinlerdi? Geçerli bir sebep olmadan imkansızdı. Bu sıradan bir nöbet veya arama değildi. 

“Burada olduğumu biliyorlar,” dedim sessizce. Bir teoriden çok farkına varıştı. Morvyn beni ihbar etmişti, kapımda duransa zaten onun askerleriydi. Dünden sonra planlarının başka bir parçası, tam da bugün başlıyor olabilirdi. 

“Saçmalama,” dedi Lynox hızlıca. Kapıdan bir tıklatma daha duyuldu. “Seni göremezlerse bulamazlar.”

“Evin çevresi sarılı, muhafızlar binanın her yerinde. Kaçamam, Lynox.” Onu ittirmeye çalışsam da dövmecinin iri cüssesi işimi zorlaştırıyordu. “Sen git. Diğer kartları sakla. Beni alıp giderlerse en azından kartları koruruz.”

“Bu durumda kartları mı düşünüyorsun sahiden?” dedi Lynox öfkeyle.

“Başka çaremiz var mı?” diye direttim. “Hiç yoktan kaybımızı azaltır. Eğer kartları bulamazlarsa beni suçlayabilecekleri kanıtları olmaz. Ben de haksız bir iftiradan dolayı mağdur olurum. Göz açıp kapayıncaya kadar da salınırım.”

Sadece toz pembe bir senaryoyu anlatıyordum… Çünkü yanılmıyorsam ve bu yakalanmamın arkasında bile Morvyn varsa, yaşananlar kesinlikle böyle olmayacaktı. Lakin şimdilik Lynox’un bu kadarını bilmesi yeterliydi. 

Lynox’un yutkunuşuna şahit oldum. Neredeyse dostumun düşüncelerini sesli duyabiliyordum. Kalbi beni yalnız bırakmamak için dirense de beyni, haklı olduğumu kabul ediyordu. Bir yandan da vaktinin daraldığının farkındaydı, muhafızlar kapıyı zorlamaya devam ediyordu.

“Eğer dönmezsen o saraya seni kurtarmak için gelirim, Imogen. Ve inan, yakalanıp idam edilme tehlikesi beni asla durdurmaz.” Kapının zorlanış sesleri giderek artıyordu. Yakında ahşap menteşelerinden sökülecekti. 

“Rahatla,” dedim hissettiğimden daha sakin bir gülümsemeyle. “Gerçek kimliğimi biliyorsun. Her zaman oynayacak son bir kartım var.”

Lynox nihayet merdivenlerden çıkıp gözden kaybolurken kapı gürültü bir yankıyla kırıldı. Arkadan gelen tok sesin sahibini göremedim çünkü çoktan arkama baskı uygulamaya, kelepçeleri bileklerime geçirmeye başlamışlardı. 

“Yasadışı kartlarla ve kumarhanelikle ilişkili olma suçundan dolayı tutuklusun!”

6. Bölüm

Zindan Mahkumu

✦   ✦   ✦
  1. Bölüm: Zindan Mahkumu

Kartlar olsun, kumarhaneler olsun… İllegal işlere pek çok kez dahil olmuştum. Bir gün sahiden tutuklanma ihtimalim olduğu ise hiç aklıma gelmemişti. 

Sanırım ölmeden önce yapılacaklar listemden bir madde silebilirim.

Faytonla saraya giderken karşımda oturan muhafız, sanki işlediğim suç poker oynamak değil de öz ailesini katletmek gibi bakıyordu. Açıkçası, yarım saat süren yolda delici bakışların altında kalmak kesinlikle iyi bir yolculuk deneyimi değildi ve saraya varmak için sabırsızlanıyordum. 

Kerisch Sarayı avlusundan içeri girdiğimizde çevremdeki bakımsız ağaçlar azalmış, yerini sarayın çiçeklerle donatılmış bahçeleri almıştı. Faytondan indirilip muhafızlar eşliğinde yürütülürken Morvyn’in toplantısını izlediğim günkü yolun aynısını kullanıyorduk. Yine o sarmal merdivenler ve uzun koridorlar… Gizlice gözetlediğim o işkence odalarının şimdi önünden geçiyordum. 

“Beni öylece içeri mi atacaksınız?” Herhangi bir tepki almayacağımı bile bile muhafızlarla konuşmayı denedim. “Bana karşı hiçbir kanıtınız yok!”

Tahminim beni yanıltmadı, muhafızlar bana doğru bakma zahmetine dahi girmedi. Kolumdaki sert tutuşları gevşemedi. Neredeyse zarar vermek istercesine bir hınçla bir hücreye fırlatıldığımda geri ayağa kalkamadan demir kapının kilitlenişini işittim. 

İki muhafız da yanımdan ayrıldı. 

Hücre aynen havalandırma kanallarından gördüğümün aynısıydı. Odanın kenarında bir yatak ve asla kullanmayacağım bir kova, odayı ikiye ayıran hücre parmaklıkları. Odanın diğer tarafını görüyor ama parmaklıkların ardına geçemiyordum. Muhtemelen nöbetçi gardiyanların durduğu veya işkenceler esnasında kullanılması için ayrılmış bir boş alandı. 

Arsenton mahzenleri daha farklıydı fakat burasına, benim krallığıma kıyasla konforlu denebilirdi. Arsenton’da uzunca bir koridora hücreler dizilir, yürüdükçe daha çok mahkumu görebilirdiniz. Burası ise sadece izole odalardan oluşuyordu. Sağım ve solumdaki odalar da aynı amaçlar için kullanılıyordu ama görmem imkansızdı. 

Sanki birkaç taverna odası almışlar, parmaklıklarla zindan havası vererek sadistler için aynı zamanda bir işkence odasına da dönüştürmüşlerdi.

Ürkütücü, belki de gerçekten iyi bir manipülasyon tekniğiydi. Başka mahkumlarla iletişime geçmem mümkün değildi. Tamamıyla yalnızdım. 

Neredeyse bir saat içerisinde yakalanmam, bir anda kendimi burada bulmam ve şimdi de açıklamadan yoksun bırakılarak yalnız kalmam… Asıl tuhaflık tam olarak burada başlıyordu. 

Burası öylesine bir mahkum hücresi değildi. Sarayda aldığım dersler sadece varisi olduğum krallığın değil, başka sarayların da yasaları hakkında bilgilerle doluydu. Dersime çalışmıştım, bilgisiz halde savrulmamıştım. 

Pekala, bir kart koleksiyoncusu olduğuma dair ne bir kanıt vardı ne de bir belge. Yalnızca normal bir günde ilanla arandığımı, sonra da sorumlusunun Morvyn olduğunu öğrenmiştim. 

Beni buraya kilitlemiş olan muhafızlar olsa da anahtarı tutan Morvyn’di. İlanın planlı olduğunu da bildiğime göre… Yakalanmamın da aynı planın bir parçası olduğunu düşünmek pek de anormal olmazdı. 

Düşündükçe mantıklı geliyor, buraya geliş nedenim aklıma oturuyordu. Bu kısma kadar tamamdı, tahmin etmesi aslında o kadar da zor sayılmazdı. Aynı düşünceleri, muhafızlar Lynox’un apartmanının kapısına dayandığında da içimden geçirmiştim. Şimdi tek yaptığım zihnimde bilgileri toparlamaktı. 

Kafamı yormam gereken kısım, hali hazırda bariz olan bir neden değildi. 

Nedeni planlanmış bir şeyin, sonucu neydi?

Cevaplar yine ve yine, beni ihbar eden kişide saklıydı. 

Madem onun yüzünden buradaydım, suratını göstermesi uzun sürmemeliydi. Tek emin olduğum, zindan mahkumu olarak yasalara göre yargılanmayacak olmamdı.

Hayır, ben şu an Kerisch’in değil; Morvyn ve toplantıdaki kalan herkesin mahkumuydum. Onlar her kim ise.

Üstelik onların benden ne istediğini, dahası şimdi bana ne yapacaklarını bilmiyordum.

***

Saat hakkında hiçbir fikrim yoktu. Dar bir pencereden süzülen ışık, günün hangi diliminde olduğumuzu anlamak için tek ipucumdu. Bu camın odanın ulaşamadığım tarafında olması ise çevrede insan olup olmadığına bakmamı tamamen engelliyordu. 

Gecenin kalanı sessiz geçti. Şafağın taze ışıkları duvarlara yansımaya başladığında hala ortalıkta kimse yoktu. İçten içe Morvyn’in gelmesini, o bahsettiği bir gün yeniden karşılaşacağız, lafındaki günün bugün olmasını ummuştum. Ancak prensi bırak, muhafızlar bile kontrole gelmemişti. 

Garipti. 

Üstüm aranmamıştı. Hiç yoktan mahkumlar birkaç saatte bir kontrol edilmezler miydi? Hiçbirisi yaşanmamıştı, neredeyse oturduğum yerin bir hücre değil de basit bir oda olduğuna inanacaktım. 

Tüm bu olgular, Morvyn’in isteği üzerine burada olduğum ihtimalini güçlendiriyordu. Zerre tanesi kadar uyku uyumadığım gece boyunca kendimi buna ikna etmiştim. 

Bir de Kerisch Prensi artık gelse, işte o zaman belirsizliklerden kurtulacaktım. Ancak yüce varis ortalıkta yoktu. 

Kapının dışında duyduğum seslerle yaslandığım duvardan hızla doğruldum. Ümidim Morvyn’i görmekti ama hayır, karşımdaki dünkü muhafızlardan biriydi.

Elinde küçük bir tepsi, tepsinin üzerinde de bir tabak ve yanına konulmuş bir ekmek gözüküyordu. Sorgulama falan yapmayacaklardı, sadece kahvaltı getirmişlerdi. 

Şafak henüz sökmüşken çorba mı? Bu insanların midesi yok muydu?

Hücre kapısını açıp tepsiyi içeri kaydırdı, bunu yaparken fazlasıyla hızlıydı. Öyle ki nasıl çorbanın dökülmediğine şaşırmıştım. Gözlerini bir an olsun üzerimden çekmemiş, sanki bu boşluğu kullanıp kapıdan sıyrılmaya çalışacakmışım gibi bakmıştı. Eh, işe yaramayacağını bilecek kadar zekiydim. 

“Beni daha ne kadar tutacaksınız?” diye sordum. “Boş beklemekten başka yaptığım yok!”

“Prensimiz yakında yanınıza gelecek.” Muhafızın sesi duygu emaresi içermiyordu. “O zamana dek yargılanmamanız emredildi.”

Tek kaşımı kaldırdım. “Prensin sebebini de söyledi mi?”

Muhafızın pala bıyığının altından çıkardığı homurtuyu anlamamıştım ama iddialı bir küfür olduğuna yemin edebilirdim.

Sorum cevapsız kalırken muhafız odadan çıktı ve şaşırtmadan, kapıyı kilitlemeyi de ihmal etmedi.

Bakışlarım önümdeki çorba kasesine döndü. Karnım, saatlerdir süregelen açlığını beyan etmek istercesine kazındı. Pisliklerin beni yakaladığı zamanlama çok kötüydü… Akşam yemeği yiyememiştim. Gece boyunca burada, uyanık halde beklediğim düşünülürse şu an bir kase çorbanın yeterli geleceğinden şüpheliydim. 

Yine de tepsiye dokunmadım. Ne çorbası olduğundan emin değildim, Morvyn’in yanıma geleceği haberini kesin olarak almış olsam da benden ne istediğini hala bilmiyordum. Bilmediğim bir yemeği, açlığıma yenik düşüp tüketmek düpedüz aptallık olurdu. 

Açlığa katlanmak zorundaydım. 

Belki zaman konusunda net bir fikre sahip değildim fakat aradan saatler geçtiğine emindim. Güneşin duvara vuruş açısını gözlemlemekten başka yapabileceğim daha iyi bir iş yoktu. Öğleyi geçmiş, ikindiye yaklaşıyor olmalıydık. 

Etraf o denli sessizdi ki dışarıdan gelen en ufak ses bile kulaklarımın dikkatini çekmek için yeterliydi. Boğuk, konuşma denemeyecek kadar ritimli ve sözsüz bu ses dışarıdaki koridorlarda yankı yapıyordu. 

Bir müzik, hatta bir ezgi. 

Bu ahengi unutmam söz konusu dahi olamazdı. Balodan hatırlıyordum. Orkestranın şarkılarına son verirken, imzalarını altına atar gibi çaldıkları ezginin aynısıydı. Diğer müziklerden çok farklıydı lakin bu farkın ismini koyamıyordum. 

İlk dinleyişimde de  mest olmuştum, şimdi de farksızdım. 

Aynı ezgiyi yeniden duymak güzel olsa da… Sayamayacağım kadar çok çalgıyla çalınan ezgi neden şu an buradaydı? Bir saray zindanının koridorlarında yankılanıyordu?

Rahatlatıcı ezgiyle omuzlarım gevşerken müthiş şarkıyı, bir erkek sesi böldü. Morvyn. 

“Kapatın şunu,” diyen prens, muhtemelen kapının hemen önündeydi çünkü sesi fazlasıyla netti. “Düşünemiyorum.”

Başka, daha gevşek ve ukala bir ses konuştu. “Amaç bu değil miydi zaten, Karga?”

“Benim üzerimde değil. Kapatın, dedim. Kobaylardan birine mi benziyorum, Tilki?”

“Haklısınız.” Oysa tonu, hiç de af diler gibi duyulmuyordu. “Kapatılmasını emrediyorum.”

Konuşmalar kesildi. Birkaç dakikanın ardından ezgi, çıktığı kadar ani bir şekilde yok oldu.

Kapı kilidi oynadı ve Morvyn içeri girdi. 

Gene o lanet, karga şeklindeki maskeyi takmıştı. Üzerindeki kıyafetler, normal bir gün için abartılı fakat bir prens için idealdi.

Maskesini çıkardı, masaya yerleştirirken, “Geciktiğim için üzgünüm,” dedi bana bakmadan. “Halletmem gerekenler uzadı. Muhafızlarım seni aç bırakmadılar diye ümit ediyorum?”

Yerde, dokunulmamış halde duran tepsiyi gördü. “Anlaşılan bırakmamışlar,” diye kendi sorusunu cevapladı. Çorbanın hala dolu olmasına ise yorum yapmadı.

Artık maskeden kurtulmuş, tamamıyla açığa çıkmış yüzüyle bana döndü. “Neden burada olduğunu bildiğini varsayıyorum.”

Arkama iyice yaslanıp rahat pozisyona geçtim. “Gerçek sebepten mi yoksa attığın yemden mi bahsediyorsun?” 

“Aslında, her ikisi de gayet gerçek sebepler,” derken dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı. “Bir kumarbaz ve koleksiyoncu olduğun yalan mı?”

“Değil,” dedim duraksamadan. “Ama beni buraya çekmek için kullandığın bir boşluk.”

Morvyn burun kıvırdı. “Seni buraya çekmek için boşluğa ihtiyacım yok, Imogen.”

“Beni istesen de kumarbazlık suçundan uzun süre tutamazsın.” Kollarımı göğsümde kavuşturdum. “Kanıtın olmadığı müddetçe imkansız. Bunu senin yasaların söylüyor, prensim. Benim değil.” 

Morvyn parmağını hafifçe masaya vurdu. “Tam olarak üstüne bastın. Benim yasalarım.” Saçını eliyle arkaya yatırdı. “Benim sözlerim herkes için bir emirken kendi yasalarım yoluma taş olur mu sanıyorsun?”

Sorusuna cevap vermedim, zaten hakiki bir merak da içermiyordu. Yalnızca üstünlüğünü bana kanıtlamak için veliaht olduğunu gözüme sokuyordu. 

“Bunu yapabileceğini bilsem de yapmayacağının farkındayım, Kerisch Prensi.” Sırıttım. “Odadaki tek veliaht sen değilsin.” Ben de alttan ima edilen tehditlerde ondan farksız sayılmazdım. Evet, şu an benim Arsenton varisi olduğumu Morvyn hariç kimse bilmiyordu. Ancak elbet bir resmi etkinlikte -ki bunlar çok sık gerçekleşirdi- ailem beni arayacaktı. 

“Olabilir. Ancak inan, statüm senden çok daha üstte.” Kulağa duyulduğu kadar oyunbaz söylememişti bunu. Daha çok söylenmemesi gereken bir sırrı dile getiriyor gibiydi.

“Kerisch’in güçlü bir krallık olması, varis olarak da üstünlük-”

“Başka bir güçten bahsettiğimi biliyor olmalısın,” diye sözümü kesti Morvyn. “Aksi takdirde aptal olduğunu düşünürdüm.”

Şu an gerçekten bu konudan bahsetmeye mi başlamıştı yoksa ben mi paranoya olmuştum? Şahit olduğum toplantıyı mı ima ediyordu?

Güç, kelimesine yaptığı vurgu; kesinlikle kartlara yönelikti. Hatta karşılaştırması da sonsuzluk kartlarına.

“Tarikat bozuntusu toplantınız mı?” Bilerek alay ediyor, Morvyn’den bir tepki çıkarmaya çalışıyordum. Kişi, en çok sinirle söyledikleri kelimeleri kontrol etmezdi. Benim de amacım buydu.

Ancak Morvyn, sinirden çok acıklı bir bakışla baktı. Keşke, diyordu sanki. Ondan şu zamana kadar yakaladığım tek şeffaf duyguydu. 

“Tarikat bozuntusu değil, sevgili Imogen. Bir tarikatın ta kendisi.”

Kahkaha atmak istedim. Dediği o kadar absürt, o kadar inanılmazdı. Sahiden bu yalanı kullanmak için çok düşünmüş müydü?

“Bir soylunun tarikata katılacağını inanmamı mı bekliyorsun?” dedim sertçe. Hedefim onu sinirlendirmekti ama tam tersi bir etki oluşturmuştu. Beni beyinsiz bir sefil yerine koyuyordu da kandırabileceğini mi zannediyordu?

Morvyn dilini şaklattı. “Yeniden yanlış. Yalnızca bir değil, birden fazla soylunun bulunduğu bir oluş.” Bir adım yaklaştı. “Soyluların katıldığı değil, oluşturduğu bir tarikat. Ve soyludan kastım ben değilim. Benden öncekiler, yıllar önce fikirlerinin tohumlarını ekip filizlendiğini göremeden ömrü dolmuş feyler.”

“Demek istediğin,” diye toparlamaya çalıştım. “Şahit olduğum bir tarikat toplantısıydı ve bu tarikatın üyeleri soylular mı?”

“Aynen öyle,” dedi onaylayarak. “Senin de tarikata eklemek istedikleri kısmı duyduğuna eminim. Çünkü…” 

“...ben de bir soyluyum,” diye cümlesini tamamladım.

“Çünkü sen de bir soylusun,” diye yineledi. 

Derin bir nefes aldım. İki gündür ihtimaller üzerinde dönüp duruyordum ama… Bu kadarı çok fazlaydı. Senelerce de düşünsem aklıma gelmez, hazırlıklı olamazdım. 

“Yalan söylemediğin ne malum?” Sesim cılızdı, zihnim çoktan doğruluğunu kabul etmişti bile. Böyle bir konu üstünde öylece yalanlar savuramazdı.

Soyluların kurduğu bir tarikat, soyluların kurduğu bir tarikat… Hala gülünç ve bir o kadar da korkunç hissettiriyordu. 

Sorumu duymazdan gelerek anlatmaya devam etti. “Anlayacağın, Imogen, bu tarikatı kontrol eden soylular olsa da aslında onların tuttukları kartlar. Sonsuzluk kartları. Başka hiçbir kart tarikatta kabul edilmiyor ve sonsuzluk kartlarına bir hasar gelmesi ölüm fermanını imzalamak olur.” Mümkünmüş gibi bakışları daha da ciddileşti. “Şifa kartını kaybetmemen çok önemli.”

O kartın nerede olduğunu bir bilsen…

Bu kısma girmekten ziyade, “Bir dakika,” dedim. “Geri sar. Böyle bir tarikat neden var ki?”

Morvyn dudaklarını birbirine bastırdı. Cevap vermek ve vermemek arasında kendi içinde kararsız kaldı. “Her şeyi açıklayabilecek vaktimiz yok. Gelme sebebim sana tüm hikayeyi anlatmak değil. Kart nerede?”

Yanağımın içini ısırdım. “Neden merak ediyorsun?”

“Çünkü geri almam gerekiyor,” dedi basitçe. Sorgulamam bile onu rahatsız etmiş gibiydi. “Nerede, Imogen.”

“Güvende.”

“Nereye koydun?” Giderek öfkeleniyor, mahsus söylemekten kaçındığımın farkında olduğu için tükenmek üzere olan sabrına zar zor hakim oluyordu. 

“Bir kartın var olabileceği en güvenli, asla çalınamayacak bir yere.” 

Morvyn benim hakkımda bilmesi gerekenden fazla biliyordu. Kartlarla olan ilişkimden iki kimliğime kadar… Onun bilmediği, sahip olduğum tek koz kartın yerini bilmiyor olmasıydı. Söylemek ya da kendime saklamak arasında kararsızdım. Hangisi benim avantajıma olurdu?

“Bunu bir oyun mu zannediyorsun?” Eğer sesinin yükselmesinden korkmasaydı kesinlikle bağırırdı. “Seni korumaya çalışıyorum ama işimi hiç kolaylaştırmıyorsun. Hayatının mahvolmasına bu kadar mı isteklisin?”

Burun kıvırdım. “Ölümden beni koruyacak kişi asla sen olamazsın.” Sözde tarikat ve olanların hepsi bir yana, o Kerisch varisiydi. İki düşman varisin birbirini kolladığı nerede görülmüştü?

 Morvyn öyle bir güldü ki bir an sahiden aptalca konuştuğuma inanacaktım. 

“Seni koruduğum şey ölüm değil, sevgili Imogen. Durum yalnızca ölüm olsaydı işim epey kolaylaşırdı.”

“Bir tarikat var diyorsun,” dedim, nispeten daha bıkmış bir tonla. “Sanki herhangi bir gerçeklikte mümkün olabilirmiş gibi, soylulardan oluştuğunu söylüyorsun. Sonra da ne nedenini açıklıyorsun ne de neler döndüğünü anlatıyorsun.”

Aynı cümleler üzerinde gidip gelmekten sıkılmıştım. Morvyn, istenmeyen bir bilmeceden başka bir şey değildi. Yalan söylediği ümidi, içimde çıktığı kadar hızla sönmüştü zaten. Bir yalan olsa bile hiç kimse bunu uydurmazdı. 

Ama bu kadar az bilgiyle sahiden nasıl bir cevap bekliyordu benden? Neredeyse hiç açıklama sunmadığın bir olayda elbette planına uyar, beni kurtarmana izin veririm. 

Az daha kendi iç sesime göz devirecektim. 

Beni sözde neyden kurtardığını bile bilmiyorum, kahrolası. 

“Şu an benden cevap istiyorsun ama aldığın takdirde, hiç istememiş olmayı dileyeceksin.” Elini dışarı uzattı. Işığın altında parlayan metali gördüğümde cismi vermesi için avuç içimi açtım. Bir anahtar.

Sanki az önce özgürlüğümü elime vermemiş gibi devam etti. “Kartı koru. Beladan ve kumarhanelerden uzak dur. Ve sakın, müzikleri dinleme.”

“Müzikler ne suç işledi?” dedim, sesimdeki alay tonunu gizlemek için en ufak bir çaba göstermeden. 

İmalı bakışların ardına sığındı, sorularımın neredeyse tamamında yaptığı gibi bunu da görmezden gelecekti. 

Kapıya doğru ilerlerken arkasına bakmadan konuştu. “Anahtarı kaybetme. Yeniden görüşeceğiz.”

Yeniden görüşeceğiz. O kadar sık bunu ondan duyuyordum ki dilekten çok bahane niyetine kullandığını düşünmeye başlamıştım. 

O gittikten sonra anahtarı kilide sokup döndürmeyi denedim. 

Pisliğin verdiği anahtar kapıyı açmıyordu.

 

7. Bölüm

Pembe Alevler ve Hapis Firarileri

✦   ✦   ✦
  1. Bölüm: Pembe Alevler ve Hapis Firarileri

Avuç içimde sıktığım anahtarın sivri uçları tenimi yaralıyordu. Soğuk metalin varlığı, bu acının etkisiyle kendini hatırlattıkça sinirim katlanıyordu. Bu da daha sert bir tutuş ve daha derin yaralara neden oluyordu ancak pek umursadığım söylenemezdi. Her defasında sırtımdaki şifa kartı kendiliğinden devreye giriyor, yaralı derim bir açılıp bir kapanıyordu.

Öğle yemeği için verilen kuru pilavı midem bulana bulana yemek zorunda kalmıştım. Neredeyse tam bir gündür açtım ve enerjimi korumak, şu an için hayrıma yapabileceğim tek şeydi. 

Anahtarı defalarca kapıda zorlamıştım. Nafile. En ufak bir oynama yoktu. Morvyn aklı sıra benimle dalga mı geçiyordu?

İnanılır gibi değildi. Sözde planları için buradaydım fakat etraf sessizdi. Onca boş geçen saat canımı sıkmaktan başka işe yaramamıştı. 

Ancak günbatımı yaklaşırken kapıda hareketlilik oldu. 

Akşam yemeği için çok erkendi. Beklentiyle doğrulduğumda anahtarı hızlıca cebime atmıştım.

Bir muhafızdı fakat bu defa yanında misafiri de vardı. Üstelik bu misafir, ironik derecede tanıdıktı. Yalnız geçen onca saatin ardından neredeyse sinir bozukluğuyla kahkaha atacaktım.

Pembe alev saçan o cadı. 

Kız muhafızın tutuşuna deli gibi çırpınıyor, onca çabaya rağmen hücreye sürüklenmekten kaçamıyordu. Bilek kelepçelerinin yanı sıra ayak bileklerine geçirilmiş siyah turmalin taşından bir kelepçesi daha vardı. Turmalin taşı, muhafızlar ve bazen de yer altı örgütleri tarafından kullanılan bir savunma taşıydı. Büyüyü engellediği için çoğunlukla mahkumlarda bulunurdu. 

Özellikle cadıları kontrol etmek için birebirdi. 

Seralyth, sahip olduğu büyüye rağmen nasıl yakalandığını merak ediyordu. Cevabını öğrenmiş oldum.

Muhafız, kızı yaka paça hücrenin içine attığında kenara çekildim. Kız, kelepçeleri yüzünden dengesini kaybedip yere düştüğünde muhafız kıs kıs güldü.

“Prens burada kalmanızı emretti. Birbirinizi öldürmemeye çalışın. 2 saate akşam yemeği için gelip sizi kontrol edeceğim.”

Kapıyı kapatıp çıktığında kızla baş başa kalmıştım. 

Kız, ağız dolusu küfrü ard arda ederken ayağa kalktı. Henüz bana dönmemiş ancak benimle konuşmaya başlamıştı. “Başka biriyle daha içeri tıkılmayı ben istemedim. Suçunu bilmiyorum ama birbirimizle konuşmadığımız sürece sorun-”

Nihayet göz göze geldiğimizde durdu. Tepeden tırnağa beni incelerken konuşmadım, kendince analizini yapmasına izin verdim. 

“Sen osun,” dedi en son. “Tavukçudaki kız.”

Başımla onayladım. “Pembe alevli cadı.”

Bu hitabım ondan bir gülüş çıkardı. “Sevdim. Ama Beatrice’i tercih ederim.”

“Imogen,” diye kendimi tanıttım. Neden aynı hücreye konduğumuzu bilmiyordum fakat bunu Morvyn istemişse altında bir sebep yattığına inanmak zor değildi. Üstelik, tavukçudaki kısa dövüşümüz değişik bir samimiyeti çoktan oluşturmuştu. 

Sanırım hücre arkadaşıma alışabilirdim. 

Beatrice sırtını duvara yasladı. Şimdi karşılıklı oturuyorduk. “Tahmin yürütmek istiyorum…” Düşünüyormuş gibi yaptı fakat sahte bir oyunculuktu. “O gün muhafızların aradığı aslında sendin.”

Gözlemi karşısında sırıttım. “Dikkat dağıtmak için çok doğru bir anda devreye girdin.”

“O halde teşekkürlerimiz karşılıklı.” Tek kaşını kaldırdı. “Kaçmak yerine yardım etme sebebinizi anlamasam da. Diğerleri arkadaşın mıydı?”

“Öyleler,” dedim. Lynox ve Seralyth’i kast ediyordu. “Ayrıca, asıl aptallık kaçmak olurdu. Yanlış bir şey yapmadın.”

“Var olmak dışında,” diye alayla düzeltti. “Irkçılık, burada bulunmak için göze aldığım bir riskti.”

Uyuşmuş kollarımı gerdim. “Umarım değmiştir. Gerçi, yakalanacağına hiç ihtimal vermemiştim. Büyüne bizzat şahit olmuş biri olarak, önümdeki manzara sahiden şaşırtıcı.”

Dalga geçmiyordum. Hakikaten hem şaşkın hem de üzgündüm. 

Beatrice, az önce de fark ettiğim turmalin kelepçesini salladı. “Takip edildiğimi anlayamadım. Turmalin bedenime temas ettiği anda her şey çok hızlı gerçekleşti.”

“Nasıl çıkıyor?” diye sordum merakla. 

Kelepçeyi, daha net görebileceğim şekilde çevirdi. “Anahtarı şu oyuğa soktuklarını gördüm. Muhafızdan almaya çalışsam da muhafız anahtarı prense teslim etti.”

Duraksadım. “Prense mi?” Morvyn’e mi?

Niye bu denli şaşırdığımı çözmek istercesine gözlerini kıstı.

Bense, “Siktir,” diye mırıldandım doğrularak. Amacını hala anlamış değilim ama zeki karga seni.

Elim hızla cebime gitti. Morvyn’in verdiği anahtara.

Elbette, anahtar kapıyı açmıyordu çünkü ait olduğu kilit orası değildi!

Beatrice’in daha şimdi kıstığı gözleri, saniyeler içinde büyümüştü. “Onu nereden buldun sen?”

Tepkisi, kelepçesinin anahtarının gerçekten bu olduğunu anlamam için yeterliydi. 

“Bileğini yaklaştır.”

Beatrice, vakit kaybetmeden yerde kayarak yanıma yaklaştı. Ayak bileğini uzattığında anahtarı içeri soktum. 

Tatmin verici bir sesle kelepçe yere düştüğünde dudaklarım zaferle yukarı kıvrıldı. “Rica ederim.”

“Anahtarı nereden bulduğunu bilmiyorum,” dedi Beatrice, sesindeki inanmazlık tonunu gizlemeyerek. “Ama çıkalım buradan.”

Beatrice elini açtığında aynı o günkü gibi, pembe alevler avuç içinde dans etti. Ateşin çatırtısı hücrelerde yankılanırken Beatrice, elini kilide bastırdı. 

Kilidin yanıp yere düşmesi, parçalara ayrılması saniyeler bile sürmedi. 

Beatrice aynı işlemi odanın ana kapısında da uygularken yanında fazlaca işe yaramaz duruyordum. Morvyn, anahtarı bana verirken amacı ikimizi de kurtarmak olmalıydı. Yol boyunca Beatrice’in gücü bize yeterdi, anlaşılan benim tek görevim anahtarı basit bir oyuğa sokmaktı. 

Resmen hakaret etkisi yapan bu davranışına sonra alınacaktım. 

Beatrice kapıyı açtığında başını hafifçe dışarı uzattı. Gelmemi işaret ederken, “Yolu bilmiyorum,” diye mırıldandı. “Yarısında bilincim kapalıydı. Sarayın neresindeyiz?”

“Neyse ki ben biliyorum.” Demek tek işim anahtar değildi. Harika. 

Vaktimiz epey kısıtlıydı, üstelik her an koridorun sonunda bir muhafızla burun buruna gelebilirdik. Adımlarımız temkinli olduğu kadar hızlı, Beatrice’in ateşi ne olur ne olmaz hazırdaydı. 

Havalandırma kanallarını yeniden kullanmayı düşünmüş olsam da bu fikir, doğduğu kadar hızla öldü. Ben son seferde yalnızca merdivenlerden sonra kanalları kullanmıştım. Kalan yola ancak normal koridorlarda rehberlik edebilirdim. 

“Buradan yukarısı, balo salonu olarak kullanılan bir odaya açılıyor.”

Beatrice beni durdurdu. “O salon, balo olmadığı zaman taht odası olarak kullanılıyor.”

Lanet olsun. Bu demekti ki resmen kendimizi Kerisch’in kraliyet ailesine teslim etmiş olacaktık. 

“Kapı, salonun en köşesine açılıyor. Tahtların konulduğu platformun arkasında olmalı.” Bir yandan sesli düşünüyor, diğer yandan salonun haritasını zihnimde canlandırmaya çalışıyordum. 

“Tek şansımız burunlarının dibinde kaçmak ve anlamayacaklarını ummak,” dedi Beatrice. Böyle söyleyince bir an, kaçma fikri gözüme olduğundan kolay geldi. İşte, cadının bunu dile getiriş şekli o kadar basitti. 

Eh, haksız sayılmazdı. Sahiden başka şansımız yoktu. Bastığımız hiçbir yerde ses çıkarmamalı, gerekirse duyulmamak için nefeslerimizi dahi tutmalıydık. 

Kapı tokmağını yavaşça çevirirken yutkundum. Fazlasıyla büyük bir risk alıyorduk. Üstelik bunu söyleyen bir kumarbaz olan bendi.

Şu an ya özgürlüğümüzün peşinden gidiyorduk ya da altına kendi imzamızı attığımız çifte intiharın. 

Evet, yanılmamıştık. Yan yana dizilmiş üç tahtın arkasındaydık, şanssızlığımıza üçü de doluydu. 

Ortada en büyük taht, Kerisch Kralı’nın tahtı duruyordu. Sol yanında Kerisch Kraliçesi kurulmuş, sağ kısımda ise en küçük taht olan veliahtın tahtı konulmuştu. Morvyn’in tahtı…

Üçü de arkalarında, mahzenlerde bulunması gereken ki mahkumun firar ettiğinden habersizdi. Şimdilik. Aralarında bize tehdit oluşturmadığına emin olduğum yalnızca Morvyn’di, sonuçta anahtarı veren bizzat kendisiydi. Lakin kral ve kraliçenin onun kadar merhametli olacağına şüpheliydim.

Yavaş yavaş, ölçülü adımlarla ilerlerliyorduk. Kral ve kraliçenin konuşması pekala iyi bir avantajdı. Ayakkabılarımızın çıkardığı küçük ve tok sesleri bastırıyorlardı. Salonun etrafında herhangi bir muhafız olmamasının sebebini özel bir konuşma yaptıklarına bağladım. Yoksa en az bir düzine asker kapılara sıralanmış olur, işimizi çok daha zorlaştırırdı.

“Toplantılar ayarlandı mı?” diyordu Kerisch Kralı, karısına hitaben. “Yarın, şafak sökmeden araba hazırlanmasını emrettim. Arsenton’a ancak öğleden sonra varırız.”

Kendi krallığımın ismini duymamla hareketlerim durdu. Beatrice yanımdan, sorgulayıcı bakışlarıyla devam etmemi işaret etmese uzunca bir süre dinlemeye devam ederdim. Fakat sadece karşımızdaki kapıya ulaşana kadar vaktimiz vardı. 

Kraliçenin burun kıvırdığını duymak için yüzüne bakmama gerek yoktu, konuşma tarzı fazlasıyla ele veriyordu onu. “Onları buraya çağırmalıydık. Bunca yola ne diye katlanıyoruz?”

“Yanılıyorsun, sevgilim,” dedi Kral, kibarca karşı çıkarak. “Misafir olarak karşılarına çıkalım ki daha güvende hissetsinler. Kendi alanlarında olmaları onları daha az tetikte bırakacaktır.”

“Nasıl hissederlerse hissetsinler, Ronan. Boktan aileleri umrumda değil. Ben kızı istiyorum.” Bir asile asla yakışmayacak konuşma tarzı komikti. Doğru ya, sonra dedikodusunu kaynatabilecek muhafızlar yoktu ortalıkta. Küfür edebileceği nadir, yalnız anlarından birini kullanmaya çekinmemişti kraliçe. 

Kızı istiyorum… Kime hitap ettiğini merak ettim. Arsenton’a geliyorlarsa kesinlikle beni de ilgilendiren bir özel konuşmaydı bu.

“Merak etme. Prensesleri dönüş yolumuzda bizim faytonumuza binecek. Süiti çoktan, Morvyn’in odasının hemen yanında hazırlandı.”

Prensesleri.

Bu seferki duraksamam normal bir şaşkınlık tepkisi değildi. 

Adeta donakalmış, solukları ciğerime nasıl ulaştıracağımı unumuş hale gelmiştim. 

Refleksle kavrayabildiğim ilk şeyi -bu durumda kurbanım Beatrice’in kolu olmuştu- sıktım. Beatrice bir sorun olduğunu zannederek durdu lakin olan bundan epey uzaktı.  

Arsenton prensesi. Benden başkası olamazdı. İsmim geçmese dahi konunun ben ve benim Kerisch’e getirilmemden bahsettiği barizdi. 

Önce Morvyn’in tarikat olduğunu söylediği toplantı, şimdi de bu. Her gizli planın ardında bir şekilde ben vardım ve doğru zamanlarda konuşmaları dinlemiyor olsam resmen kendi hakkımdaki dedikoduları kaçıracaktım. 

İlginç yanı, Morvyn konuşmalarla ilgilenmek yerine büyük camlardan dışarısını gözlemlemekle yetiniyordu. Bakışları dalgındı, bedeni orada olsa da ruhunun başka yerlerde olduğu açıktı. Gözleri arada bir etrafta geziniyor fakat ailesine bakma gereği duymuyordu. Konuşmadan uzaklaşabilmek için resmen elinden geleni yapıyordu.

İşte o açık gri gözlerinin gezdiği anlardan birinde, Morvyn arkasını döndü. 

Tam anlamıyla boynunu çevirmiş sayılmazdı. Ben anlık şokumdan çıkıp birkaç adım daha atmayı başardıktan sonra Morvyn’in tahtının arka çaprazına kadar ilerlemiştik. Tam da bu konumdayken yakalanmıştık Kerisch Prensi’ne.

Bu defa kol yakalama ve sıkma, hareketini yapan Beatrice’ti. Tabii, cadı hala anahtarı aslında nereden bulduğumu bilmiyordu. Bense ona kıyasla daha rahattım. Morvyn bizi ele vermeyecekti. 

O gözlerden aynı anda sayamacağım kadar çok duygu geçti… Afallamayla karışmış bir korku, panik ve stres. Hepsi varlıklarına şüphe edebileceğim bir hızda kayboldu. En nihayetinde basit, soğuk ve hesaplayıcı bakışlar geri döndü. Az önceki duygu değişimlerine şahitlik etmeseydim asla bir maske olduğunu anlayamazdım. 

Yavaşça ailesine döndü, hala derin olan konuşmalarına. Bir nevi, yeterince dikkatlerinin dağınık olduğuna emin olmaya çalıştı. Bize yardım ediyordu, elinden gelen şu an için bir tek bu olsa da. 

Başındaki küçük oynamayı, çenesinde biraz olsun gevşemiş kası gördüm. İlerlemeye devam etmemiz için bir işaretti. 

Beatrice’i biraz çekiştirdim. Çıkışa varabilmemiz için son şansımız buydu. 

Kapıya ulaşmayı başardığımızda, tokmağı çevirirken gereğinden fazla dikkatliydim. Bu kadar yaklaşmışken hiçbir şeyi riske atmak istemiyordum. 

Morvyn, tereddüdümü anlamış gibi babasına döndü. “Ne kadar kalmayı planlıyoruz? Arsenton ailesinin pek misafirperver olacağını sanmıyorum.”

“Toplantı ne kadar sürede, istediğimiz koşullarda sonuçlanırsa. Kağıt üzerinde, krallıklarımızın düşman olduğu açıkça yazıyor. Elbet yakın zamanda gerçekleşeceği kesin olan bir savaştan sıyrılmak isteyeceklerdir.”

Bingo. Kapı hem açıktı hem de ardındaki koridor boştu. Daha iyisi, kalan yolu biliyordum. Koridoru arşınlamamız yeterliydi, zaten karşımıza çıkacak ilk büyük kapı çıkışa ait olacaktı. 

Ana kapı. 

Çevresinde muhafız olma ihtimali kaçınılmazdı. Zira Beatrice ile koşarcasına ilerlerken o da bunu tahmin etmiş olacak ki pembe alevi biraz daha kıvılcımlanmıştı. 

Ana kapılar alabildiğine açık, doğrudan saray bahçesine ve oradan da özgürlüğümüze bağlıydı. İki yanda dikilen muhafızlar kendi aralarında konuşuyor, şakalaştıkları ve rahat oldukları anında belli oluyordu. 

Bizim avantajımız için iyi, Kerisch güvenliği için kötüydü. Belki sevgili kraliyet ailesi ben ve Arsenton hakkında planlar yapacaklarına askerlerini denetlemeyi tercih etmeliydiler.

“Ateşini söndürebilirsin,” diye fısıldadım Beatrice’e. “Gereksiz ilgi çekmeyelim.” 

Zaten Beatrice o alevi ancak başka çaremiz olmadığında kullanabilirdi. Alevin rengi bile doğrudan kime ait olduğunu ele verir, firar ettiğimiz biz uzaklaşamadan anlaşılırdı. 

Çalılar arasına gizlenerek geçmek zor olmadı. Dedim ya, muhafızlar durdukları yerde hiçbir işe yaramıyordu. Karşımıza epey az sayıda muhafız çıkmıştı, sanki biz kaçabilelim diye ortam önceden hazırlanmıştı. Tabii, bunun da Morvyn’in iyiliği olduğunu tahmin etmek çok zor değildi. 

Saray sınırlarından tamamen çıktığımızda ilk tehlikeyi atlatmıştık. Muhafızlar hücreye yemek götürdüğü sırada gittiğimizi fark edecek, belki gazete ilanlarına çıkacaktık. Peşimize asker takana dek uzaklaşmamız gerekiyordu. 

“Kerisch Prensi bizi gördü.” Sözleri endişeli birine ait olmalıydı, oysa bu endişe nedense sahte hissettirmişti. “Bir şey yapmadı. Tuzağa doğru mu gidiyoruz?”

Başımı iki yana salladım. Ona kıyasla ben, biraz olsun soluklanma şansı yakaladığımız için daha rahattım. 

“Anahtarı nereden buldum sanıyorsun?”

Beatrice yüzümü inceledi. Dürüst olmam gerekirse, bu dediğime tepkisinin belki şaşkınlık belki şüphe olacağını düşünmüştüm. Sonuçta ima ettiğim, anahtarı Kerisch Prensi’nden aldığımdı. Beklentim bu… anlama bakışı değildi. Sanki olan biten önceden Beatrice’e söylenmişti de o bunun yeni farkına varıyordu. 

“Sen yalnızca bir kumarbaz değilsin,” dedi en son. Sesi biraz kısık fakat yine de güçlüydü.

“Aynı zamanda koleksiyoncuyum,” diye ekledim. İma ettiğinin bu olduğuna inanmıştım. Başka ne olacaktı, değil mi?

“Ondan bahsetmiyorum.” Elini havada, önemsiz bir ayrıntıyı geçiştirir gibi salladı. “Morvyn’in bahsettiği kız sensin.”

Kaşlarımı çatarken neyi kastettiğini yeni fark ediyordum. Bir varis. Morvyn ve Beatrice tanışıyor muydu?

“Morvyn benim kim olduğumu mu anlattı?” dedim sertçe. Evet, sertçe, çünkü kendi hakkımda dönen her türlü oyundan bir tek benim haberimin olmuyor olması sinirlerime dokunmaya başlamıştı. Aynı zamanda da güçsüz hissettirmeye. Üstelik güç, sahip olmaya çalıştığım tek şeyken öfkem gayet normaldi.

Beatrice yürümeye devam ederken bana bakmıyordu. “Uzun hikaye. Morvyn’le tanışıklığımız eskiye dayanıyor.”

“Kerisch Prensi ve bir cadı?” Irkçı duyulmak istememiştim ama iğnelememe de engel olamamıştım. Söylediği şey biraz olsun gerçekçi değildi. 

“Ailesi gibi değil,” diye savundu Beatrice. “İnan, ben de öyle sanmıştım. Ama tam tersine, yardım ediyor.”

“Neye yardım ediyor?” dedim kelimelerin üzerine bastırarak. Eğer bana vermeyi layık gördükleri bilgilerden daha fazlasını öğrenemezsem kafayı sıyıracaktım. 

Beatrice, “Bunu açıklamak ona düşer,” derken sinirimi arttıracağını biliyordu. “Ama bir kısmını pekala anlatabilirim.”

Beatrice’i yeterince tanımıyordum, onu güçlü bulmam güvenilir olduğuna kanaat getirdiğim anlamına gelmiyordu. Fakat hem Morvyn hem de bu cadı anlatacakları olduğundan bahsediyordu. Belli ki beni ilgilendiren bir oyun vardı ortada, orasını çoktan anlamıştım. 

Artık oyuna girme vaktim gelmişti.

8. Bölüm

Elitler Tarikatı

✦   ✦   ✦
  1. Bölüm: Elitler Tarikatı

“Dinliyorum.”

Bunu söylememin üzerinden neredeyse iki saat geçmişti. Yürüyerek ve güvenli bir yer arayarak geçen iki saat. Sürekli arkamıza bakma ihtiyacı duymayacağımız bir yer bulana dek konuşamayacaktık. 

Kalbim, Lynox’un dövme dükkanına dönmek istiyordu. Lynox ve Seralyth’i bulmak, iyi olduğumu onlara göstermek… Ancak beynim, bunun imkansız bir hayalden ibaret olduğunun farkındaydı. Muhafızların beni bulmak için bakacakları ilk yer orası olacaktı, sonuçta beni orada tutuklamışlardı. 

Beatrice önce bir çarşıya girmek, sonra konaklayabileceğimiz bir yer aramayı önermişti. Üstüne çok düşünmeden kabul etmiştim. Yapabileceklerimiz de kaçabileceğimiz yerler de sınırlıydı. 

Çarşıdan birkaç pelerin çalmıştık. Hiçbiri pek pahalı ürünler değildi fakat şu an hapishane kaçaklarıydık. Üzerimizde tek bir rubik bile yoktu. 

Pelerinleri yüzlerimizi gizlemek için kullanmıştık. Beatrice, fey olmadığının ele veren kısa kulaklarını tamamen kapadığına emin olmak için dört farklı pelerin denemişti. 

Güneş yavaş yavaş batarken taverna arayışımız resmen başlamıştı. Muhafızların aramak için geç geleceği, tercihen kalabalık ancak biraz da tenha bir yer bulmamız gerekiyordu. Zaten çok uzun süre kalmayacaktık, şahitlik ettiğim Kerisch Kralı ve Kraliçesinin konuşması sayesinde haberdar olduğum toplantıya gitmem gerekiyordu. Bunun için de en geç şafak saati, Arsenton’a doğru yola çıkmalıydım. 

Saraydan artık epey uzaklaşmıştık. Çarşıyı da geçtikten sonra binalar azalmaya, ağaçlar artmaya başlamıştı. 

“Bu patikanın sonunda bir taverna var,” dedi Beatrice. “Daha önce kalmıştım, sahibini tanıyorum. Bir geceliğine bizi misafir edebilir.”

Sahiden de patikada ilerledikçe bir tavernayı seçmeye başlamıştık ufukta. O kadar uzun süredir yürüyorduk ki başkent sınırlarına varmış olma ihtimalimiz bile vardı. Muhtemelen iki şehrin sınır çizgisi üzerindeydik. Bu taverna da gezginlerin konaklaması için yapılmış olmalıydı. 

Kapıyı açtığımızda tiz bir zil sesi karşıladı bizi. Nispeten kalabalıktı mekan fakat rahatsızlık duyulacak kadar da değildi. Mükemmel. 

Sıcak içki ve yemek kokusu burnumuza dolduğunda karnım acı vererek guruldadı. Saatlerdir yürümekten hem yorgun hem de açtım. Zindanda verdikleri azıcık kuru ekmek haricinde mideme hiçbir şey girmemişti. 

Beatrice bira uzaklaşıp görevli olduğunu tahmin ettiğim bir adamla konuştu. Beni ve kendisini işaret ettikten sonra adam başıyla onaylayıp bara doğru gitti. 

Yuvarlak masalardan birine oturduğumuzda Beatrice, “Bir gece için izin aldım,” dedi. “Yemek yedikten sonra üst kata, odamıza çıkabileceğiz.”

“Sen burayı nereden biliyorsun?” diye sordum merakla. Yerleştiğimiz koltukların rahatlığı ve tavernanın sıcak havasının etkisiyle mayışacak kıvama gelmiştim. 

“Kerisch Krallığı’na geldikten sonra pek çok defa burada kaldım,” diye açıkladı. “Morvyn ayarladı. Zaten onun ismini verebildiğim için öylece elimizi kolumuzu sallayarak girebiliyoruz, sahibi artık beni tanıyor.”

“Morvyn’le o kadar yakınsınız yani?” Sorum hakiki bir meraktan çok artık anlatmaya başlaması için bir motivasyon niteliğindeydi.    

“Göreceli.” Yemekler önümüze konduğunda ikimiz de neredeyse anında kaşıklara sarıldık. “Kerisch’e geliş sebebim bizzat o aileden intikam almaktı. Morvyn’in bana yardım etmeye gönüllü olacağını asla tahmin edemezdim.”

“O halde başla bakalım, cadı,” dedim iyice ardıma yaslanarak. Uzun bir hikaye olacağını tahmin etmek zor değildi. “Seni dinliyorum.”

Beatrice birkaç saniye sessiz kaldı. Muhtemelen nereden başlayacağını, nasıl anlatacağını tartıyordu zihninde. 

“Morvyn’in bana anlattıklarını özetlersem,” dedi en sonunda. “Toplantılardan birine çoktan şahitlik etmişsin.”

Başımı salladım, kelimeleri kullanarak onaylamak yerine jesti tercih etmiştim. Bölmek istemiyordum. 

Beatrice sesini kıstı. Zaten diğer misafirlerden gelen sesler yeterince onun konuşmasını baskılıyordu ancak bizim konuştuklarımız asla normal şeyler değildi. Fakat kimse bizim sohbetimize kulak kabartmadığı için biraz olsun içimiz rahatlıyordu. 

“Morvyn sana, o toplantının bir tarikata ait olduğundan bahsetmiş olmalı,” diye devam etti. “Bu tarikatın elbet bir ismi var. Kaydettikleri dökümanlarda hep kısaltılışını yazıyorlar. NWO. Açılımını bilmiyorum, hatta Morvyn’in bile bildiğini sanmıyorum. Eski dile ait.”

NWO, diye yineledim içimden. Beynime çoktan kaydetmiştim. 

“Tarikatın tek üyeleri soylular. Farklı krallıkların kral ve kraliçeleri, diplomatlar, lordlar…” Beatrice, çenesinden damlayan çorbayı mendille sildi. “Moryvn neredeyse bir yıldır üye. Ailesi ise çok daha uzun zamandır. Diyarın her yerine kolu olan bir oluştan bahsediyorum.”

Bunu anlamak pekala kolaydı. Mevzumuz, halkın hiçbir fikir sahibi olmadığı bir tarikattı. Tarikatlarsa zaten ne zaman normal topluluklar olmuştu ki? Kendilerine isim takmalarının elbet sebepleri vardı. 

Acaba bu tarikat, NWO, nasıldı? Baika tarikatlar hakkında da pek bilgi sahibi olduğum söylenemezdi. Bazı tarikatların daha küçük, bazılarının ise kendilerince ritüeller barındırdığını biliyordum. NWO’nun var olma amacı neydi ve ne yapıyorlardı?

“Halka hiç gösterilmedi. Ne dökümanlar ne de tanıklar. Kanıt olabilecek her şey ortadan kaldırıldı.”

“Ama sen ve ben biliyoruz,” diye ekleme ihtiyacı hissettim.

Gülümsedi. Hapisteki gibi sinsi değil, samimi hiç değil. Daha çok acı bir gülümseme.

“Sen biliyorsun çünkü sen de onlardan olacaksın, Imogen.”

İsmimi öyle bir telaffuzla dile getirmişti ki bir an kulaklarım bana bir oyun oynadı ve Cynthia dedi sandım. 

“Ne demek bu?” diye çıkıştım. Hakarete uğramış gibi hissetmiştim. Bir tarikattan bahsediyorduk ve Beatrice sırf soyluyum diye böyle bir oluşa katılacağımı mı düşünüyordu?

“Sen de onlardan olacaksın,” dedi tekrar ederek. “Herkes isteğiyle katılmadı bu tarikata. Makamlarını kullanabilmek amacıyla zorla dahil edilenler, ailesinin bağlantıları yüzünden oraya fırlatılanlar da var.”

Farkındalık, kas çalışmalarımı yavaşlattı. Boğazım kururken dilimi dudaklarımın üstünde gezdirerek kendime gelmeye çabaladım.

“Morvyn.” Prensin adı, ilk kez ağzımda böylesine acı bir tat bırakmıştı. “Kendi isteğiyle orada değil. Belki de tarikattan nefret ediyor. Bu yüzden bize yardım ediyor.”

Beatrice’in açık pembe gözleri parladı. Belli ki onun zannettiğinden daha çabuk bazı şeyleri kavramaya başlamıştım. 

“Ya ölüm ya katılım,” dedi Beatrice. Bir ifadeden çok bir slogandı bu. “Pek bir çaresi yoktu.”

“Arsenton’a gelecekler. Benim krallığıma,” dedim, sarayda duyduğumuz konuşmayı hatırlayarak. Beatrice de oradaydı, o da hepsini işitmişti. “Benimle birlikte Kerisch’e dönmeyi amaçlıyorlardı.”

Sen de onlardan olacaksın. Soyluların teker teker eklendiği bir tarikatta, olabildiğince fazla dallardan üye istiyor olmaları tahmin edilebilirdi. Üstelik genç bir varisi ağa kıstırmak, müstakbel bir lideri kontrol altına almak olurdu. 

Arsenton’a bir konferans veya görüşme için değil, benim için geliyorlardı. Beni de o gün, havalandırmadan izlediğim masaya eklemek için.

Nefes almayı ne ara bırakmıştım? Ne ara soluklar ciğerlerime yetmez olmuştu? Daha şimdiden ağır mı gelmişti duyduklarım, öğrendiklerim?

Bir nefes, iki nefes… Sakinleşmeliydim. Henüz duyacaklarımın yarısına bile varmamış olduğuma emindim. 

“Anlamadığım nokta şu,” dedim soğukkanlılığımı geri kazandığımda. “Sen tüm bunların tam olarak neresindesin?”

Beatrice’in bakışları donuklaştı. Evet, işte şimdi kişisel bir yere doğru ilerliyorduk. Hassas olan noktalara. 

“İntikam için Kerisch’e geldiğimi söylemiştim.” Bardağının kenarıyla oynadı. “Kız kardeşimin adaleti için buradayım ben.”

“Kız kardeşin?” Soyluların tarikatında bir cadı ve kardeşi nasıl olmuştu da dahil olmuştu?

“Bunlar bir tarikat. NWO, bir grup narsist fey elitleri tarafından kurulmuş. Cadılardan, iblislerden ve sirenlerden kendilerini üstün birer ırk olarak gören kişiler bunlar. Onlara göre biz sadece ezilmesi gereken başlarız.” Parmakları bardağı sardı. Kendini toplamak için es verdiği birkaç saniyede parmak boğumlarının beyazlamasına şahitlik ettim. “Bazı tarikatların kendilerine özel ritüelleri olur, bilir misin?”

“Biliyorum.” Bir sorumun cevabını daha almıştım. NWO ritüeller yapıyordu.

Diyarı yöneten insanlar ritüeller yapıyordu.

Üstelik şimdi Beatrice ırkçılıktan ve elitlerin hastalıklı bakış açılarından bahsettiğine göre…

“NWO tam olarak nasıl şeyler yapıyor bilmiyorum.” Beatrice’in sesi boğuk geliyordu. Ağlıyor muydu? Hayır. Dişlerini o kadar birbirine kenetlemişti ki kelimeleri zar zor seçiliyordu. “Ama fey olmayanlara eziyet etmeyi seviyorlar. Belki onları başka şeyler için kullanıyorlar. Eminim, kurbanları çok fazla.”

“Nasıl öğrendin?” Dediklerinin doğruluğundan şüphe ettiğim için bunu sormamıştım. Aksine, etkilenmiştim. Bir cadı olarak doğu krallıklardan Kerisch’e gelmeyi başarmış ve tüm bunları öğrenebilmişti. Pek çok kişi buraya kadar gelemeden can verirdi. 

“Kız kardeşim on iki yaşındaydı.” Sözcükleri kuru olduğu kadar duygudan da uzaktı, az önceki boğuk sesini hemen toparlamıştı. Takdir etmeliydim, kırılgan duygularını gizlemekte müthiş bir yeteneği vardı. “Köyümüze muhafızlar gelmişti. Kerisch muhafızları orada ne arar? Hepimiz korkmuştuk.”

Bakışları çok, çok kısa bir anlığına daldı. Zihni, o anları yeniden gözlerinin önüne getirirken Beatrice gözlerini kırpıştırarak şimdiye döndü. “Kardeşim götürüldü. Sebebini söylemediler, sayıları kalabalıktı ve kılıçlarını kullanmaktan da çekinmiyorlardı. Köyümün cadılarının çoğu güçlü değil. Kardeşime dokundukları anda ise ona zarar verecekler korkusu benim elimi kolumu bağladı.”

“Onu bulmak için Kerisch’e geldin,” diye tahmin yürüttüm.

“Amacım doğrudan saraya ulaşmaktı,” dedi onaylayarak. “Öylece muhafızlara gidip hesap soramazdım. Sınırlara girdiğim anda sırtım açık bir hedef tahtasına dönüşmüştü. Ben de üst mertebede birini tehdit etmeye karar verdim.”

Son cümlesini o kadar doğal söylemişti ki ne dediğini kavramam vakit aldı. 

“Tehdit… etmeye?” derken sesim tereddüt doluydu.

“Bir süre gizlice saray çevresinde gezindim,” dedi, bozuntuya vermeden devam ederek. “Kolay değildi. Ama konuşmaları dinledim. Prensin burada kalacağını öğrendiğimde,” eliyle tavernayı işaret etti, “ondan önce vardım. Kişisel bir seyahat olduğu için hem çevresindeki muhafız azdı hem de gardı düşüktü. Morvyn özellikle pek kimseye belli etmeden ayrılmak istemiş saraydan. Odasında uykuya dalmak için hazırlanırken kafasına tava geçirdim.”

Konuştuğumuz konunun fazlasıyla ciddi olması bir kenara, o anı canlandırmaya çalışmak sahiden gülünçtü. Morvyn’in, diyarın en güçlü krallığın veliaht prensinin, bir tavayla yere yığılması… Kesinlikle izlemeye değecek bir görüntüydü. 

“Onu bağlayıp uyanmasını beklerken gergindim. Kardeşimi bulma hırsı gözümü fazla kör etmişti. Morvyn’i karşımda baygın halde görene kadar fark etmemiştim. Ama artık geri dönüşüm yoktu.”

“Uyandıktan sonra ne oldu?”

“Kendimi her türlü senaryoya hazırladığımı sanmıştım fakat yanılmışım. Çünkü vakit kaybetmeden kim olduğumu ve neden ona zarar verdiğimi anlattığımda Morvyn ne yaptı, biliyor musun? Gözümün içine baktı ve gülümsedi. Kafasına fazla sert vurduğumdan şüphelenmiştim. 

Hiç zorluk çıkarmadı. Sadece gerçekleri anlatacağını, kardeşim konusunda yardım edeceğini ve beni ele vermeyeceğinin sözünü verdi. O kadar kolay olmuştu ki doğruyu söylediğine dakikalarca ikna olamadım.”

Beatrice’in yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. “Tüm bu konuşmalarımız esnasında ellerinin bağlı olduğuna emindim. Baygınken işimi garantiye almak için defalarca düğüm atmıştım. Ama ilk kez birini zorla alıkoyuyordum, üstelik bu kişi bir prensti. Adrenalinle resmen başım dönüyordu. Morvyn’in üzerini kontrol etmek aklıma dahi gelmedi.”

“Ellerini çözmek için kartları mı kullandı?” Soru sırf nezaketendi, adi karganın yanında ne kadar fazla kartla dolaştığına bizzat şahit olmuştum. Üstelik büyü için kartlara ihtiyaç duymayan bir cadının aklına bunun gelmemiş olması olağandı. Kartlara alışkın değildi.

“Uyandığından beri elleri serbestmiş.” Hatasından dolayı kendine kızmıyordu. Daha ziyade, amatör hatası, olur öyle şeyler, der gibi bir havası vardı. “Ayağa kalkıp bana yaklaştığında büyümü az kalsın üstüne savuracaktım. Oysa Morvyn bana cebindeki kartların en az yarısını verdi. Sadakatini kanıtlamak için o sırada yapabileceği tek şey oydu. Süre sınırları zayıftı ama yirmiye yakın kartı verdi.”

Bir anda içimde aydınlanan umut hızla geri söndü. Kartları duyduğumda heyecanlanmıştım. Şu an hissettiğim savunmasız durumdan kendimi kurtarabilmek için birkaç kart hiç fena olmazdı. Kartların büyüsünü geçtim, yanımda tek bir silah dahi yoktu. Kendimi koruyabilmek için karşımdaki cadıya muhtaçtım. 

“Ve Morvyn’le birlikte çalışmaya başladınız,” diyerek hikayeyi tamamladım. “Morvyn sana bu tarikattan bahsetti. Sen kardeşini arıyorsun, o ise özgürlüğünü.”

“Yalnızca kendi özgürlüğünü değil. Morvyn tarikatı tamamen durdurmak istiyor ama bunu yapabilecek güçte değil.”

“Neden doğrudan halka gitmiyor?” Merakım aptalca hissettirmişti. Morvyn elbet bunu düşünmüş olmalıydı ancak neden hayata geçirmemişti, aklım almıyordu. 

Beatrice, bitirdiği yemeğini kenara ittirdi. “Keşke o kadar basit olsaydı. Fakat her ne kadar prens olursa olsun, diyarın yarısına hakim politikacıların sözüne karşı dedikleri anca deli bir adamın zırvalıkları olabilir. Çok geçmeden Morvyn kendisini bir bıçağın altında bulur. Ertesi gün gazeteler, bir ‘kaza’ sonucu hayatını kaybettiğinin haberini yazar. Halk belki bir, en fazla iki hafta bunu konuşur. Sonra herkes hayatına devam eder ve haber unutulur.”

Yutkundum. Yavaş yavaş aklımdaki eksik parçalar yerleşiyor, büyük resim hala sisli olsa da en azından bazı sorular cevaplarını alıyordu.

Morvyn bu yüzden beni korumak istemiş, zamanı geldiğinde her şeyi anlatacağından bahsedip durmuştu. O vakte kadar ise beladan uzak durmamı sağlamaya çalışmıştı. Başından beri, tarikata çekilmemi engelliyordu. Başından beri, varlığını bilmediğim hırçın sularda boğulmayım diye başımı dik tutuyordu.

Tarikata katmak istedikleri en yeni üye bendim. Henüz kirlenmemiş, o geri dönülemez yola adımımı atmamıştım. Morvyn kendi davasına dahil olmam için koruyordu beni. 

Beatrice’in de dediği gibi, tek bir kişinin söyledikleri zırvalıktan başka bir şey olamazdı. Ama sayı artarsa, tarikat hakkında daha çok bilgi toplanılır ve kanıtlar sağlanırsa…

Bir şans olabilirdi.

Evet, artık savaşı biliyordum. Hala bu tarikatın tüm amacını ve genişliğini öğrenememiş olsam da hiç yoktan ne ile karşı karşıya olduğumun bilincindeydim.

Neyden kendimi korumam gerektiğini, düşmanımı biliyordum. 

Julian’ın bahsettiği, sonsuzluk kartlarıyla ilgili gizli oyunlar. Elitlerin kurduğu bir tarikat. Güç zehirlenmesiyle gözleri boyanmış güçlü soylular. Her şeyden habersiz halk. Tarikata zorla dahil edilmiş ve  hala pek çok sırla dolu bir prens.

Ve artık, hepsinin ortasında bulunan ben.

  1. Bölüm: Elitler Tarikatı

“Dinliyorum.”

Bunu söylememin üzerinden neredeyse iki saat geçmişti. Yürüyerek ve güvenli bir yer arayarak geçen iki saat. Sürekli arkamıza bakma ihtiyacı duymayacağımız bir yer bulana dek konuşamayacaktık. 

Kalbim, Lynox’un dövme dükkanına dönmek istiyordu. Lynox ve Seralyth’i bulmak, iyi olduğumu onlara göstermek… Ancak beynim, bunun imkansız bir hayalden ibaret olduğunun farkındaydı. Muhafızların beni bulmak için bakacakları ilk yer orası olacaktı, sonuçta beni orada tutuklamışlardı. 

Beatrice önce bir çarşıya girmek, sonra konaklayabileceğimiz bir yer aramayı önermişti. Üstüne çok düşünmeden kabul etmiştim. Yapabileceklerimiz de kaçabileceğimiz yerler de sınırlıydı. 

Çarşıdan birkaç pelerin çalmıştık. Hiçbiri pek pahalı ürünler değildi fakat şu an hapishane kaçaklarıydık. Üzerimizde tek bir rubik bile yoktu. 

Pelerinleri yüzlerimizi gizlemek için kullanmıştık. Beatrice, fey olmadığının ele veren kısa kulaklarını tamamen kapadığına emin olmak için dört farklı pelerin denemişti. 

Güneş yavaş yavaş batarken taverna arayışımız resmen başlamıştı. Muhafızların aramak için geç geleceği, tercihen kalabalık ancak biraz da tenha bir yer bulmamız gerekiyordu. Zaten çok uzun süre kalmayacaktık, şahitlik ettiğim Kerisch Kralı ve Kraliçesinin konuşması sayesinde haberdar olduğum toplantıya gitmem gerekiyordu. Bunun için de en geç şafak saati, Arsenton’a doğru yola çıkmalıydım. 

Saraydan artık epey uzaklaşmıştık. Çarşıyı da geçtikten sonra binalar azalmaya, ağaçlar artmaya başlamıştı. 

“Bu patikanın sonunda bir taverna var,” dedi Beatrice. “Daha önce kalmıştım, sahibini tanıyorum. Bir geceliğine bizi misafir edebilir.”

Sahiden de patikada ilerledikçe bir tavernayı seçmeye başlamıştık ufukta. O kadar uzun süredir yürüyorduk ki başkent sınırlarına varmış olma ihtimalimiz bile vardı. Muhtemelen iki şehrin sınır çizgisi üzerindeydik. Bu taverna da gezginlerin konaklaması için yapılmış olmalıydı. 

Kapıyı açtığımızda tiz bir zil sesi karşıladı bizi. Nispeten kalabalıktı mekan fakat rahatsızlık duyulacak kadar da değildi. Mükemmel. 

Sıcak içki ve yemek kokusu burnumuza dolduğunda karnım acı vererek guruldadı. Saatlerdir yürümekten hem yorgun hem de açtım. Zindanda verdikleri azıcık kuru ekmek haricinde mideme hiçbir şey girmemişti. 

Beatrice bira uzaklaşıp görevli olduğunu tahmin ettiğim bir adamla konuştu. Beni ve kendisini işaret ettikten sonra adam başıyla onaylayıp bara doğru gitti. 

Yuvarlak masalardan birine oturduğumuzda Beatrice, “Bir gece için izin aldım,” dedi. “Yemek yedikten sonra üst kata, odamıza çıkabileceğiz.”

“Sen burayı nereden biliyorsun?” diye sordum merakla. Yerleştiğimiz koltukların rahatlığı ve tavernanın sıcak havasının etkisiyle mayışacak kıvama gelmiştim. 

“Kerisch Krallığı’na geldikten sonra pek çok defa burada kaldım,” diye açıkladı. “Morvyn ayarladı. Zaten onun ismini verebildiğim için öylece elimizi kolumuzu sallayarak girebiliyoruz, sahibi artık beni tanıyor.”

“Morvyn’le o kadar yakınsınız yani?” Sorum hakiki bir meraktan çok artık anlatmaya başlaması için bir motivasyon niteliğindeydi.    

“Göreceli.” Yemekler önümüze konduğunda ikimiz de neredeyse anında kaşıklara sarıldık. “Kerisch’e geliş sebebim bizzat o aileden intikam almaktı. Morvyn’in bana yardım etmeye gönüllü olacağını asla tahmin edemezdim.”

“O halde başla bakalım, cadı,” dedim iyice ardıma yaslanarak. Uzun bir hikaye olacağını tahmin etmek zor değildi. “Seni dinliyorum.”

Beatrice birkaç saniye sessiz kaldı. Muhtemelen nereden başlayacağını, nasıl anlatacağını tartıyordu zihninde. 

“Morvyn’in bana anlattıklarını özetlersem,” dedi en sonunda. “Toplantılardan birine çoktan şahitlik etmişsin.”

Başımı salladım, kelimeleri kullanarak onaylamak yerine jesti tercih etmiştim. Bölmek istemiyordum. 

Beatrice sesini kıstı. Zaten diğer misafirlerden gelen sesler yeterince onun konuşmasını baskılıyordu ancak bizim konuştuklarımız asla normal şeyler değildi. Fakat kimse bizim sohbetimize kulak kabartmadığı için biraz olsun içimiz rahatlıyordu. 

“Morvyn sana, o toplantının bir tarikata ait olduğundan bahsetmiş olmalı,” diye devam etti. “Bu tarikatın elbet bir ismi var. Kaydettikleri dökümanlarda hep kısaltılışını yazıyorlar. NWO. Açılımını bilmiyorum, hatta Morvyn’in bile bildiğini sanmıyorum. Eski dile ait.”

NWO, diye yineledim içimden. Beynime çoktan kaydetmiştim. 

“Tarikatın tek üyeleri soylular. Farklı krallıkların kral ve kraliçeleri, diplomatlar, lordlar…” Beatrice, çenesinden damlayan çorbayı mendille sildi. “Moryvn neredeyse bir yıldır üye. Ailesi ise çok daha uzun zamandır. Diyarın her yerine kolu olan bir oluştan bahsediyorum.”

Bunu anlamak pekala kolaydı. Mevzumuz, halkın hiçbir fikir sahibi olmadığı bir tarikattı. Tarikatlarsa zaten ne zaman normal topluluklar olmuştu ki? Kendilerine isim takmalarının elbet sebepleri vardı. 

Acaba bu tarikat, NWO, nasıldı? Baika tarikatlar hakkında da pek bilgi sahibi olduğum söylenemezdi. Bazı tarikatların daha küçük, bazılarının ise kendilerince ritüeller barındırdığını biliyordum. NWO’nun var olma amacı neydi ve ne yapıyorlardı?

“Halka hiç gösterilmedi. Ne dökümanlar ne de tanıklar. Kanıt olabilecek her şey ortadan kaldırıldı.”

“Ama sen ve ben biliyoruz,” diye ekleme ihtiyacı hissettim.

Gülümsedi. Hapisteki gibi sinsi değil, samimi hiç değil. Daha çok acı bir gülümseme.

“Sen biliyorsun çünkü sen de onlardan olacaksın, Imogen.”

İsmimi öyle bir telaffuzla dile getirmişti ki bir an kulaklarım bana bir oyun oynadı ve Cynthia dedi sandım. 

“Ne demek bu?” diye çıkıştım. Hakarete uğramış gibi hissetmiştim. Bir tarikattan bahsediyorduk ve Beatrice sırf soyluyum diye böyle bir oluşa katılacağımı mı düşünüyordu?

“Sen de onlardan olacaksın,” dedi tekrar ederek. “Herkes isteğiyle katılmadı bu tarikata. Makamlarını kullanabilmek amacıyla zorla dahil edilenler, ailesinin bağlantıları yüzünden oraya fırlatılanlar da var.”

Farkındalık, kas çalışmalarımı yavaşlattı. Boğazım kururken dilimi dudaklarımın üstünde gezdirerek kendime gelmeye çabaladım.

“Morvyn.” Prensin adı, ilk kez ağzımda böylesine acı bir tat bırakmıştı. “Kendi isteğiyle orada değil. Belki de tarikattan nefret ediyor. Bu yüzden bize yardım ediyor.”

Beatrice’in açık pembe gözleri parladı. Belli ki onun zannettiğinden daha çabuk bazı şeyleri kavramaya başlamıştım. 

“Ya ölüm ya katılım,” dedi Beatrice. Bir ifadeden çok bir slogandı bu. “Pek bir çaresi yoktu.”

“Arsenton’a gelecekler. Benim krallığıma,” dedim, sarayda duyduğumuz konuşmayı hatırlayarak. Beatrice de oradaydı, o da hepsini işitmişti. “Benimle birlikte Kerisch’e dönmeyi amaçlıyorlardı.”

Sen de onlardan olacaksın. Soyluların teker teker eklendiği bir tarikatta, olabildiğince fazla dallardan üye istiyor olmaları tahmin edilebilirdi. Üstelik genç bir varisi ağa kıstırmak, müstakbel bir lideri kontrol altına almak olurdu. 

Arsenton’a bir konferans veya görüşme için değil, benim için geliyorlardı. Beni de o gün, havalandırmadan izlediğim masaya eklemek için.

Nefes almayı ne ara bırakmıştım? Ne ara soluklar ciğerlerime yetmez olmuştu? Daha şimdiden ağır mı gelmişti duyduklarım, öğrendiklerim?

Bir nefes, iki nefes… Sakinleşmeliydim. Henüz duyacaklarımın yarısına bile varmamış olduğuma emindim. 

“Anlamadığım nokta şu,” dedim soğukkanlılığımı geri kazandığımda. “Sen tüm bunların tam olarak neresindesin?”

Beatrice’in bakışları donuklaştı. Evet, işte şimdi kişisel bir yere doğru ilerliyorduk. Hassas olan noktalara. 

“İntikam için Kerisch’e geldiğimi söylemiştim.” Bardağının kenarıyla oynadı. “Kız kardeşimin adaleti için buradayım ben.”

“Kız kardeşin?” Soyluların tarikatında bir cadı ve kardeşi nasıl olmuştu da dahil olmuştu?

“Bunlar bir tarikat. NWO, bir grup narsist fey elitleri tarafından kurulmuş. Cadılardan, iblislerden ve sirenlerden kendilerini üstün birer ırk olarak gören kişiler bunlar. Onlara göre biz sadece ezilmesi gereken başlarız.” Parmakları bardağı sardı. Kendini toplamak için es verdiği birkaç saniyede parmak boğumlarının beyazlamasına şahitlik ettim. “Bazı tarikatların kendilerine özel ritüelleri olur, bilir misin?”

“Biliyorum.” Bir sorumun cevabını daha almıştım. NWO ritüeller yapıyordu.

Diyarı yöneten insanlar ritüeller yapıyordu.

Üstelik şimdi Beatrice ırkçılıktan ve elitlerin hastalıklı bakış açılarından bahsettiğine göre…

“NWO tam olarak nasıl şeyler yapıyor bilmiyorum.” Beatrice’in sesi boğuk geliyordu. Ağlıyor muydu? Hayır. Dişlerini o kadar birbirine kenetlemişti ki kelimeleri zar zor seçiliyordu. “Ama fey olmayanlara eziyet etmeyi seviyorlar. Belki onları başka şeyler için kullanıyorlar. Eminim, kurbanları çok fazla.”

“Nasıl öğrendin?” Dediklerinin doğruluğundan şüphe ettiğim için bunu sormamıştım. Aksine, etkilenmiştim. Bir cadı olarak doğu krallıklardan Kerisch’e gelmeyi başarmış ve tüm bunları öğrenebilmişti. Pek çok kişi buraya kadar gelemeden can verirdi. 

“Kız kardeşim on iki yaşındaydı.” Sözcükleri kuru olduğu kadar duygudan da uzaktı, az önceki boğuk sesini hemen toparlamıştı. Takdir etmeliydim, kırılgan duygularını gizlemekte müthiş bir yeteneği vardı. “Köyümüze muhafızlar gelmişti. Kerisch muhafızları orada ne arar? Hepimiz korkmuştuk.”

Bakışları çok, çok kısa bir anlığına daldı. Zihni, o anları yeniden gözlerinin önüne getirirken Beatrice gözlerini kırpıştırarak şimdiye döndü. “Kardeşim götürüldü. Sebebini söylemediler, sayıları kalabalıktı ve kılıçlarını kullanmaktan da çekinmiyorlardı. Köyümün cadılarının çoğu güçlü değil. Kardeşime dokundukları anda ise ona zarar verecekler korkusu benim elimi kolumu bağladı.”

“Onu bulmak için Kerisch’e geldin,” diye tahmin yürüttüm.

“Amacım doğrudan saraya ulaşmaktı,” dedi onaylayarak. “Öylece muhafızlara gidip hesap soramazdım. Sınırlara girdiğim anda sırtım açık bir hedef tahtasına dönüşmüştü. Ben de üst mertebede birini tehdit etmeye karar verdim.”

Son cümlesini o kadar doğal söylemişti ki ne dediğini kavramam vakit aldı. 

“Tehdit… etmeye?” derken sesim tereddüt doluydu.

“Bir süre gizlice saray çevresinde gezindim,” dedi, bozuntuya vermeden devam ederek. “Kolay değildi. Ama konuşmaları dinledim. Prensin burada kalacağını öğrendiğimde,” eliyle tavernayı işaret etti, “ondan önce vardım. Kişisel bir seyahat olduğu için hem çevresindeki muhafız azdı hem de gardı düşüktü. Morvyn özellikle pek kimseye belli etmeden ayrılmak istemiş saraydan. Odasında uykuya dalmak için hazırlanırken kafasına tava geçirdim.”

Konuştuğumuz konunun fazlasıyla ciddi olması bir kenara, o anı canlandırmaya çalışmak sahiden gülünçtü. Morvyn’in, diyarın en güçlü krallığın veliaht prensinin, bir tavayla yere yığılması… Kesinlikle izlemeye değecek bir görüntüydü. 

“Onu bağlayıp uyanmasını beklerken gergindim. Kardeşimi bulma hırsı gözümü fazla kör etmişti. Morvyn’i karşımda baygın halde görene kadar fark etmemiştim. Ama artık geri dönüşüm yoktu.”

“Uyandıktan sonra ne oldu?”

“Kendimi her türlü senaryoya hazırladığımı sanmıştım fakat yanılmışım. Çünkü vakit kaybetmeden kim olduğumu ve neden ona zarar verdiğimi anlattığımda Morvyn ne yaptı, biliyor musun? Gözümün içine baktı ve gülümsedi. Kafasına fazla sert vurduğumdan şüphelenmiştim. 

Hiç zorluk çıkarmadı. Sadece gerçekleri anlatacağını, kardeşim konusunda yardım edeceğini ve beni ele vermeyeceğinin sözünü verdi. O kadar kolay olmuştu ki doğruyu söylediğine dakikalarca ikna olamadım.”

Beatrice’in yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. “Tüm bu konuşmalarımız esnasında ellerinin bağlı olduğuna emindim. Baygınken işimi garantiye almak için defalarca düğüm atmıştım. Ama ilk kez birini zorla alıkoyuyordum, üstelik bu kişi bir prensti. Adrenalinle resmen başım dönüyordu. Morvyn’in üzerini kontrol etmek aklıma dahi gelmedi.”

“Ellerini çözmek için kartları mı kullandı?” Soru sırf nezaketendi, adi karganın yanında ne kadar fazla kartla dolaştığına bizzat şahit olmuştum. Üstelik büyü için kartlara ihtiyaç duymayan bir cadının aklına bunun gelmemiş olması olağandı. Kartlara alışkın değildi.

“Uyandığından beri elleri serbestmiş.” Hatasından dolayı kendine kızmıyordu. Daha ziyade, amatör hatası, olur öyle şeyler, der gibi bir havası vardı. “Ayağa kalkıp bana yaklaştığında büyümü az kalsın üstüne savuracaktım. Oysa Morvyn bana cebindeki kartların en az yarısını verdi. Sadakatini kanıtlamak için o sırada yapabileceği tek şey oydu. Süre sınırları zayıftı ama yirmiye yakın kartı verdi.”

Bir anda içimde aydınlanan umut hızla geri söndü. Kartları duyduğumda heyecanlanmıştım. Şu an hissettiğim savunmasız durumdan kendimi kurtarabilmek için birkaç kart hiç fena olmazdı. Kartların büyüsünü geçtim, yanımda tek bir silah dahi yoktu. Kendimi koruyabilmek için karşımdaki cadıya muhtaçtım. 

“Ve Morvyn’le birlikte çalışmaya başladınız,” diyerek hikayeyi tamamladım. “Morvyn sana bu tarikattan bahsetti. Sen kardeşini arıyorsun, o ise özgürlüğünü.”

“Yalnızca kendi özgürlüğünü değil. Morvyn tarikatı tamamen durdurmak istiyor ama bunu yapabilecek güçte değil.”

“Neden doğrudan halka gitmiyor?” Merakım aptalca hissettirmişti. Morvyn elbet bunu düşünmüş olmalıydı ancak neden hayata geçirmemişti, aklım almıyordu. 

Beatrice, bitirdiği yemeğini kenara ittirdi. “Keşke o kadar basit olsaydı. Fakat her ne kadar prens olursa olsun, diyarın yarısına hakim politikacıların sözüne karşı dedikleri anca deli bir adamın zırvalıkları olabilir. Çok geçmeden Morvyn kendisini bir bıçağın altında bulur. Ertesi gün gazeteler, bir ‘kaza’ sonucu hayatını kaybettiğinin haberini yazar. Halk belki bir, en fazla iki hafta bunu konuşur. Sonra herkes hayatına devam eder ve haber unutulur.”

Yutkundum. Yavaş yavaş aklımdaki eksik parçalar yerleşiyor, büyük resim hala sisli olsa da en azından bazı sorular cevaplarını alıyordu.

Morvyn bu yüzden beni korumak istemiş, zamanı geldiğinde her şeyi anlatacağından bahsedip durmuştu. O vakte kadar ise beladan uzak durmamı sağlamaya çalışmıştı. Başından beri, tarikata çekilmemi engelliyordu. Başından beri, varlığını bilmediğim hırçın sularda boğulmayım diye başımı dik tutuyordu.

Tarikata katmak istedikleri en yeni üye bendim. Henüz kirlenmemiş, o geri dönülemez yola adımımı atmamıştım. Morvyn kendi davasına dahil olmam için koruyordu beni. 

Beatrice’in de dediği gibi, tek bir kişinin söyledikleri zırvalıktan başka bir şey olamazdı. Ama sayı artarsa, tarikat hakkında daha çok bilgi toplanılır ve kanıtlar sağlanırsa…

Bir şans olabilirdi.

Evet, artık savaşı biliyordum. Hala bu tarikatın tüm amacını ve genişliğini öğrenememiş olsam da hiç yoktan ne ile karşı karşıya olduğumun bilincindeydim.

Neyden kendimi korumam gerektiğini, düşmanımı biliyordum. 

Julian’ın bahsettiği, sonsuzluk kartlarıyla ilgili gizli oyunlar. Elitlerin kurduğu bir tarikat. Güç zehirlenmesiyle gözleri boyanmış güçlü soylular. Her şeyden habersiz halk. Tarikata zorla dahil edilmiş ve  hala pek çok sırla dolu bir prens.

Ve artık, hepsinin ortasında bulunan ben.

9. Bölüm

Kerisch ve Arsenton

✦   ✦   ✦
  1. Bölüm: Kerisch ve Arsenton

Yazarın Anlatımı

Dar oda mum ışıkları ile aydınlatılmıştı. Işıkların loş görüntüsü odanın karanlıklığına pek fayda sağlamasa da odadaki feylerin maskelerini seçebilmek için yeterliydi. Elbette, günahlarını görebilmek için tek bir ışığa dahi ihtiyaç yoktu. 

Karga, odanın köşesindeki duvara yaslanmış; mumlardan birinin hemen yanına dikilmişti. İçinden mumu devirmek geliyordu. Odayı karanlığa boğmak ve birazdan şahit olacaklarını kendi gözlerinden sakınmak.

Maskelilerin tamamı tek bir yere odaklıydı. Karşı duvara zincirlerle bağlı, vücudunun çeşitli yerlerinde kurumuş kan izleri olan yeni iblis mahkumlarına.

Köşedeki masa ve sandalyeye oturan, elindeki tüy kalem ve parşömen ile not almak için hazırda bekleyen bir başka iblis ise bugün gerçekleşecek ritüeli ilk elden biliyordu. Maskelilerden herhangi biri ona bakma zahmetinde bulunsa hem titreyen ellerini hem de korkuyla irileşmiş irislerini görebilirdi. 

Zincirlenmiş iblis, bilincine ulaşırken gözleri açıldı yavaş yavaş. Çevresindekilerin farkına vardığında nefesi kesildi. Karga ona hak vermeden edemedi, iblisin nutkunun tutulması kadar anlaşılabilecek bir şey yoktu. Eğer kendisi de gözlerini, zincirlenmiş ve korkunç maskeli feylerle sarılmış halde bulsaydı sakin kalamazdı. 

“Neredeyim ben?” İblisin sesi kuru, bir rüyadan konuşuyormuşçasına boğuk ve sisliydi. Belki de kendine gelmeye çalışırken bir kabusun içine uyandığını düşünüyordu.

Aslan bir adım yaklaştı iblise doğru. Kırmızı pelerininin içinde tuttuğu kasap bıçağının metalik ışıltısı parlasa da iblis bunu fark edemedi.

Karga bakışlarını kaçırmak istedi fakat direndi. Olacaklara engel olamıyordu, her ne kadar bu onu kahretse bile. İzlemeyi tercih etmek, bir nevi onun kendini cezalandırma yöntemiydi.

Aslan konuşmaya başladığında Karga, onun söylediklerinin ancak yarısını anlayabiliyordu. Tarikat lideri olarak eski antik dilleri akıcı konuşabiliyordu Aslan. Karga ise henüz öğrenme aşamasındaydı, ritüel sözlerinin tamamını çeviremiyordu. 

İblis artık titriyordu korkudan. Ne çevresindekilerin kim olduğunu biliyordu ne de konuşulanları anlıyordu. Zincirlerden kurtulmaya çalıştıkça çırpınıyor, turmalin taşı bileklerini kesiyordu. 

“Kimsiniz siz? Benden ne istiyorsunuz?!”

Aslan sustu. Onun susmasıyla havadaki gerilim ağırlaştı, iblis ani bir saldırı bekliyormuş gibi duvara iyice yapıştırdı sırtını. 

Tarikatın diğer üyelerinin pelerinlerinden gelen hışırtılar sessizleşti. Herkes her nefesin, her sesin ayırdındaydı. 

Bir ezgi duyuldu dışarıdan. 

Pek uzak bir yerden gelmiyordu, çalgıları çalan feyler hemen dışarıda olmalıydı. Neden kendilerini göstermediklerini bilmiyordu iblis ama bunun normal bir müzik olmadığını da anlamıştı. Tarikat üyeleri kulaklarını tıkaçlarla kapamış, sesin kendilerine ulaşmayacağına emin olmuşlardı.

İblis yeniden yardım dilenmedi. Karşısındaki maskeliler artık tüm seslere sağırdı. Nerede olduğunu bilmiyorken bağırmaya devam edemez, enerjisini boşa harcayamazdı. 

Müziğin sesi artarken iblis de kulaklarını kapamaya çalıştı. Bu maskeliler müziği dinlemiyorsa bir sebebi olmalıydı, değil mi? 

Kelepleçeler yüzünden kısıtlanmış hareketleri, ellerini de hareket ettirememesine yol açmıştı. Kulaklarına, yüzüne ulaşamıyordu. 

Notalar devam ettikçe iblis, müziğin nesinin kötü olduğuna anlam veremedi. Ezgi çok güzeldi, daha önce duyduklarına hiç benzemiyordu. Elinden gelse bir kutuya hapsedecek, istediği zaman açıp dinleyecekti. 

Çırpınışları ne ara durmuştu? Düşünemedi. Zihnine bir perde inmişti. Bir sirk hayvanıymış gibi onu izleyen maskeliler şimdi umrunda dahi değildi. 

Gözleri yarı kapanırken bilinci hala yerindeydi. Sadece zaman sırf onun için yavaşlamış, bedenine bir hissizlik getirmişti. 

Aslan ardını döndü. “Yeterince etkisiz halde.”

Karga göstermelik bir baş sallamayla onu onayladı. Tıkaçları Aslan’ın sesini boğsa da ne dediğini tahmin etmek pek zor değildi.

Aslan bıçağını çıkardı pelerininden. İblis tepki vermedi. 

Aslan, eldivenlerini değiştirirken acı verecek kadar yavaştı. Karga neredeyse sadistlikle parlayan gözlerini görebiliyordu. Aslan anı olabildiğince uzatıyor, zevkini doruklarına kadar yaşıyordu. 

Aslan’ın yeni eldivenleri bembeyazdı, odadaki en temiz renkti. Oysa elinin iç kısmındaki kumaş kıpkırmızıydı. Avuç içi harici her yeri beyaz olan eldiveni bu kırmızılık bozuyor, neyi sembolize ettiğini sadece üyeler biliyordu. 

Bu defa bıçağı daha sert kavradı Aslan. İblisin başını geriye yatırıp saçlarını kenara çektiğinde asıl hedefine ulaşmıştı: kafatasından yükselen bir çift boynuza. İblislerin en çok değer verdiği parçalarına. Kimliklerinin bir parçası değil, kimliklerinin ta kendisi gibi bakıyordu iblisler boynuzlarına.

Aslan bıçağı boynuzlara yaklaştırdığında iblisin tüm korkusu, notalarına devam eden ezgi tarafından uyuşturuldu. 

Aslan, öncesinde defalarca kez yaptığı bir ezberle bıçağı boynuzlara doğru savurdu. 

İblisin ancak o an aklına geldi çığlık atmak. Duygulardan şu an yoksundu ama acıyı hissediyordu. Aslan’ı ittirmek için hamle yapamadı fakat gözleri, birkaç tel saçla birlikte yere düşmüş boynuzunda takılı kaldı. 

Aslan duraksamadı. Aynı hamle ve soğukkanlılıkla ikinci boynuzu da kesti kökünden. Maskesinin ucu hafifçe Karga’ya döndü.

Karga işareti anladı, ikiletmeden boynuzları topladı yerden. Aslan’la benzer eldivenler takıyorlardı, Karga’nın avucundaki kırmızılık yalnızca biraz daha küçüktü. 

Lakin Karga, boynuzu sanki çıplak eliyle tutmuş gibi iğrendi. Mimiklerini gizlediği için yüzündeki maskeye minnettar olduğu nadir anlardan birindeydi.

Boynuzları parmakları arasında sıkarken elindekinin sadece basit beden parçaları olmadığını biliyordu. 

Bu boynuzlar, tarikatın mahvettiği bir hayatın kimliğiydi. Onu, o yapan en önemli semboldü.

Karşısında, acıdan bilincini çoktan kaybetmiş iblis ise artık bunu yitirmişti. Tarikat, bir kişiden alınabilecek en korkunç şeyi çalmıştı. 

Bu iblis artık kimliksizdi. 

***

Imogen Wenteria

Kendimi yataktan ayırabilmek için hiç olmadığı kadar fazla efor sarf etmiştim. Son 24 saat içinde hapisten kaçmış, başkent merkezinden sınıra kadar yürümüş ve başkasına anlatsam yüzüme gülecek bir tarikat hakkında derin bilgiler öğrenmiştim. Hem zihnim hem de vücudum o kadar yorgundu ki uykumu tamamıyla alamamıştım. 

Uyandığımda -uyanmak zorunda kaldığımda- şafağa bir saat vardı. Arsenton’a gitmeliydim, ailem saraydaki varlığımı genelde umursamadığı için normalde Kerisch’te kalmak kolay oluyordu. Fakat politik bir toplantıyı, hiçbir açıklama yapmadan ekemezdim.

Beatrice’i kendimle birlikte uyandırmıştım. O da erken yola çıkmam gerektiğini biliyordu, birkaç şey konuşmadan da yollarımızı ayıramazdık. Onun kalacak başka bir yere ihtiyacı vardı, benim de bir araca. 

Üstelik aklımı devamlı meşgül eden başka bir konu daha vardı: Lynox ve Seralyth. Zindandan kaçtığımı, şu an nerede olduğumu ve en önemlisi ne halde olduğumu bilmiyorlardı. Gece düşündüğüm bir fikir hem benim bu sorunumu hem de Beatrice’in yer problemini çözebilirdi.

“Arkadaşlarımı hatırlıyor olmalısın,” dedim Beatrice’e. “Onların yanında kalmaya ne dersin?”

“O iki feyin yanında mı?” Beatrice bir an için duraksadı, kafasında fikrimi tartıyordu.

Omuz silktim. “Neden olmasın? İkisi de cadı olduğunu dert edecek kişiler değil. Muhafızlar çoktan kaçtığımızı anlayıp oraya bakmış olmalı. Aynı zamanda güvende olduğumu bilmelerini istiyorum.”

“Tek taşta iki kuş,” diye özetledi. Birkaç saniye daha düşündükten sonra yavaşça başıyla onayladı. “Adresi ver.”

Bir kağıdın üzerine caddeyi yazdım. “Fayton kullanırsan dükkan ismini söylemen yeterli. Lynox’un dövme işi yaygındır.”

Beatrice, hemen yanıma bir kese bıraktı. “Taverna sahibi cömert davrandı. Borcu sonra Morvyn ile kapatacağını söyledi.”

Keseyi cebime atarken vicdanım hiç acımadı. Bir kese rubik, krallığın varisi için yemek parası bile edemezdi. Aynı şey kendi krallığımda, kendi para birimimde benim için de geçerliydi. 

“O halde yollarımızı ayırıyoruz,” diye mırıldandım. “Şimdilik.”

Beatrice gülümsedi. Hınzır değil, samimi bir gülümseme. Cadıyla şu kısa zamanda iyi bir bağ kurmuştuk aramızda. 

“Sen geri gelene dek arkadaşlarınla kalacağım,” dedi Beatrice. “Her ne prenses işlerin varsa ilgilenmiyorum. Sıkıcı kısımlar sen ve Morvyn’e ait. Ama geri döndüğünde kaldığımız yerden devam edeceğiz.”

“Morvyn’le yalnız bir an yakaladığımda kullanacağım,” dedim kararlılıkla. “Umalım da Lynox dövme dükkanını kapamaya razı olsun. Çünkü o Karga’yı gerekirse sürükleyerek getireceğim. Prensin sarayında saklandığı günler bitti.”

***

Tavernadan çıktığımızda şafağın ilk izleri gökyüzünü henüz yeni boyuyordu. Saatin bu kadar erken olması, fayton bulma işini hiç olmadığı kadar kolaylaştırmıştı. Gece mesaisi esnasında uyuyakalmış fayton sürücülerini resmen biz uyandırmıştık. 

İki ayrı faytona bindiğimizde vedalaşmıştık. Birimizin yol üzerinde inmesine imkan yoktu, tamamen ters yönlere doğru olacaktı yollarımız.

Kesenin neredeyse tamamını sürücüye vermiştim. Arsenton’a doğru yolumuz saatler sürecekti. Sürücüye gideceğim yeri söylediğimde zaten tüm uykusu kaçmış, gözleri korkuyla açılmıştı. Onu suçlamıyordum, mesafe sahiden çoktu ve ara vermeden varmak zor olacaktı.

Yolun çoğunluğunda bölük pörçük bir uyku uyumuştum. Sık sık engebeli yollarla sarsılsak da uyku her defasında beni kollarına çekmeyi başarmış, bense zaten hiç direnmemiştim. Saraya, Cynthia Koremin kimliğime döndüğümde ne kadar yorulacağımı biliyordum. 

Arsenton sınırlarına vardığımızda saat öğleye yaklaşıyor, mayışmış halim yavaş yavaş kayboluyordu. Beatrice saatler önce Lynox ve Seralyth’in yanına varmış olmalıydı. Araçları daha hızlı olacağı için Kerisch kraliyet üyeleri de muhtemelen şu an benim sarayımdalardı. 

Annem ve babamı tahmin edebiliyordum. Aynı anda hem misafirlerini idare etmeye çalışacak hem de kızlarının aslına saraylarında olmadığını fark edeceklerdi. Genç bir ergenken saraydaki varlığımın pek umursanmadığını gözlemlediğimde Kerisch’e bu kadar sık gidip gelmeye başlamıştım. Yoksa ne bir kumarbaz olurdum ne de bir koleksiyoncu.

Ne de Imogen Wenteria doğardı.

Tanrım, ironik değil miydi? Imogen Wenteria olmak, Lynox ve Seralyth’le tanışmak ve bir tarikatın toplantılarına şahitlik ettiğim hayatım ile Cynthia Koremin olup elbiseler içinde bir saray prensesi olmamın arasında duran tek etken ilgili ebevenlerdi. 

Arsenton başkentine yaklaştığımızda sürücüden, Arsenton Sarayı’na olabildiğince yaklaşmasını rica ettim. Kerisch’de olduğu gibi özgürce dolanamazdım burada. Evet, yüzüm pek yaygın olmasa da günün sonunda ben bu krallığın varisiydim. Üstelik halktan kimsenin, varislerini günlerdir değişmemiş kirli bir pantalon takımıyla görmek isteyeceğini sanmıyordum.

Sarayın arka duvarlarına vardığımızda yüklü miktarda bahşiş vererek kesedeki tüm rubikleri harcadım. Sürücü defalarca kez ısrar etmiş olmasına rağmen benim isteğim üzerine mola vermeden ilerlemiştik. Zaten Arsenton’un para birimi farklıydı, rubiklerin değeri yoktu. Sürücü fazla parayı kesinlikle hak etmişti.

Saraydan sürekli kaçan bir prenses olarak pek kullanılmayan giriş çıkışları ve süitime giden hızlı kestirmeleri öğrenmiştim. Ailemi görmek için acelem yoktu. Önceliğim, yıkanmak ve kıyafetlerimin de bir varise yakışır olduğuna emin olmaktı. 

Süitime girdiğimde karşılaştığım oda, tozdan yoksun bir temizlikle parlıyordu. En son buraya gireli haftalar olmuştu. Yuva gibi hissettirdiği pek söylenemezdi. Ama düzenliydi, yokluğumda saray çalışanları sık sık temizlik için girmiş olmalıydı. 

İlk işim üzerimdeki tüm kıyafetlerden kurtulmak ve duşa girmek oldu. Lynox’un dairesini kesinlikle kötülemiyordum ama buradaki jakuzi ile hiçbir şey kıyaslanamazdı. Kerisch’e, saraydaki duş malzemelerimi yanımda götürsem Lynox ömrüm boyunca dalga geçerdi fakat vücut losyonlarıma bayılıyordum. 

Sadece rahatlamak için ayırdığım bir yarım saatin ardından havluya sarılmış, elbiselerimin sıralı olduğu dolaba yönelmiştim. Elbise giymeme yardımcı olması için elbet birilerini talep edebilirdim ancak saraya fazla yabaniydim. Kumarhanede harcadığım vakitlerden tenime yer etmiş yaraları kimsenin görmesine ihtiyacım yoktu. Üstelik sırtımdaki dövme, öyle kolay gizleyebileceğim bir şey de değildi.

Gri, kül renginde bir elbiseyi seçerken hiç memnun değildim. Kırmızı renge aşıktım lakin Arsenton’un ulusal rengi griydi, resmi etkinliklerde de soylular bu rengi giyerdi. Zaten elbise üzerine çok fazla düşünecek lüksüm yoktu, ailemi görmeli ve toplantının tam saatini öğrenmeliydim. 

Zira ben yanlarına gitmediğim müddetçe toplantıya dakikalar kalmadan evvel beni aramayacaklardı. 

Islak saçlarımı havluyla olabildiğince kurutup alttan bir topuz yaptım. Arsenton, Kerisch’e kıyasla daha güneyde bir krallıktı. Hava çok daha sıcak ve kuruydu, bu sebeple bir ısı kartı kullanmayı tercih etmemiştim. 

Hazır olduğuma kanaat getirdikten sonra dizimi kırıp hafifçe yatağın altına eğildim. Zemindeki ahşaplardan bir tanesini tırnağım aracılığıyla oynattığımda vidalar hızla söküldü.

İşte kartlarım. Lynox’un dairesinde değil, krallığımda sakladığım yedekler.

Arsenton’da kartlar yasak değildi fakat oda temizliğini yapan hizmetçiler sık girip çıkıyordu. Prenseslerinin pek odasına uğramadığını bilecek kadar deneyimli çalışanlar pekala kartları çalabilirdi. Kilometrelerce uzaktan burayı kontrol etmem imkansızdı. 

Kartları rahatça korseme, belki aylar önce  diktiğim cebe sıkıştırdım. Yasak yoktu, kartları görünce idam emri verecek yetkide kimse yoktu. Burada, bir varis olarak pek çok anlamda kısıtlı olsam da büyü ve otorite bakımından özgürdüm. 

Tanıdık koridorlarda yürümeye başladığımda omuzlarım geride, çenem dikti. Şu an bir kaçak değil liderdim. Şu an Imogen değil, Cynthia’ydım. Koremin hanedanlığı ve ailesinin tek veliahtı.

Yatak odaları ve süitlerin olduğu katlardan aşağı inen merdivenleri de geçtiğimde ana kata varacaktım. Sadece tek bir kat kalmıştı. Ana kata inene dek kimseyi görmeyi beklemiyordum ama ne zaman beklentilerim isteğim doğrultusunda gerçekleşmişti ki?

Kerisch misafirleri, Zhaen ailesi gelmişti. 

Morvyn Zhaen de babasının hemen yanındaydı.

Kendi ailemi de gördüğümde adımlarımı onlara yönelttim. 

“Evet, ve…” Babam, beni fark etmesiyle cümlesine ara verdi. Yüzünde geniş bir gülümseme peyda olurken, “Cynthia,” dedi sevecen bir sesle. Sanki bunca zaman içinde ilk kez yüzümü gördüğünü fark etmemiş gibi. 

Cynthia. Asıl ismim olmasına rağmen asla bu şekilde çağrılmaya alışamıyordum.

“Babacığım.” Yanında yerimi aldım. Kerisch Kralı karşısında baba-kız ilişkimiz saygılı olduğu kadar profesyoneldi de. 

Babam konuklarımıza döndü, gülümsemesinin gerginleştiğini ancak onu iyi tanıyanlar anlayabilirdi.

“Kral Ronan, kızımı tanıtmak isterim. Eminim mektuplarımızdan hatırlıyorsunuzdur.”

Mektuplar mı? Çoğul hem de? 

Ronan başıyla onayladı. Morvyn’in omzuna elini koyduğunda bakışlarım yeni ona dönmüştü. 

Prensin gözleri benim üzerimdeydi, belli ki geldiğimden beri de çekmemişti. Bu göz temasımız anında aklıma Şarap Kumarhanesi’nde ilk karşılaştığımız zamanı hatırlatmıştı. Tabii, o gün ben onun kim olduğunu bilmiyordum. Ancak ona rağmen deja vu hissini üzerimden atamadım.

“Memnun oldum,” dedi Kral Ronan. 

Senin sarayında, senin zindanlarındayken iyi ki yüzümü görmedin Kral. Yoksa sahiden memnun olur muydun, merak ediyorum.

Morvyn nihayet bakışlarını çekti benden. Babasına ve benim babama verdi dikkatini. 

“İzninizle, yol yorgunuyum. Süitim hazır mı?”

“Elbette,” diye atıldı babam. “Cynthia, Varis Zhane’e ikinci kattaki süitine kadar eşlik eder misin? Varisin sarayımızı gezmesi de hoş olur.”

Duraksadım. “İkinci kat mı?”

Babam, “Tabii ki,” derken aptalca bir soru sormuşum gibi baktı suratıma. “Zhaen ailesi en güzel misafir süitlerimizde kalacak.”

 Anlamıyordum. İkinci katta kraliyet ailesi kalırdı. Ben, annem ve babam. Önemli misafirlere ise hep üçüncü katı alırdı. Bir prensip ve güvenlik meselesiydi bu.

Lakin sorgulamak yerine, “Nasıl istersen baba,” dedim. Başkalarının önünde, özellikle Kerisch hükümdarlarının önünde, babamı sorgulayamazdım. Kendi kızına dahi söz geçiremeyen bir kral nasıl otoriter bir imaj çizebilirdi?

Morvyn talimat beklemeden, ardımdan beni izlemeye başladı. Onların yanından kurtulmak için epey hevesliydi.

Merdivenleri tırmanana dek ikimiz de konuşmadık. İyice ailelerimizin duyma mesafesinden çıkmadan konuşmayı riske etmedik.

Ne zamanki birinci kata vardık, o zaman Morvyn bu sessizliği bozdu.

“Sana Arsenton’a gitme demiştim,” dedi sitemle karışmış bir kızgınlıkla. “Senden istediğim tek bir şey vardı!”

“Sana da merhaba, Morvyn. Evet, ruh halim gayet iyi. Bunda senin de payın var, teşekkür ederim. Anahtar çok yardımcı oldu.”

Adeta alay ediyordum, bu kelimelerin benim dudaklarımdan dökülmesi bana da sürpriz olmuştu. Morvyn’in yanında ilk kez bu kadar rahattım. Belki de artık düşman olmadığımıza emin olmamdı sebebi. Biraz da olsa gerçekleri biliyordum. Cevapları bulmak için çırpınmayı bıraktığımda asıl kişiliğim ortaya çıkmıştı. 

Morvyn o an beni boğazlayabilecekmiş gibi baktı. O kül rengi bakışlarında fırtınalar esiyordu. Öfkeliydi. Basit bir sinir değil, sahici bir öfke. 

Neye kızıyordu bu kadar? Burası benim krallığımdı. Nasıl hissettirirse hissettirsin, evimdi. Buraya gelerek -onun gözünde- neyi yanlış yapmıştım?

“Burada olmaman gerekiyordu, Imogen.” Kızgın yüzüne rağmen sesi öyle değildi. Hatta… üzgündü. Bu hızlı değişimle bir an afallamıştım. Bağırmasını, azarlamasını bekliyordum. 

Benim adıma acı duyuyordu sanki ama neden?

Gerçek ismimi değil, Imogen’ı kullanması da gafil avlamıştı. Kerisch’te Cynthia’yı kullanmak nasıl tehlikeliyse burada da tam tersi geçerliydi. 

Oysa… güveni çağırıştırıyordu. Cynthia ismine doğmuştum lakin Imogen’ı seçmiştim. Bu yüzden Imogen’ı duymak iyi gelmişti.

“Burası benim krallığım,” dedim. Artık alay etmiyordum. “Üstelik toplatıda en az senin kadar benim de bulunmam gerek. Seçim şansım yokken suçu bana yükleme.”

“Zaten bu yüzden gelmemen gerekiyordu.” Morvyn bir yandan sarayı inceliyor, bir yanda da konuşmaya devam ediyordu. “Gelmemen gerektiği için seni uzak tutmaya çalıştım.”

“Biliyor musun, dolambaçlı konuşmayı bıraksan belki gerçekten sözünü dinler ve burada olmazdım.”

Morvyn’le konuştukça, açık açık cevap vermeye resmen alerjisi olduğunu daha iyi anlıyordum. Kendince sebepleri olmasa böyle yapmazdı, biliyorum ama bu ne kadar sinir bozucu olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. 

“Yeterince zamanımız hiç olmadı,” diyerek omuz silkti Morvyn. “Her şeyi sana anlatmak istiyorum. Ama bölük pörçük yapamam. Üstelik bazı şeyleri göstermeden anlatmam mümkün değil.”

“Beatrice ile konuştum.” Bunu söylüyordum çünkü son karşılaşmamız kadar bilgisiz olmadığımı anlasın istiyordum. “Pek çok şeyi anlattı.”

Morvyn nefes verdiğinde kızgınlığın tüm izleri çehresinden tamamen yok olmuştu. Daha çok kız kardeşiyle uğraşmaktan bıkmış bir abi edası vardı bakışlarında. Bu bakışları tanıyordum, Lynox da sık sık böyle bakardı bana.

“Ona sabretmesini söylemiştim. Tabii ki beni dinlemedi.” Ağzının içinde homurdanırken kısık sesle güldüm. Ortamın havası nispeten yumuşamıştı. 

“Peki, neden Arsenton’a gelmemi istemediğini söyleyecek misin?” Tonum, sahte bir merak barındırıyordu.

“Hayır,” dedi Morvyn basitçe. Şimdi o da sırıtıyordu, balodaki dansımız esnasında yüzünden eksik etmediği sırıtmanın bir kopyasıydı. 

Kaşlarım çatıldı. “Neden?”

Ben durduğumda o da durdu. Misafir süitinin kapısının tam önündeydik.

Yeniden omuz silkti. Ben de birinin omuz silkme hareketine bu kadar gıcık kapabileceğimi bugün öğrenmiş oldum. 

“Bu seferki keyfi. Birkaç saat sonra sebebini toplantıda öğreneceksin. Ve inan, ben de kıvranışını zevkle izleyeceğim.”

10. Bölüm

Sahte Kalpler

✦   ✦   ✦
  1. Bölüm: Sahte Kalpler

“Kartlar güçtür. Sonsuzluk kartları ise mutlak güç. 

Güç, diyara fey olarak doğan ırkın yüzyıllardır tek gayesi olmuştur. Ünlü merhum politikacı Alexandr Han (B.C. 521-584) diyor ki:

‘Güç, bir kişinin elinde bulundurabileceği en büyük silahtır. Güce ulaşmanın en temenni yolu büyüdür ve bunu ancak kartlar sağlayabilir. Feyler için başka büyüler söz konusu olamaz, diğer ırklar gibi biyolojik güçler feyler için geçerli değil. Cadıların doğuştan gelen büyüleri, sirenlerin hipnoz edici sesleri, iblislerin ise şeytanca boynuzları ve kara büyüler vardır. İstedikleri zaman baskın toplum olma konusunda savaş açabilir ve kaosa yol oluşturabilirler.

Eğer feyler bundan kaçınmak ve dominantlığını korumak istiyorsa güç sahibi olmalıdır. Tek yolumuz olan kartları krallar müthiş bir titizlikle kontrol etmelidir. 

Diğer ırkların gücünü kontrol edemiyor olmamız onları daha tehlikeli yapmakta. Aklı başında her fey kartları akıllıca kullanmalı. Kraliyet aileleri ise sonsuzluk kartlarını canları pahasına korumalı. Bu sonsuzluk kartları halka verilmemeli, zira hali hazırda nadir olan kartları kullanıma açmak müthiş bir nimeti çar çur etmekten farksız olur.’

Onun bu sözleri, halkın fey harici canlılara karşı duyduğu korkuyu körüklemeye başlamıştır. Bu nefretten hoşnutsuz olan bazı cadı ve iblislerin işgale başlamasıyla ilk isyan ortaya çıkmıştır…”

Kitabın kapağını iç çekerek kapatırken saati kontrol ettim. Toplantı saatine kadar bir şeyler okuyarak vakit geçirmeye çalışıyordum. Diyar Tarihi: Birinci Cilt’i defalarca kez bitirmiştim. Çocukluğumdan bu yana hiç değişim göstermemiş hobilerimden biri tarihe olan ilgimdi. Geçmişle bugünü karşılaştırmak, neden-sonuç ilişkisi kurmak hoşuma gidiyordu.

Bu serinin tüm ciltlerini bitirmiştim. En çok kartların bahsi geçiyordu. Sadece bu seri için değil, diğer tarih kitapları için de aynısı geçerliydi. Oldum olası kartlar hep içişleri karıştıran bir etken olmuştu ve yüzyıllar sonra bile durum değişmemişti. 

Küçükken, bu kitapları okurken başlamıştı kartlara olan ilgim. Güç, deniyordu hep. Feylerin amacı hep gücü kovalamak olmuştu. Diğer ırkların doğuştan yeteneklerinin yanında feylerin nesi vardı? Bir çift uzun kulak ve fiziksel hasarlara karşı belki biraz daha dayanıklı bir vücut. Bir savaş kopsa, ırklar birbirine girse neye yarardı ki bunlar?

Irkçılık da güç sevdası da başta böyle oluşmuştu. Feylerin yaşadığı krallıkların sayısı, diyardaki on üç krallıktan dokuzunu oluşturuyordu. 9 kraliyet ailesi de krallıkları güçlensin diye kartların peşine düştüğünde yeni bir problem daha çıkmıştı ortaya: fey krallıkları arasındaki güç çatışmaları. 

Bu defa krallıklar, sadece diğer ırklar arasında değil; diğer fey krallıkları arasında da üstünlük kurmaya çalışmıştı. Güç zehirlenmesi böyle bir şeydi işte. Elde ettikçe fazlasını istiyorlardı, tarih bu uğurda ölmüş krallar ve kraliçeler ile doluydu. Artık şahsen ben, güç arzusunun feylerin fıtratında olduğuna inanmaya başlamıştım. 

Toplantı saatine pek az zaman kaldığını fark ettiğimde yerimden kalktım. Yalan söyleyemezdim, sahiden toplantıda neler olacağını merak ediyordum. Morvyn öğreneceğimi fakat bundan hiç hoşlanmayacağımı söylemişti. Üstelik Kerisch Sarayı’ndayken de benimle birlikte Kerisch’e dönmek istediklerini duymuştum. Parçalar birleşmiyordu, onca sorunun cevabını bulamıyordum. 

Odamdan çıkarken sabret, diye telkin ettim kendimi. Dakikalar sonra toplantıyı başlayacaktı. Bilerek son anda salona girmeyi planlıyordum. Ailemle ne kadar az yalnız kalırsam o kadar iyiydi, onların da bu duruma pek takılacağını sanmıyordum. Onlar kızlarının varlığını sıklıkla unuttuğu için benle konuşmuyorlardı, bense gereksiz samimiyetle uğraşma havamda değildim.

Salona vardığımda benim için ayrılmış yere oturdum. Öteki uçta, karşımda Morvyn oturuyordu. Yanıma annem, annemin yanına da babam yerleşmişti. Evrensel bir toplantı düzeniydi. Varis, kraliçe ve kral.

Dikdörtgen şeklindeki uzun masanın kısa kenarlarına kraliyet aileleri yerleşmiş, uzun kenarlara ise başka görevliler oturmuştu. Denileni kaydedecek olanlar, güvenlik veya şahitlik için getirilmiş elçiler… Hepsi prosedür sebebiyle buradaydı. Fey krallıkları arasında yapılmış anlaşmaya göre hepsi, tarafsızlık ve kargaşanın önlenmesi için zorunlu maddelerdi.

“Toplantı başlıyor,” dedi bir elçi. “Toplantı sebebi, Kerisch ve Arsenton’un üç sene önce ilan ettiği düşmanlık kararını barışa bağlamak ve iki aydır mektuplarda konuşulan şartlar ile kararları tartışmak. Toplantı boyunca söylenen her şey, bu andan itibaren dökümanlar aracılığıyla kayıt altına alınacaktır.”

Yüzüm, ifadem ve duruşum. Tüm bedenim anında ciddileşti. Her şey şimdi fazla resmi, hava sanki daha ağırdı. 

Önce Kerisch Kralı başladı konuşmaya. “Mektuplarda uzun süre bahsettik ve konuştuk.” Daha önce karısıyla konuşurken de duymuştum ama sesi bu kadar soğuk hiç olmamıştı. Böyle bir toplantıda aksini de bekleyemezdim lakin istemsizce gerilmiştim. 

“Pek çok kararı neredeyse kesinleştirdiğimizi varsayıyorum,” diye devam etti. Hem bir soru hem de alttan tehlikeli bir ton içeriyordu. 

Babam başıyla onayladı. “Aynen öyle. Resmileştirmek için de mükemmel bir fırsat.”

Rahatsızca kıpırdanmamak için zor durdum. Kararların ne olduğuyla ilgili bir fikrim yoktu ve böyle ciddi anlarda bir Koremin olduğumu hatırlıyordum. Bu krallık bana mirastı. Bu kararlar gelecekte beni de ilgilendirecekti ve ben tamamen fikirsizdim. 

“Politik amaçları sağlamak için en kesin yola karar verdiğimize inanıyorum,” dedi annem. Ustaca gizlenmiş bir stresi olsa da diğer yandan da… içi rahattı. Konuşma tarzından yaptığım çıkarım buydu ve ne anlam ifade ettiğinden emin değildim. 

“Mektuplarda yeterince konuştuk. Fazladan tartışmamız gereken şartlar olduğunu düşünmüyorum, geriye kalan yalnızca imzalar.” Kerisch Kraliçesi bunu söylerken oğlunun omzunu sıvazladı. “Oğlumuz bir sorun çıkarmadan kabul etti. En doğru olanı da buydu zaten. Bir varis olarak her zaman böyle bir karara hazırlıklıydı.”

“Cynthia da çok heyecanlı,” diye katıldı babam. Neye heyecanlı olmam gerektiğini hala bilmiyordum ama gülümsedim ve başımı salladım. 

“Ailelerimizin birlikteliği, aradaki soğukluğu da çözecektir,” dedi Kerisch Kralı. “İki güçlü krallık arasında böyle güzel bir evlilikten doğan ittifaklık… Daha iyi bir yol düşünülebilir miydi?”

Ailelerin birlikteliği. 

Evlilik.  

Başım o kadar hızlı anneme döndü ki nasıl kimse tepkimi sorgulamadı, anlayamadım. 

Aldığım tek yanıtsa masanın altından, dizime yediğim tekme oldu.

Barışı sağlamak ve müttefiklik kurmak için buldukları yol evlilik miydi? Savaş çıkacağına tüm halk, tüm magazinler emindi. Aradaki mektuplaşmaların tehditler içerdiğini yazıyordu dedikodu gazeteleri.

O konuşmalarda tartışılan konu evlilik miydi?

Ben ve Kerisch Krallığı’nın varisi ile.

Morvyn’le bir evlilik. 

Morvyn bunu biliyordu. Anlaşmanın altına imza atamayım diye mi Arsenton’a gitme demişti? Tüm bunlar ne zamandır planlanıyordu?

Adi karga doğrudan anlaşmalı evlilikten bahsetseydi adımımı bile atmazdım!

Gözlerim Morvyn’e döndüğünde elbette onun bakışları da benim üzerimdeydi. Hep bana bakıyordu, kül rengi gözleri hep üzerimdeydi. Ve o gözlerin içi gülüyordu. Sahiden de dediği gibi, kıvranışımı zevkle izliyordu. 

Biliyordu. Hepsi biliyordu. Dahası, ailem benim de haberim var ve çoktan onaylamışım gibi davranıyordu.

Titreyen ellerimi gizlemek için kucağıma koydum. Neden titrediklerini dahi bilmiyordum. Öfke, şaşkınlık veya panik? Belki hiçbiri, belki de hepsi. 

Önümüze bazı dosyalar kondu. Evlilik sözleşmesi ile gerçekleşecek yeni düzenlemelerin maddeleri. Hem Arsenton hem de Kerisch iki liste hazırlamıştı. Kimisi aynı, kimisi farklı yüzlerce madde saatlerce tartışıldı. Neredeyse hiç söz alamadım. Morvyn bile iki kez konuşmayı denemiş, pek de önemsenmemişti. Belli ki sorun benim ailemde değil, doğrudan kral ve kraliçelerdeydi. 

Maddeleri okudukça midem düğümleniyordu. Birkaç saat öncesine kadar yaşadığım hayat gözüme bir anda fazla güzel gözükmeye başlamıştı.

-Nişan öncesi Kerisch Varisi ve Arsenton Varisi, ikişer ay birbirlerinin krallıklarında konaklayacak. İki varis de birbirlerinin krallıklarının politikasını ve işleyişini öğrenecek. 

-Tören iki krallıkta da ayrı ayrı düzenlenecek. 

-En fazla bir hafta içerisinde ilişkileri halka duyurulacak.

İlk anlaşılan, neredeyse anında kabul edilen maddeler bunlardı. Özellikle ilk madde konuşulurken hükümdarlar, birbirine sanki olabilecek en güzel fikri bulmuşlar gibi bakmışlardı.

Kerisch Sarayı’nda dinlediğim konuşma şimdi daha mantıklı geliyordu.

“Geri dönerken yanımızda prensesleri de olacak.”

Bu madde bile çok önceden, Kerisch tarafından düşünülmüştü. Ailem de kabul etmişti ve listeye eklenmişti. 

Anlaşmanın tamamını okuyamadım. O kadar çok madde konuşulmuş, çıkarılmıştı ki başım dönmeye başlamıştı. Hala olan biteni kavramakta zorlanırken gerçekliğin pek bilincinde sayılmazdım. Bir tiyatro gösterisi karşımda oynuyordu da bana izlemek düşmüştü sanki. Verilen kararlar benim için veriliyordu, oysa ben imzalamam için kalem uzatılan anlaşmaya bakarken tamamen yabancı hissediyordum. 

İmzayı atmadan önce duraksadığımda annem belimden dürttü beni. Daha maddelerin tamamını bile okuyamamıştım. Lakin çoktan herkes imzalamıştı, Morvyn de dahil. Bir tek ben kalmıştım ve ailemin imzası benimkinin hemen yanında dururken pek seçim şansım olduğu söylenemezdi. 

İmzayı attım.

Bir evlilik sözleşmesinden çok kendi ölüm fermanımın altına imzamı atmıştım sanki. Kontrolümde olmayan, sırf ailemin isteği üzerine attığım bir imzaydı. Ailem karar vermişti ama imza bana aitti. Kararlar benim üzerimden verilmişti.

Bu bir evlilik sözleşmesi bile değildi, en azından halka mal edileceği gibi değil. Evlilik adı verilmiş bir müttefiklikti. Tamamını okuyamamış olsam da pek çok madde Kerisch’in lehineydi.

Arsenton fazla güçsüz bir krallık olmasa da Kerisch daha güçlüydü. Onlarla bir savaşı kaldıramazdık. Uzlaşma sağlanmadığı takdirde kaçınılmaz olacak o savaş da Arsenton’un haritadan silinmesiyle sonuçlanırdı. 

Ailem de donanmaları güçlendirmekten veya normal bir anlaşma yapmaktan ziyade öylece beni ortaya koymaya mı karar vermişti?

İmzalar atıldıktan sonra elçi, toplantının bittiği ve kararların ne olduğuyla kısa açıklamalar yaptı. Onu dinlemiyordum. Son birkaç saattir, şokun da etkisiyle olan biten her şeyi dış göz misali izlemiştim. İmzayı atmak, zihnimde daha gerçek kılmıştı olanları. 

Düşündükçe öfkeleniyor, bu siniri kime yansıtacağıma şaşırıyordum. Boğazımda birikmiş, kopmak için ufak bir dalgayı bekleyen bir çığlık vardı. 

Ailemle yalnız kalmak için en küçük anı kolluyordum. Yalnız kalsak ne yapacaktım? Bağıracak, haber dahi vermeden kendi evlilik sözleşmemi imzalayacağım bir toplantıya sokmalarının hesabını soracaktım. 

Ya sonra? Anlaşma kağıdı yırtılacak mıydı, hiçbir şey olmamış gibi devam edilecek miydi? Hayır. 

Toplantı resmen sona erdiğinde akşam yemeği vakti gelmişti. Koridorda annemi yakalama şansım var mıydı acaba? Hiç yoktan içimdeki yangını söndürecek biraz zaman?

Fakat hayır, Kerisch ailesi de hep yanımızdaydı. Resmi kısım bittikten sonra hem bir yorgunluk hem de sessizlik vardı sanki herkeste. Öyle ki sessizliği bozan anca Morvyn olmuştu.

“Her şey resmileştiğine göre,” derken ölçülüydü. Benim aksime bu kadar sakin olması takdire şayandı. “Müstakbel eşimle yalnız kalmamın bir sakıncası var mı? Onu tanımak için vakit kaybetmek istemiyorum.”

Müstakbel eşim. 

Mideme ağrılar saplandı. Dili nasıl bu kadar kolay dönüyordu bunu söylemeye? Hiç mi iğrenmiyordu benim gibi? Ya herkes çok iyi bir oyuncuydu ya da bütün sorun başından beri bendeydi, başka bir seçenek gelmiyordu aklıma.

“Mükemmel fikir,” dedi Kerisch Kraliçesi. Bir oğluna baktı, bir bana. Bir oğluna baktı, bir müstakbel gelinine.

Gerçeklik algımın geri dönmesi, önümde yaşananları anlamlandırabilmeyi becerebildiğim anlamına gelmiyordu. Babamı defalarca kez Kerisch Krallığı’na hakaretler ederken görmüştüm. Annemin savaş çıkma endişesi yüzünden uyuyamadığı zamanları. 

Şimdiyse sanki normal iki aileydik. Sanki Moryvn ve ben basitçe birbirine aşık iki yeniyetmeydik.

Morvyn ile nihayet yalnız kaldığımızda annem, odalarımıza sonra yemek göndereceğini söylemişti. Yani o ana dek “birbirimizi tanıyabilirdik.”

“Müstakbel eşim mi?” diye çıkıştım hışımla.

Morvyn, “Yalan bir söz mü ettim?” derken sırıtıyordu!

“Bunu neden bana söylemedin? Neden, Morvyn?”

Morvyn’in dudaklarındaki sırıtış yavaş yavaş söndü. Oyunbaz olmadığımı, aksine, hakiki bir sinirle harlandığımı gördüğünde boğazını temizleyerek saniyeler içinde ciddileşti.

“Evet, Imogen. Biliyordum.” Yalnız olmamızın rahatlığıyla Cynthia’yı kullanmıyordu. Ancak buna minnetar olamayacak kadar doluydum ona. “Aslında epey süredir biliyorum ve eminim ki mevzunun sen de savaşla ilgili olmadığını anlamışsındır.”

“Elbette anladım,” dedim hışımla. Bir nebze daha sakin olsam da hala kaynıyordum. Birazını dışa aktrabilmiş olmak iyi gelmişti. “Parçaları birleştirebiliyorum, Kerisch Prensi. Beatrice bana senden kısa sürede, senden daha çok bilgi verdi. Tarikata dahil olmam için politik bir strateji olduğundan haberdarım.”

“Kerisch Prensi,” diye yineledi az önce ona hitap etmek için kullandığım makamını. “Bu kadar iğrenerek söyleme. Sonuçta sen de yakında Kerisch Prensesi olacaksın.”

“Takıldığın yer orası mı?!” diye patladım. “Flörtleşmenin sırası mı Morvyn?”

Derin bir nefes aldı. Evet, gerçekten benden daha sakin ve açık fikirliydi. Veya önceden bilgisinin olması, bu konu üzerinde yeterince düşünüp sonuca ulaşmasını sağlamıştı. 

“Olan oldu,” dedi düz bir sesle. “İmzaları atmaktan başka çaremiz yoktu, Imogen. Yalnızca kağıt üzerinde olsa dahi evleniyoruz.” 

Bir adım bana doğru yaklaştı. “Ama bu, sonsuza dek sürecek demek değil. Tarikata katılmanı sağlamaları için evlilik törenlerinin gerçekleşmesi lazım. O zamana kadar güvenini kazanmaya çalışacaklar. Aksi takdirde seni korkutup kaçırırlar. Sonuçta seni bayıltıp zorla da o maskeyi başına geçirebilirlerdi, Imogen. Onlar seni manüpile etmek istiyor, tıpkı tarikata sonradan katılmış diğer soylular gibi.”

“Sonradan?” diye sorguladım. “Yani, doğuştan da mı olabiliyor bu? Nasıl?”

“Annen ve baban tarikattaysa zaten tarikatın içine doğuyorsun.” Bakışları, kendisinin de böyle olduğunu ele veriyordu. Kerisch Kralı ve Kraliçesinin tarikatta olduğunu çoktan tahmin etmiştim. Zira beni tarikata dahil etmek için oğullaryla ikna etmeye çalışan onlardı.

“Kaçırıp başına maskeyi geçirebilirler, dedin,” diye hatırlattım. “Maskeler tam olarak neyi temsil ediyor?”

Sıkıntılı bir şekilde iç çekti. “Şu an sahiden tarikatın işleyişini mi anlatmamı istiyorsun?”

Bozuntuya vermedim. “Yapacak daha iyi bir işin var mı?”

“Dinlenmek istiyorum,” dedi Morvyn hemen. Kızgın bir çocuk gibiydi. Mimikleri ve duyguları o kadar hızlı değişiyordu ki şaşakalıyordum. Toplantıdan önce bile, kızgınken bir anda oyunbaz haline geri dönmüştü. 

O böyle fazla mod değiştirirken nasıl davranmam gerektiğini şaşırıyordum. Morvyn’le konuşurken bilinçaltım ne diyeceğini önceden tahmin etmeye çalışıyor, ihtimallere karşı cevaplarını hazırlıyordu. Yalnızca Morvyn’e has değil, konuştuğum herkese yaptığım garip bir huydu bu. 

Fakat Morvyn için önceden hazırladığım cevapların neredeyse hepsi boşa çıkıyordu. Sohbet akışı beklentimden farklı yöne gidiyordu ve beni sık sık gafil avlamasının temel nedeni buydu.

“Konuşacağız, diyip duruyorsun ama asla konuşmuyorsun, Morvyn.” Kollarımı göğsümde kavuşturdum. “Beni daha fazla geçiştiremezsin.”

“Gerçekten yorgunum,” diye diretti. “Orta yolu bulmaya ne dersin? Eminim sen de açsındır. Dinlenelim, yemek yiyelim ve senin odana geleyim. Zaten misafir süitim senin süitinin hemen karşısında. Sonra gece yarısına kadar başımın etini yiyebilirsin, söz veriyorum.”

Kabul ettiğimde ikimiz de kısa süreliğine kendi odamıza çekildik. Annemin vaat ettiği yemek odama gönderildiğinde sessizlik içinde açlığımı giderdim. 

Evlilik. 

Prensler veya prensesler  sık sık politikaya dayalı anlaşmalardan ötürü evlendirilirdi. Bunu biliyordum, daha önce başka soyluların evlilik törenlerine de katılmıştım. Ancak bunlar genelde varisler olmazdı, tahta geçecek en büyük kardeş krallığın gözbebeğiydi. Politika için harcanmazdı, daha küçük veya leydi soyundan gelenler tercih edilirdi evlendirilmek için. 

Ancak benim kardeşim yoktu. Ben kilometrelerce ötede, başka bir krallıktan fark etmeyen ailem neden başka bir soyluyla uğraşmak istesindi? Bir savaştan deli gibi korkuyorlardı. Kerisch böyle bir teklif sunduğunda anında atlamış olmalılardı. 

Kerisch’in ne kadar sinsi olduğundan her daim bahseden babam gerçekten bunun arkasında başka bir amaç yattığını düşünememiş miydi? Ya da belki düşünmüş ancak yeteri kadar umursamamıştı. 

Yemeğimi yedikten sonra üzerimdeki gri elbiseden kurtulmak, yerine daha rahat bir tunik giymek için gardolabıma yöneldim. Asıl giyinmekten hoşlandığım renge yönelip basit, kırmızı bir tuniği yatağıma koydum. Uzun fakat bu kuru havada bunaltmayacak incelikteydi. 

Gri elbiseden kurtulduğumda hala çıplak sayılmazdım. Belimi ve üst vücudumu kavrayan bir korse daha, elbisenin altına giydiğim ekstra hacim sağlayan bir beyaz etek… İşte soylular bu yüzden giyinmek için çalışanlarından yardım alıyordu. Elbiseyi çıkarmış olmama rağmen omzum ve köprücük kemiğim haricinde her yerim fazlalıklarla kaplıydı. 

Bağcıkları arkamda birleşen korseyi çözebilmek için belimi olabildiğince çevirmeye, kollarımı ardımda birleştirmeye çalıştım. Düğümü çözmek, bağlamaktan kesinlikle daha kolaydı. 

Yaptığım işe o kadar odaklanmıştım ki arkadan birinin yaklaştığını duyamadım. Lynox’un evindeki gıcırtılı menteşelere fazla alışmıştım, saray kapıları sessizdi ve giren her kimse kapıyı tıklatmadığı için girişinden habersizdim. 

Anca tanıdık ses konuştuğunda yalnız olmadığımı, kimin odama girdiğini kavrayabildim.

“Hey, kendi valizimde getirdiğim bazı atıştırmalıkları da aldım yanıma. Yeni yediğimizi biliyorum ama muhtemelen uzun konuşacağız. Kerisch pazarından diye önyargılı bakma, tatları gerçekten-”

O kendi sözünü keserken ben küçük bir çığlık koyuverdim.

“Üstümü değiştiriyorum, sapık! Saray adabı dersinde kapı çalmayı öğretmediler mi sana?!”

Neyse ki korsemi henüz çıkaramamıştım. Hala gözüken tek yerim yalnızca omzum ve sırtımın bir kısmıydı. 

Başımı çevirip Morvyn’e baktığımda onun bakışları benim yüzümde değildi. İronikti, şu ana dek hangi ortamda bulunursak bulunalım hep onu dik dik bana bakarken yakalıyordum. Oysa şimdi ilk kez gözleri başka bir yerdeydi. 

Morvyn’in bakışlarını takip edip neye bu kadar ilgiyle baktığını anlamaya çalıştım. Sadece ilgiyle de değil, yasak bir günaha tanıklık etmiş gibi donakalmıştı. 

Omzuma bakıyordu. Tam olarak sırtıma, köprücük kemiğimin olduğu noktaya.

Siktir, koca bir siktir!

Sonsuzluk kartının bulunduğu dövmeye bakıyordu. 

11. Bölüm

Zhaen Felsefesi

✦   ✦   ✦
  1. Bölüm: Zhaen Felsefesi

Henüz görmemesi gerekiyordu.

Morvyn’in sandığım gibi düşmanım olmadığını öğrenmiştim. Aslında görmemesi için hiçbir sebep yoktu ama en azından önce onu dinlemek istemiştim. Yeterince anlattığına kanaat getirirsem son ana dek saklayacaktım. 

Kart nerede, diye sorduğunda güvende demiştim. Yalan sayılmazdı, sahiden güvendeydi. Zira kartı sırtımdan kimse çalamazdı. Fakat gerçeğin tamamını da söylememiştim, tarikatla ilgili bilmediğim onca şey varken hiç yoktan bir koz olacaktı o kart. Morvyn’in bilmiyor olması bana ufak da olsa bir üstünlük sağlıyordu ve ben şimdi onu kaybetmiştim. 

Bulduğum rastgele bir hırkayı üzerime atmaya, sırtımı gizlemeye yeltensem de artık çok geçti. 

Morvyn birkaç adımla yanıma yaklaşıp kartı gizlemeye çalışan ellerimi durdurdu. Parmağı dövmenin üzerinde dolaştığında tüylerim ürperdi. 

“Kart güvende,” diye yineledi birkaç gün önceki sözlerimi. “Sen bunun güvende olduğunu mu düşünüyorsun?”

Buz gibiydi konuşması, ilk kez bu kadar duygudan yoksundu. Kızgın mıydı yoksa sadece şaşkın mı? Emin değildim. 

“Buradan daha güvenli olabilir mi?” dedim kendimi savunarak. “Kimse tenimden çalamaz. Dövmenin geri dönüşü yok.”

“İşte sorun da bu!” Dövmenin üzerindeki parmakları önce sıkılaştı, sonra da bana zarar vermemek için tamamen çekti elini. 

Evet, kesinlikle kızgındı. 

“Kartı bana veren sendin, hatırladın mı?” dedim hışımla. Bilerek çaldığım demiyordum. Kendi söylemişti vermeyi planladığını.

“Evet. Ama geri alacağımı da söylemiştim, Imogen. Yaptığının farkında mısın sen?!”

“Sesini kıs,” dedim, nispeten daha sakin bir sesle. “Hem senin hem de benim ailemle aynı koridordayız, Morvyn-”

“Sikerler ailemi!” 

Ani bir harlanmayla sözümü kesmesiyle duraksadım. Onu bu hale getiren sadece öfke değildi, hayır. Olan bundan fazlasıydı, alt yüzeyinde bir duygu daha vardı.

Korku. 

“Kartı geri alman neden bu kadar önemli?” diye sordum. Sesim tane tane, tonum ölçülüydü. Anlamlandırmak için gerçekten çaba sarf ediyordum. Evet, bir sonsuzluk kartının ben hariç başka biri tarafından kullanılamaması pek çok açıdan sorun teşkil edebilirdi. Hatta çok, çok uzun vaadede; öldüğüm zaman kartın ve içerdiği büyünün ne hale geleceği meçhuldü.

Fakat Morvyn spesifik olarak bir şeyden korkuyordu. Benim bihaber olduğum bir ihtimaldi onun kontrolünü kaybetmesine sebep olan.

Sorumla birlikte Morvyn gözlerini kapadı. Birkaç nefesin ardından biraz sakinleştiğinde yanıtladı. Bana bakmak yerine dövmeyi incelemeye geri döndü bir yandan da.

“Tarikat ikiye ayrılıyor. Normal üyeler var, tarikatın fazla gizli işleri hakkında bilgilendirilmeseler de sonuç olarak tarikatın parçaları. Bir de özel üyeler var. Bu üyeler için tarikata giriş anahtarı sonsuzluk kartları. Tarikata ilk girdiğinde ettiğin bağlılık yemininde açıkça şartları kabul ediyorsun: eğer bir özel üyeysen ve kartın varsa, kaybedemezsin. Kullanılamaz hale getiremezsin. Tarikatın başındakiler istediği zaman geri alma hakkına sahip.”

Yutkundum. “Şifa sonsuzluk kartı kime ait?”

Bu defa cevaplarken gözlerimin içine baktı. O kadar yoğundu ki bakışları, hiçbir cevap vermese dahi kavrardım durumun ciddiyetini.

“Bana.”

Kelimeyi söylemesiyle zihnimde bir anı yeniden oynadı. Hatıralarım beni, Kerisch Sarayı’nın aşağı kattaki merdivenlerine götürdü.

“Seni korumaya çalışıyorum!” demişti Morvyn, kendini zor tuttuğu fazlasıyla belliydi. 

“Korumak,” diye yineledimiştim ben de. “Orada, benim hakkımda konuşurken de yaptığın bu muydu?”

“İnanmasan da evet, tam olarak buydu.” Cevabı hızlı gelmişti. “Tanrı aşkına, o kartı almayı başardığında sahiden kendi başarın mı zannettin?”

Attığı yemi yutmamıştım. Aptal yerine konulmayacaktım. “Planlıydı. O kısmı da duydum. Ama neden?” 

Derin bir nefes aldı, kısa bir sessizlik oluştuğunda dudaklarını yaladı. “Öğreneceksin. O zamana kadar, kartı sakla. Kimseye gösterme ve sakın kaybetme.” Altta yatan tehdit tonunu sezebiliyordum. “Hem senin hem de kendi hayatımı riske attım. Seni kurtarmak için, Koremin.”

Hem benim hayatım hem de onunki riske atılmıştı ama kurtarılacak olan bendim. 

Dudaklarımı konuşmak için aralasam da hiçbir ses çıkaramadım. Harfleri sözcüğe dönüştüremiyordum kafamda, düşüncelerimi somutlaştıramıyordum. 

“Peki kartın sende olmaması…” demeyi başardım en sonunda. “Ne anlama gelir?”

“Eğer senin onu dövme olarak kullandığın öğrenilirse,” dedi Morvyn. “Öldürülürüm. Muhtemelen sen de aynı cezaya maruz kalırsın. Tarikat başkasının dövmesini kontrol edemez, bu yüzden senin de yaşamanı istemezler. Tabii, bu olabilecek en iyi ihtimal.”

Neden paniklediğini, korktuğunu anlıyordum şimdi. Geri dönülemez bir şekilde kartı etkisiz hale getirmiştim. 

Korkunç bir hata yapmıştım.

Üstelik bu hatam yüzünden yalnızca ben değil, Morvyn de acı çekecekti.

“Olabilecek en iyi ihtimal?” diye belirttim. “Bundan daha kötü ne olabilir?”

“Ben her halükarda öldürülürüm.” Dudak büktü. Sanki öldürülmesi, birazdan benim için söyleyeceği ihtimalden daha iyiymiş gibi. “Eğer kartın büyüsünü riske atmak istemezlerse seni kullanabilirler. Zapt etmek için işkence ya da başka numaralar…”

Suçluluk duygusunun kalbime yaptığı ağır yükün etkisiyle kekeledim. “Ne… ne yapacağız şimdi?”

 Morvyn’in ademelması hareket etti. “Bilmiyorum. Kartlar sık sık kontrol ediliyor. Uzun süre saklamamız mümkün değil.”

Saklamamız. Biz.

Tarikatı bir yana bırakırsak, Morvyn’le birlikte çalışmamı gerektirecek hiçbir sebep yoktu. Evlilik yalnızca halkın gözünü boyamak için bir gösteri olarak kalabilirdi. Bir şekilde birbirimizi az görmeyi başarır, duygusal bir bağ kurmazdık. 

Ta ki bu zamana dek. 

Çünkü şimdi, ikimizin de hayatını tehdit eden bir tuzağa esr düşmüştük. Hem de benim yüzümden. 

“Bilemezdim,” diye mırıldandım, kendimi savunmak için cılız sayılabilecek bir hamleydi. “Bilmiyordum! Kartı senden aldığımda, dövme haline getirdiğimde… Tarikatın varlığı hakkında bile fikrim yoktu.”

Morvyn nefes verdi. “Farkındayım.” Bir adım geri çekilerek bana alan tanıdı. “Sana kızgın değilim.”

Güler gibi bir ses çıkardım. “Tabii.” 

Alaycılığıma karşılık gözlerini devirdi. “Kızgınım. Ama sana değil, durumun kendisine.”

“Kartın gerçek yerini söylemediğim için hiç mi öfkeli değilsin bana?”

Başını, şansını zorlama, manasında iki yana salladı. “Olmak istiyorum ama hayır, sana hak veriyorum. Senin yerinde olsam de söylemezdim.”

“Peki…” dedim sessizce. “Bu gizem de çözüldüğüne göre, asıl geliş sebebine dönebilir miyiz?”

Sanki kendi yatağıymış gibi, hiç gocunmadan çarşafın üzerine oturdu. “Üstünü değiştirmeni bekleyebilirim.”

Kaşlarımı çatıp üzerime baktım.

Hala korse ve kabarık etek vardı üstümde.

Kızaran yanağımı gizlemek için yüzümü çevirirken banyo kapısını açtım. “Kapıyı çalarak girseydin bu durumda olmazdık.”

“Ve yeni dövmeni mi kaçıracaktım? Hayatta olmaz.”

Banyoya girip üzerimi hızlıca değiştirdim. Daha fazla beklemek istemiyordum, söz konusu tarikat hakkında öğrenmem gereken bilgileri tamamlayıp sonsuzluk kartını dövmeye çevirmem hakkında plan yapmamız gerekiyordu. 

Sonra ne olacağını öğrenmeliydim. Tüm bu evlilik zırvalarından sonra, beni tarikata dahil etmeye çalışacaklardı. Uzak durabilmeyi ne kadar zaman idare edebilirdim bilmiyordum. Henüz düşmanımı tam olarak tanımıyorken strateji oluşturmak güçleşiyordu.

İşte bu sebeple, şimdi Morvyn’den dinleyeceklerim hayati önem taşıyordu. Karşımdaki canavarın neyin nesi olduğunu anlamadan onunla savaşamazdım, kaldı ki bu canavarın varlığını dahi henüz birkaç gün önce öğrenmiştim. 

Yanına geri döndüğümde Morvyn hala yatağımda oturuyordu. İçeri girdiği anda getirdiğini söylediği atıştırmalıkları da kendi etrafında yaymıştı. Ciddi bir konuşma olmasına rağmen bu ortam, gergin havayı yumuşatıyordu. Hiç yoktan zihinlerimizin daha sakin çalışmasını sağlıyordu bu da. 

Yatakta karşısına oturdum. Süitimde tek kişi kalıyor olmama rağmen yatağım çift kişilikti, saraydaki her yatakta olduğu gibi istemediğiniz kadar alan vardı. 

“Evet,” dedim yastığa yaslanarak. “Başla bakalım, Kerisch Prensi.”

Derin bir nefes aldı. Kendini hazırlarken, “Tarikatın ismi NWO,” diye başladı. “Açılımının ne olduğunu bilmiyorum, anlamı antik bir dile ait olabilir. Veya başka diyarlardan birinde konuşulan bir dil. Her ne ise, şu an yaşayan hiçbir üye anlamını bilmiyor.”

Getirdiği atıştırmalıklardan birini bana uzatırken devam etti. “Yaklaşık bir yüzyıl evvel kurulması planlanmış. Çok uzun bir süre sadece proje olarak kalmış, sonuçta elitler için kurulmuş bir tarikatı yaymak kolay değil. 

Yaklaşık seksen yıl önce NWO ismiyle faaliyete geçmiş. İlk başta Kerisch Krallığı’nın kendi soyluları varmış sadece. O zamanın hükümdarları ve Kerisch leydileri, lordları.”

“O zamanın hükümdarı,” diye dikkat çektim. “Zhaen hanedanı mı?” Şu an Zhaen ailesi yönetiyordu, senelerdir de durum böyleydi. Krallıklar arasında soy değişimi görmek pek mümkün olmazdı. Benim soyum, Koremin hanedanı da yüzyıllardır Arsenton’un başındaydı. Morvyn, Morvyn Zhaen, tahta geçtiğinde de onların hanedanı yönetime devam edecekti. 

Ancak Morvyn, “Hayır,” diyerek şaşırttı beni. “Kerisch’i Zhaenlerden önce başka bir hanedan yönetiyordu. Kesmezsen oraya gelecektim.”

Sözlerinin aksine, sesi keskin değildi. Ben de bunun rahatlığıyla omuz silktim. Morvyn’se daha fazla yorum yapmadan devam etti. 

“NWO’yu kuranlar ilk Zhaen hükümdarları. Kerisch ondan önce başka bir hanedan tarafından yönetiliyordu. O hanedanının son kralının varisi yokmuş. İlk Zhaen Kralı onu zehirleyerek öldürmüş ve tahta geçmiş. Zaten öldürdüğü kralın sağ koluymuş, tahta geçecek bir tek o varmış.”

Kaşlarımı çattım. “Tarih kitaplarında yazmıyor bu.” Emindim, her krallığın tarihini ezbere söyleyebiliyorken böylesine önemli bir olayı bilseydim unutmazdım.

“Yazmıyor,” diye onayladı beni Morvyn. “Eskiden arşivler bu kadar biriktirilmiyordu. Soyisimleri konusunda ufak bir karışıklık çıkarmak, o şekilde kaydetmek zor olmamıştır. Üstelik kaydedilen daha önemli olaylar vardı.”

Haklıydı. Irklar arasında yaşanan kaos, göç eden cadılar, kartlar hakkında sürekli yapılan ama asla anlaşmaya varılamayan düzenlemeler derken ölü bir kral pekala pek kimsenin ilgisini çekmezdi. 

Morvyn getirdiği atıştırmalıklardan birini ağzına attı. “Zhaenler hep fey ırkının üstünlüğüne inanmıştır. Biyolojik olarak güçsüz olsak da sayımız çok fazla. Bu da büyü dengesizliğine yol açıyor. Diğer ırkların sahip olduğu güçten hiç hoşlanmıyorlar, hala öyle.”

“Sırf çoğunluk fey diye üstünler mi yani?” Sertçe çıkışmama engel olamamıştım. Irkçılık hep bir sorun olmuştu, evet. Fakat temel sebebi oldum olası korkudan kaynaklanmıştı. Güçsüz olduğumuz için diğer ırkların saldırısına uğramak yıkıcı olurdu. 

Lakin bu düşünceyi ilk kez duyuyordum. Dayanağı neydi? Sayı olarak çoğunluk.

Morvyn de anlatırken en az benim kadar hoşnutsuzdu. “Araştırmacılar hala ırkların ilk doğuşu hakkında bilgi toplamaya çalışıyor. Diyarımız köklü, belki de biraz fazla köklü. Arşivlerin çoğu günümüzde mevcut olmadığı için ortada kanıt yok.”

“Ve kanıt olmadığında öznel düşünceler ön plana çıkıyor,” diye tamamladım. Bir yandan da Morvyn’in getirdiği atıştırmalıklardan birini ağzıma atmıştım. Bir şeyler yemek sahiden strese iyi geliyordu.

“Zhaen hanedanı tek bir düşünceyi savunuyordu: feyler ırklar arasında en üstünü ve en üstün ırk güçsüz olmamalı. Zhaen düşüncesine göre, diğer ırkların büyü güçleri var çünkü onların varlık amacı; bu güçleri feylerin refahı için kullanmak.”

Boğazımdaki lokma takılı kaldığında öksürdüm. “Ne?”

“Beni duydun.” Birkaç kez omzuma vurdu. “Yaratılışımızdaki güç dengesizliğinin sebebini buna bağlıyor Zhaenler. Feyler, sirenler gibi akıl çelemez. Cadılar gibi büyü yapamaz veya iblisler gibi ruhlarla konuşamaz. İşte bu yüzden feyler güçsüz. Feyler bunlardan mahrum olduğu için diğer ırklar, yeteneklerini feyler için kullanmalı.”

“Saçmalık,” dedim, kendimi tutamayarak. “Feyler güçsüz, doğru. Ama diğer ırklar neden sırf bu yüzden güçlerini bizim için harcıyor? Yapabiliyor olmaları, bize hizmet etmek için yapmaları gerektiği anlamına gelmiyor ki!”

“Sakin ol,” diye uyardı Morvyn. Farkında olmadan haddimden fazla bağırmıştım. “Bunu ben de savunmuyorum, seninle aynı fikirdeyiz.”

Ağzımı kontrol edemedim. “Sen de bir Zhaen’sin.”

Suçlayıcı olmak istememiştim, oysa dediğim tam da bu şekilde duyulmuştu. 

Morvyn’in yumuşak ifadesi durgunlaştı. Cümlem onu etkilemişti, görebiliyordum. Muhtemelen kendisi de bunu sık sık düşünmüştü. 

“Öyleyim,” derken soyunu inkar etmedi Kerisch Prensi. “Ama bu, onlar gibi olduğum anlamına gelmiyor. Ben kendi yolumu çizmek istemesem şu an seninle bu konuşmayı yapıyor olmazdık, Imogen. Ben sadece sana değil, kendime de yardım ediyorum.”

“Ailenden nefret ediyorsun,” diyerek bariz gerçeği dillendirdim.

Burukça kıkırdadı. “Belli oluyor mu? Zhaenler arasında zinciri kırmaya gönüllü belki ilk kişiyimdir.”

“Sen nasıl çıktın o aileden?” Sorularım onu ne kadar yaralıyordu bilmiyordum. Lakin bu konuda bencildim. Cevaplarımı öğrenmek için yeterince beklemiştim, Morvyn de dilediğimce başının etini yiyebileceğimi söylemişti. Eh, ben de bu hakkımı sonuna kadar kullanacaktım. 

“Çok sorguladım,” derken sesinde hakiki bir dürüstlük vardı. “Kim bilir, belki ilki ben değilimdir. Sadece benden önceleri başarısız olmuştur ve varlıkları kaydedilmemiştir.”

“Ama o değerlerle yetişmene rağmen,” dedim. “Yine de onlar gibi değilsin.” Amacım yalnızca Morvyn’i çözmekti.

“Sorguladım,” dedi Morvyn basitçe. “Babam beni tarikata resmi üye yapmak için pek hevesliydi. Belki de onun etkisi vardır çünkü ırkçılığı kavrayamayacak kadar küçüktüm. Bu nefret saçma geliyordu.”

“Sadece bu kadarla kendi ailene karşı mı geldin?” diye üsteledim. Dedikleri, yeterince inandırcı hissettirmemişti. 

Morvyn ellerini saçlarının arasına geçirdi. Fazla detaya girip girmeme konusunda bir an çelişkili gözükse de anlattı:

“İblis bir tanıdığım vardı, bir arkadaşım. Doğu krallıklarından ailesiyle beraber kaçmış bir mülteciydi.” Az önce yediği atıştırmalığın boş paketiyle oynadı. “Saraydan uzaklaşmam yasaktı ama ben bir şekilde kaçmanın yolunu buluyordum. Onunla işte o zamanlarda buluşuyorduk, bazen oyun oynuyorduk. Kendi uydurduklarımız bile vardı.”

Morvyn’in dudakları, acı bir gülümsemeyle kıvrıldığında göğsüm ağırlaştı. Bu hikayenin sonuyla ilgili şimdiden pek çok tahminim vardı ve yanıldığımı anca ümit edebilirdim.

“Yine saraydan kaçtığım bir gündü,” diye devam etti, anlık bir duraksamanın ardından. “Babam saraydan kaçtığımda çok kızardı ama onu dinlemezdim. Bir şekilde kendi bildiğimi okurdum. Babam da bu yüzden saray muhafızlarını tembihlemiş. Kaçtığımı zannettiğim günlerin birinde bir asker peşime takılmış, babama haber vermiş.”

Yutkundu, ellerini sıkıp açtı. Ona tanımam gereken zamanı verdim.

“Saklambaç oynuyorduk. Hep çok iyi saklanırdı, yine onu bulmam uzun bulmuştu. Tabii, sebebi bu defa başkaymış. Babammış. Benden önce onu bulmuş, saray mahzenlerine götürmüş.”

Ben küfrederken Morvyn bana bakmadı.

“Birkaç gün başına ne geldiğini öğrenemedim, babama ne kadar dil döksem de fayda etmedi. Sonra tuttu kolumdan, mahzenlere götürdü. Nihayet bir şeyleri açıklığa kavuşturacak, sıradan bir iblis bu kadar öfkeyi hak edecek kadar ne yapmış öğreneceğimi sanıyordum. Meğer birkaç gün beklemesinin sebebi o değilmiş.

Alfred gençti, bana kıyasla pek cesur ya da dayanıklı sayılmazdı. Babam sorgu esnasında biraz üstelediğinde dili çözülmüş, Kerisch’e mülteci olarak geldiğinden bahsetmiş. Ailesini de ağzından kaçırmış. Babam da Alfred’i bulduğu yere muhafız göndermiş, bölgede bulabildikleri tüm iblisleri toplamışlar.”

“Morvyn…” diye mırıldandım. Evet, artık nasıl biteceğinden tam olarak emindim. Fakat ne ben duymak istiyordum ne de Morvyn’i anlatmaya zorlamak.

Morvyn başını iki yana salladı, devam etti. Kül rengi gözleri benimle buluştu, sanki acısını kanıtlamaya çalışır gibi. 

“Babam ilk Alfred’in ailesini öldürdü, Alfred hepsini izledi. Sevdiği her bir kişi düştüğünde daha çaresiz bir çığlık sağır etti kulaklarımı.” Hala duyuyordu sanki; bana bakan gözleri aslına beni görmüyor, o mahzeni hatırlatıyordu hatıraları. “Sıranın kendisine geldiğini anladığında bana baktı, Imogen. Son kez olduğunu bilerek baktı, tüm çığlıklarından daha beterdi. Artık, haberdar olmadığı günahının bağışlanması için yalvarmıyordu. Aksine, sevdiklerinin hayatlarının kopmasını henüz izlemiş biri olarak onlara katılmayı tercih eder gibiydi.”

Sesi sonlara doğru titrediğinde gözlerim doldu. Zalimlik… Bu kadarına zalimlik bile denemezdi, vicdan hiç mi uğramamıştı Zhaenlere? 

Ben de ırkçılığa karşıydım. En az Seralyth ve Lynox kadar bu nefreti gaddarca buluyordum. Sirenler kendilerini diyarın kalanından izole etmeyi başarmışlardı. Ancak iblisler ve cadılara yapılan işkenceleri biliyordum, bilmeyen var mıydı ki?

Oysa Morvyn… Morvyn yalnızca gazetelerden okumamıştı, bizzat şahitlik etmişti. Hem de tanıklık ettiği korkunç manzara öylesine bir iblise değil, dostuna aitti. 

Morvyn’i, kalan Zhaenlerle aynı kefeye koymak haksızlık olurdu. Ailesinden farklıydı çünkü bu ırkçı ve güç felsefesine alıştırılmamıştı, doğrudan içine atılmıştı. Birini kaynar suya atarsanız refleksle çıkardı oradan. Ama ısıyı yavaş yavaş arttırırsanız fark etmeden kaynayıverirdi. 

Belki de babası, Morvyn’i fazla gözünde büyüterek bu kadar hızlı davranmıştı. Veya oğlunun bir iblisle arkadaşlık kurmasına çok sinirlenip onu cezalandırmak istemişti. 

Her şekilde, böylesine bir travma ve vahşetin ardından Morvyn elbette tarikata savaş açmak isterdi. Sonuçta daha küçükken önünde iki yol oluşmuştu: ya boyun eğecekti ya da intikam alacaktı.

Anlatacaklarının bittiğini anladığımda sesimi geri bulmaya çalıştım. “Ben… çok üzgünüm.”

Ne diyebilirdim ki? Birilerini teselli etmede oldum olası berbat olmuştum. Tek arkadaşlarım Lynox ve Seralyth idi, kaldı ki onlar da sık sık duygusallaşan kişiliklere sahip değildi.

Omuz silkti Morvyn. Gözlerim mi bana oyun oynuyordu yoksa yanakları biraz kızarmış mıydı? Utanıyordu, kim bilir, belki şimdiden anlattığına pişmanlık duymuştu.

“Neden anlattın bunu bana?” diye sesli dile getirdim aklımdaki sorumu. Yeterince yakın değildik, benzer korkunç durumlar içine düşmüş iki varis yalnızca. Düşmanlığı çoktan aşmıştık -ya da en azından ben aşmıştım- ve rahatlıkla müttefik diyebilirdim ilişkimize.

Fakat bu kadar hassas bir geçmişi önüme serivermesi dumura uğratmıştı. Acaba Morvyn’in bu travmasını bilen başka kimler vardı? Listenin pek fazla kişiden oluşmadığına emindim. 

“Bana güvenmiyordun,” dedi Morvyn. “Gayet haklıydın da. Sana açık olmadan nasıl güvenini kazanabilirim ki? Normal konulardan bahsetmiyoruz, yalana yer olmamalı.”

Haklıydı, muhtemelen burada benim dövmeme de bir ima yapıyordu. Ama ona karşılık veremeyecek kadar üzgün hissediyordum. 

Morvyn bir anda, “Şimdi,” dedi. Yine o ani duygu değişimlerinden birini yapıyordu. “Anlattıklarımın hepsini kısaca toparlıyorum.”

Ağır havayı dağıtmak ve kişisel kısımdan uzaklaşmaya çalışıyordu. Ben de ona ayak uydurdum, doğrularak dinlediğimi belli ettim.

“NWO, Zhaenler tarafından kuruldu. Yıllar içinde hem üyeler genişledi hem de kontrol edebildikleri sınırlar. Kerisch soylularının tamamı, batı krallıklar ve güney krallıkların bazıları üye. Eğer seni tarikata resmi üye yaparlarsa kuzey krallıklarına ilk geçişlerini sağlamış olacaklar.”

Bu kadar çok kişi… Bu kadar çok soylu… Her defasında evet, soylular tarafından yönetilen çok tehlikeli bir organizasyon var, diyor ve bunu kabul ediyordum. Ancak öğrendiğim her yeni bilgi, bu tehdidi asla küçümsememem gerektiğini kanıtlıyordu.

“Her soylu kendi bölgesinden sorumlu, bu şekilde pek çok alanı yönetebiliyorlar. Yönetme, derken her şeyi getir aklına. Ekonomi, alım gücü, mimari hatta basit bir pazarda satılan ürünler. Her şey. Zaten kandırarak bu bataklığa düşürdükleri de hep bu sebeple soylu. Koskoca diyarı yöneten bir avuç elitken diyarı kendi felsefene göre biçmek istiyorsan, hedefin o soylular olmalı. Tarikatı kuran ilk Zhaen bunu çok iyi biliyordu.”

Lanet olsun, itiraf etmek istemesem de akıllıcaydı. Hastalıklı olduğu kadar akıllıca. Milyonları kontrol etmek gerçekten sadece bir avuç elitten geçiyordu.

“Sana yaptığım uyarıyı hatırlıyor musun?” dedi Morvyn, sessiz bir sesle. Tepkimi ölçüyor, nasıl devam edeceğine emin olmaya çalışıyordu.

“Hangi birini?” diye alay ettim. “Yanımda not defteri taşımıyordum.”

“Müzik, Imogen. Müzikler hakkında dediklerimi hatırlıyor musun?”

“Müziklerden uzak dur. Sebebini açıklamadan uyardığın onlarca şeyden sadece biri.” Kısa bir an için düşündüm. “Müzikle halkı nasıl kontrol edebilirler? Aksine, zindanda duyduklarım çok sakinleştiriciydi.”

 “Sakinleştirici,” dedi. “Evet, aynen öyle. Sakinleştirici. Ama sandığın gibi huzur verici bir ezgi değil o.”

“Hadi ama,” diye itiraz ettim. “Paranoya olabilir misin? Müzikle mi kontrol edecekler halkı?”

“Sahiden müzik, hiçbir yolla kullanılamaz mı?” dedi, sorudan ziyade bariz olanı anlamamı isteyen bir sesle. “Hiç mi, Imogen?”

“Tabii ki,” dedim özgüvenle. “Feyler başka nasıl-”

“Sadece feyleri düşünme,” diye üsteledi Morvyn. “Tüm diyarı hayal et. Tüm ırkları.”

Tüm ırkları…

Gözlerim fal taşı gibi açıldı. “Hayır.”

Morvyn başını salladı. “Evet.”

“Sirenler mi?!” Çığlığımdan dolayı Morvyn ağzımı kapamak için hareketlense de geri çekildim. 

“Dedim ya, Imogen. Zhaen felsefesi bu. Diğer ırklar feylere hizmet etmek için varlar.” 

Morvyn yataktan kalktı, kapıya doğru yürürken cümlesini tamamladı. 

“Sirenlerin sesini kullanıyorlar.”

12. Bölüm

Samimi Bir Akşam Yemeği

✦   ✦   ✦
  1. Bölüm: Samimi Bir Akşam Yemeği

Birkaç gündür Morvyn’le konuşamıyordum. Evlilik sözleşmesini imzaladıktan sonra her şey çok hızlı gelişmeye başlamıştı, birbirimizi boş yakalayabileceğimiz tek bir an dahi yoktu. 

Bu süre zarfında yapabileceğim tek şey, son konuşmamızı kafamda yeniden oynatıp durmaktı. Son günlerde öğrendiklerim bildiğim tüm gerçekleri sarsmıştı. Ben de asla geri duracak, sadece öğrendiklerimle yetinecek değildim. 

Morvyn, yıllar önce bir seçim yapmıştı. Ya sinecekti ya da intikam alacaktı. Ya onlardan olacaktı ya da doğru olanı yapan ilk Zhaen olacaktı. 

Şimdi, bana bunları anlatarak benim önümde de iki seçenek doğmuştu. Morvyn’in edeceği yardımı kabul edebilir ve elimden geldiğince tarikattan uzak yaşayabilirdim. Bir gün Morvyn’in başaracağını, tarikatı yok edeceğini ümit ederdim.

Veya davasında ona yardım eden ben olurdum. Daha fazla müttefik toplamasını sağlar, kollarımı bağlayıp öylece beklemezdim. 

Eh, ilk seçenek özgürlüğümü bir başkasına teslim etmek olurdu ve bunu yapamayacak kadar gururlu bir insandım. 

Ayrıca, davasına katılmayıp ne yapacaktım? İstemesem de kumarhanede kart topladığım, sonsuzluk kartı aradığım günler sona ermişti. O kartların artık bir tarikatın anahtarı olduğunu biliyordum. 

Üstelik bir sonsuzluk kartını kendime dövme yapmıştım. Bu hem benim hem de Morvyn’in felaketi demekti. Yani, tarikata karşı savaşmaktan başka pek çarem olduğu da söylenemezdi.  

“Varis Koremin?”

Saray danışmanlarından birinin sesini duyduğumda ona döndüm. Elinde, günlük programımın yazılı olduğu bir kağıt tutuyordu. Son birkaç günüm yalnızca bu kağıtlarda yazana uymakla geçmişti. 

“Dinliyorum,” diye mırıldandım küpemi takarken. 

“Varis Zhaen ile katılacağınız bir gazete röportajı olacak. Bugün, evliliğiniz basına açıklanacak.”

Gerilişimi yüzüme yansıtmadım. Sözleşmede okumayı başardığım maddelerden biriydi bu. Bir haftanın sonunda ilişki halka açıklanacak. Bu bir hafta, bugün itibariyle sona eriyordu. 

Bu röportaj yalnızca bir gösteriydi, farkındaydım. Röportajın hemen ardından bir faytona binecek ve Kerisch’e doğru yol alacaktım. Söylediğim ve yapacağım her şey büyük önem teşkil ediyordu. 

Süitimden çıkarken yatağımın üzerinde, çoktan hazırlanmış birkaç valiz duruyordu. İlk kez Kerisch’e Imogen olarak değil, Cynthia olarak gidiyordum. Gereken elbiseler ve daha  pek çok şey, Lynox’un dairesindeki odamda durmuyordu. Maalesef. 

Koridorda ilerlerken yüzümde, bu bir hafta içinde yüzüme iyice yer etmiş bir gülümseme vardı. Klişe bir soylu tebessümü herkesin beklentisi olandan. 

Morvyn çoktan bir koltuğa kurulmuştu. Gazeteciler henüz gelmemişti, günler sonra ilk defa yalnızdık. 

Karşısındaki koltuğa oturmak üzereyken, “Oraya mı oturacaksın?” dedi Morvyn, kaşlarını kaldırarak.

“Nesi varmış buranın?” 

Morvyn kendi yanını işaret etti. “Buraya geçsen daha mantıklı değil mi?”

Boş bakışlarla yüzüne baktım. “Ne fark ediyor?”

“Bu röportaj bir nevi basın açıklaması gibi olacak,” diye iç çekti Morvyn. “Evlilik ile ilgili bir basın açıklaması. Gerçekçi olmamız gerekiyor.”

Demek istediğini anladığımda omuzlarım çöktü. Doğru ya, bu evlilik sahte olsa da dışarıdan gerçekçi gözükmeliydi. Bu da yalnızca kağıt üzerinde bir sözleşmeye uyma anlamına gelmiyordu. Rol de yapmak zorundaydık. 

Morvyn’in yanındaki koltuğa çöktüğümde kolunun belime dolandığını hissettim. Tamamen bir gösteri için yapılan, kalpten değil zihinden gelen hareketlerdi. 

Röportaj süresince konuşma hakkını çoğunlukla Morvyn’e bıraktım. O, evlilik kararını benden daha uzun süredir biliyordu. Konuya benden daha adapteydi ve bu tarz resmi basınlara benden daha sık katılma geçmişi vardı. 

“Akşam Kerisch’e doğru yola çıkacağız,” dedi Morvyn, toplantı odasından çıkmak için hareketlenirken. “Yarına kadar diyarın en az yarısı evliliğimizi biliyor olacak. O zamana kadar Kerisch Sarayı’na varmış oluruz. Sen de yolda gazabına uğrayabileceğimiz magazinlerden uzak durmuş olursun.” 

Evet, kaçınılmaz olan gün bugündü. Sözleşmedeki ikinci madde hala hatıralarımdaydı: evlilikten önce ikimiz de birbirimizin krallığında ikişer ay kalmalıydık. Unutmak mümkün müydü?

Hiç yoktan, iki faytonla gidecektik. Kerisch Kral ve Kraliçesi bir faytonda, ben ve Morvyn bir başkasında. Sahiden dört kişi aynı faytona sıkışacağımızdan korkuyordum. 

Benim valizlerim çoktan toplu halde, faytonda duruyordu. Morvyn’in ziyareti zaten pek kısa sürmüştü, eşyalarını fazla dağıtmamıştı. Güneş batarken biz, yola çıkmaya hazırdık. 

“Neyse ki bana tur yapmak zorunda kalmayacaksın,” dedim, faytona binerken. “Bahse varırım kendi krallığını senden iyi biliyorumdur.”

“Tabii,” diye alay etti Morvyn. Faytona yerleşip karşıma oturdu. “Kerisch Varisiyim ben, Imogen. Sadece sarayda gezmiyorum.”

Fayton kapıları kapalıydı, sürücü de henüz öne geçmemişti. Bu sebeple özgürce tercih ettiğim ismimi kullanabiliyordu. 

“Yine de,” diye üsteledim. “Senden daha çok dışarı çıkmış olduğuma eminim.”

“Kumar oynamak için, evet,” dedi Morvyn, sahte bir onaylamayla. “Benden daha çok kumarhane ismi sayabileceğini inkar etmiyorum.” 

Ses tonundan bile benimle alay ettiğini anlasam da ayak uydurdum. “O kadar kolay mı? Ben normal bir kumarbaz değilim, gittiğim her yeri ne kadar araştırdığımı bilsen şaşarsın.”

“Kolay demedim zaten,” dedi üzerine bastırarak. “İnkar etmiyorum, dedim ya.”

“Ses tonun öyle demiyor! Kumarhanelere giriş yapmak öyle basit değil, hele benim için. Mekanı bulma, çevresindeki ara sokakları öğrenme… Hepsi yetenek istiyor!”

İkimiz de gülerken aramızdaki hava, olması gerektiğinden daha hafifti. Garip olduğu kadar rahatlatıcıydı da bu durum. Kerisch’e döndüğümüzde, bizi bekleyen pek çok tehlike olacaktı. Bir yanda evlenmek üzere olan bir çift, diğer yanda bir tarikata karşı savaşacak davacılar olmalıydık.

Belki, tam olarak da bu yüzden böyle takılıyorduk birbirimize. Bu yolculuğun sonunda belirli bir varış noktasına varmayacaktık, sadece daha zorlu bir yolculuk için atacağımız ilk adım olacaktı. Gülecek, eğlenecek vaktimiz varken neden bunu harcayacaktık ki?

Yol boyunca neredeyse hiç durmadık. Kerisch’e doğru ilerledikçe kuzeydoğuda kalan sıcak hava iklimi, yerini soğuk karlara bırakıyordu. Lapa lapa yağmıyordu, neredeyse sulu kar sayılırdı ancak yine de birkaç saat içinde ani hava değişimi yaşamak vücudumu yormuştu. 

Yolun tamamını anımsamıyordum. Bir noktadan sonra can sıkıntısı ve vücuduma çöken bu yorgunlukla uyuyakaldığıma emindim. Muhtemelen çevremi algılayamayacak kadar derin uyumuştum çünkü uyandığımda, üzerime örtülmüş kalın pelerin bana ait değildi.

***

Kerisch Sarayı’na defalarca kez girmiş olsam da hiç bu kadar detaylı bir inceleme yapmamıştım. 

Bana tahsis edilen süit, tıpkı Arsenton’da olduğu gibi, Morvyn’inki ile karşılıklıydı. Özellikle benim işime gelen bir durum olmuştu bu. Tanımadığım bir sarayda yolumu kaybetmek hoş olmazdı ve yeniden havalandırma kanallarını kullanmamayı tercih ederdim. 

Yolda uykumu yeterince almış olduğum için dinleme ihtiyacı duymamıştım. Rahat kıyafetlerden elbiseye geçiş yaparken giydiğim elbisenin kırmızı olmasına dikkat etmiştim. Aşina olduğum renk, kurtların etrafında sahte bir güven hissi oluşturuyordu bana.

Aynı zamanda, Morvyn’in ailesine karşı da iyi bir izlenim oluşturuyor olmalıydım. Zira kırmızı, Kerisch’in ulusal renklerinden biriydi. En sevdiğim rengin aslında düşman krallığın bayraklarında dalgalanıyor olması, düşünmeyi tercih etmediğim bir ironiydi. 

Süit kapım çalındığında, valizlerim yarı boşaltılmış halde yatağa dağılmıştı. Hazırlanmayı henüz yeni bitirmiştim ve son yüzüğümü takıyordum. 

Kapıyı açtığımda karşımda Moryvn vardı. Tıpkı benim gibi kırmızılara bürünmüş, faytonda dağılmış saçlarını düzeltmişti. İşte şimdi, hakikaten bir krallık varisine benziyordu. İkimizin başında da taç yoktu fakat giyim tarzımız bile soylu kanımızı belli edecek nitelikteydi. 

“Nihayet kapı çalmayı öğrenmişsin,” dedim eşiğe yaslanarak. Son sefer, dövmem açıkken içeri daldığında feci gafil avlanmıştım. 

Morvyn sırıttı, hala herhangi bir pişmanlık hissetmiyordu. 

“Babam seni odandan almamı istedi. Akşam yemeği için çağırıyor.”

Doğrulurken omuzlarımı dikleştirdim. “Umarım yemekleriniz, standartlarımı karşılar.”

Morvyn, yalancı bir centilmenlikle öne eğildi. “Dilerim ki mütevazı sarayımız size yeterli gelir, leydim.”

Kerisch ve Arsenton’un yemek kültürleri birbirinden çok farklılık gösteriyordu. Arsenton Sarayı’ndaki yemeklerin genelde tuzu bol olurdu, krallığımda tuz gölleri çoktu. Ancak Kerisch, burada geçirdiğim senelerde rahatlıkla çözmeyi başardığım farklı bir kültüre sahipti. Acıyı çok seviyorlardı, benim aksime. Bu yüzden ben burada seveceğim bir restoran bulmakta hep zorlanırdım.

Salyangoz tasarımlı merdivenlerden aşağı inerken Morvyn de hemen yanımdaydı. Benden daha gergin olduğunu hissedebiliyordum fakat sebebini bilmiyordum. 

Yemek salonuna vardığımızda hızla etrafı incelemeye çalıştım. Pek farklı bir tasarım değildi, tavan ve sütunlardaki işlemeler kırmızı-altın renklerle bezenmişti. Sütunların dibinde nöbet tutan bazı muhafızlar, ortada da dört kişilik bir yemek için fazla büyük kurulmuş bir yemek sofrası bulunuyordu. 

Kral Ronan ve Kraliçe Anarchia çoktan sofradaki yerlerini almıştı. Geldiğimizi gördüklerinde saygı gereği kalktılar, kısa ama resmi bir selam verdiler.

“Ah, sizi bekliyorduk,” dedi Kral Ronan. Bu nazik sesini asla ciddiye alamıyordum. Sesinin gerçek tonunu, zindandan kaçarken şahit olduğum konuşmada duymuştum. Şu anki sadece fazla iyi oynanan bir maskeydi.

Masanın dört köşesine oturduğumuzda, daha şimdiden, sohbet etmenin ne kadar zor olacağını anlamıştım. Aradaki mesafe çoktu, aynı masa muhtemelen daha kalabalık sofralarda da kuruluyordu. 

Daha küçüğünü getirememişler miydi?

Morvyn’e çaktırmadan bakmaya, yemeğe başlayıp başlamadığını çözmeye uğraştım. Her sarayın kendi adabı ve geleneği olurdu, burası için nasıldı? Hemen başlıyor muyduk yoksa bekliyor muyduk?

Lynox, has Kerischli bir feydi. Kerisch’in artık unutulmaya yüz tutmuş geleneklerini bile biliyordu ama başka krallıklardan gelmiş iki kızla yaşamak, bu gelenekleri kendi evinde uygulamayı zorlaştırıyordu. Bu yüzden benim de Kerisch adabı hakkında hiçbir fikrim yoktu.

Ailesi ve soyu, anlattığına göre yüzyıllarca burada yaşamıştı. Zaten koyu ten rengi kendini açıkça belli ediyordu. Eskiden bu, garip bulduğum bir durumdu çünkü Kerisch’te siyahi ten çok fazla olsa da Zhaen ailesi bembeyaz bir tene sahipti. Tıpkı Morvyn gibi. 

Tabii, artık sebebinin, Kerisch tahtının bir zamanlar Zhaenlere ait olmaması olduğunu biliyordum.

Ben düşüncelere dalmış, hala yemeğe başlayıp başlamamayı düşünürken Kral Ronan aldı çatalını eline. Henüz ne Morvyn ne de Kraliçe Anarchia tabağına dokunmadığı için ben de bekledim. 

Ronan ilk lokmasını yuttuğu anda Morvyn ve Anarchia da yemeklerine başladı. Böylelikle bir kuralı da öğrenmiş oldum: Kral başladıktan sonra yemeğe başlayabiliyorduk. 

İlk lokmamı ağzıma atarken yediğim et, ismini hatırlamasam da sıklıkla pazarda gördüğüm bir baharatla çeşnilenmişti. Küçük bir kavanozunun bile fahiş fiyatlarda satıldığına denk gelmiştim daha önce, sarayda kullanılmasına şaşırmamak gerekti.

Ağzımda çiğnerken bir hizmetçi, elinde kırmızı şarap şişesiyle yanıma yaklaştı. Kadehimi doldururken zamanlaması için minnetardım. 

Baharat sahiden acıydı ve tek çatalla bile genzimi yakmıştı. 

“Kendi sarayın gibi davran, canım,” dedi Anarchia, bana dönerek. “Tamamen rahat ol ve bol bol gez. Seni burada ağırlamaktan onu duyuyoruz.”

Şaraptan büyük bir yudum alıp sesimi bulmaya çalışırken başımla onayladım. “O onur bana ait. Krallığınızı ve kültürünüzü öğrenmek için sabırsızlanıyorum.”

Ama kesinlikle bu saraydaki yiyecekler için sabırsız değilim. Şehir merkezinde farklı türlerde, bir sürü farklı restoran var. Neden sarayda da bu çeşitlilik yok?

Evet, mutfakları elbette kendi kültürlerine ait olmalıydı. Sonuçta ben burada ağırlanan bir misafirdim ve Zhaenler karşıma, has kültürleriyle çıkmalıydı. Pekala aynı muameleyi babam da onlara yapmış, ziyaretlerinde sofraya konulan yemeklerin tuzu hep fazla olmuştu. 

Ancak biz, ne olur ne olmaz, birden fazla seçenek sunmuştuk! Bu hak neden bana da tanınmıyordu?

Fakat şikayet edemezdim, onların yüzündeki maske kadar ben de rol yapıyordum. Olabildiğince dost canlısı, zararsız bir imaj çizmek için elimden geleni koymak zorundaydım. Yemek konusunda dahi tercihlerini söyleyemeyen, sinik bir prenses olduğumu zannetsinler ki beni hafife alsınlar. 

Şaraptan bir yudum daha alırken kadehi neredeyse yarılamıştım. Poker masalarında ayık bir zihni tercih ediyordum, Lynox da dükkanında içki içilmesini hiç istemezdi. Sıkı bir içici değildim. Sert alkolün şimdiden beni çakırkeyif yaptığını hissedebiliyordum. 

Morvyn, “Yarın gezmeye başlayacağız,” diye anlatmaya başladı babasına. “Cynthia halk arasına karışmak istiyor. Buranın feyleriyle ne kadar yakın olursa o kadar yakın bu krallığı anlayabileceğini söyledi.”

Morvyn’e, ben böyle bir şey söylemedim, bakışı atarken o sadece göz kırptı bana. Oluşturduğu boşluğu anlamıştım. Yolda, Kerisch’e döndüğümde yapmak istediğim ilk şeyin arkadaşlarımın yanına dönmek olduğunu söylemiştim. Yarın için ailesine makul bir yalan uydurmuştu. 

“Evet, çok heyecanlıyım,” diye onayladım ben de Morvyn’i. “Ne derler bilirsiniz, bir krallık en iyi halkı aracılığıyla tanınabilir.”

“Daha doğru olamazdı,” dedi kraliçe gülümseyerek. “Ama acelen yok, biliyorsun değil mi? İstediğin kadar burada kalabilirsin. Yol yorgunluğu korkunç bir şey. Bir gün dinlenmek istemez misin?”

Ben cevap veremeden Morvyn atıldı. “Dinlenmek mi? Yol boyunca horluyordu.”

Gözlerim fal taşı gibi açıldı. “Horlamıyordum!” 

“Horluyordun. Sürücü senin yüzünden mola verip bir köy pazarından kulak tıkacı aldı.”

Asla resmi olmayacak bir şekilde çıkışmak üzereyken Kraliçe Anarchia’nın eşine attığı manalı bakışlar durdurdu beni. İkisi de sırıtıyor, etlerinden başka bir parçayı keserken bize bakıyorlardı. 

“Bu bir anlaşmalı evlilik olabilir,” dedi Kral Ronan. “Ancak şimdiden samimi olmanıza çok sevindim. Oğlumun seninle ilişki kuracak olması ne büyük şans.”

Ben teşekkür ederken Morvyn, gözlerini devirmekle meşguldü. Babasının ağzından çıkan tek lafa sevinmediği, hatta gerçekçi bile bulmadığı apaçık ortadaydı. 

Şu an beni iyi bir gelin adayı olarak gören bu adam, Morvyn’in en büyük yarasını açan kişiydi. Gözünü kırpmadan bir iblisi öldürmüştü, başka ırklardan da nicesinin katiliydi. Bir tarikatın içindeydi ve ona güvenen halkını manüpile eden bir diktatördü. 

Şimdiyse ben, bu adamla yemek yiyor ve sohbet ediyordum. Aynı sofrayı paylaşıyordum, onun sarayında kalıyordum. Bunu düşünmek içimde haklı bir öfke ve kin oluşturuyor, dahası kendime karşı bile bir tiksinme hissi uyandırıyordu. 

Morvyn’i takdir etmek zorundaydım. Küçükkenki en yakın arkadaşını, gözlerinin önünde katleden kralın oğluydu. Ben tek bir akşam yemeğine katlanmakta zorlanırken o, yıllarını rol yaparak geçirmişti. 

Morvyn’in kalbini açıp bakmanın bir yolu olsa, babasına ufacık bir köşe dahi ayırmadığını görebilirdik. 

Defalarca kez tazelediğim şarap sayesinde yemeğimi bitirmeyi başarmıştım. Tatlıya kalmak istememiştim, fazla alkol almıştım ve kendimi sarhoş halde rezil etmekten kaçınmalıydım. 

Morvyn de benimle birlikte sofradan kalktı. Yaptığı çok iyi olmuştu çünkü yarın hakkında konuşmamız gerekiyordu. Eğer net bir plan konusunda anlaşırsak gece çok daha rahat uyuyacaktım. 

Koridorda ilerlerken adımlarım sık sık birbirine karşıyordu. Elbette, içtiğim dört kadeh şarabın bunda hatırı sayılır bir etkisi vardı. Hali hazırda alkol tolerem düşüktü, sabah kesinlikle keskin bir baş ağrısıyla uyanacaktım.

Neredeyse tökezleyip düşmek üzereyken Morvyn beni kolumdan yakaladı. “İyi misin sen?”

“İyiyim,” diye mırıldandım. “Genelde bu kadar alkol almıyorum.”

“İki parça bifteğe göre fazla içtin,” dedi Morvyn kaşlarını çatarak.

“Çünkü çok acıydı!” Dengemi sağlamayı başardığımda Morvyn elini, kolumdan çekti. Nihayet yemek konusunda birine sitem edebileceğim için mutluydum. “Kerisch’ten nefret etmek için bir başka sebep daha. Yemek kültürünüz resmen bir işkence. Hatta sadece bunda değil, sizin her şeyde anlayışınız bu: işkence!”

Morvyn’in çatılmış kaşları gevşedi. Dudakları yukarı kıvrılırken halimle eğleniyordu. “Alışık olmadığını tahmin ettiğim için aşçıya az baharat katmasını söylemiştim.”

Bitap halde boğazımı tuttum. “Bu az hali miydi? Ben ses tellerimin tahriş olduğuna eminim.”

“Abartıyorsun,” dedi rahatça. “Sadece alışık değilsin. Ben doğru düzgün baharatı hissetmedim bile.”

Kendi kendime homurdanırken Moryvn hala, sendelediğimde bana yardımcı oluyordu. Ne kadar beter halde yürüdüğüm hakkında alay ettiği takdirde boğazına bıçak dayamak için sabahı beklemekten başka çarem olmazdı. 

“Yarın arkadaşlarımın yanına gideceğim.” İzin almıyor veya öneride bulunmuyordum, yalnızca haber veriyordum. 

“Zindandan kaçtıktan sonra Beatrice nereye gitti?” diye sordu Morvyn. Ses tonunda endişe kırıntıları vardı. Onu suçlamıyordum, Kerisch’te dolaşan bir cadı için endişe etmemek imkansızdı. 

“Arkadaşlarımla birlikte,” diyerek içini rahatlattım. “Lynox ve Seralyth benim gibidir, ırkçılıktan çok uzak feyler.”

Morvyn, “Lynox ve Seralyth,” diye yineledi. “Sen kartı çalarken gördüğüm feyler mi?”

“Evet. Arsenton varisi olduğumu, neden kart topladığımı biliyorlar.” Pot kırmasının mümkün olmadığını göstermeye çalışıyordum.

“Benden çok daha fazlasını biliyorlar yani,” diye altını çizdi Morvyn.

Cümlesinin imalı olduğunu geç anlamıştım. “Ne bilmek istiyorsun?”

Adımlarını durdurup bana döndüğünde, uzun zamandır bunu sormayı bekliyormuş gibi ciddileşmişti. “Pek çok şeyi, Imogen. Doğrudan bana anlatmanı bekliyordum ama benim kadar açık değilsin.”

Kollarımı göğsümde kavuşturdum. “Yanımda zihin okuma kartı taşımıyorum. Öğrenmek istediğin varsa sadece sor, Morvyn. Anlatıp anlatmayacağıma ise ben karar veririm.”

Yeniden yürümeye başladığında, “Öyle olsun,” dedi. “Uzatmadan sormamı istiyorsan… Neden koleksiyonculuk, neden kumarbazlık? Arsenton varisi neden sahte bir isimle, kartların peşinde koşuyor?”

Aniden gelen sorularla gözlerimi kırpıştırdım. Evet, Morvyn sahiden de uzun süredir merakını içinde tutmuştu. 

“Tamam,” dedim yavaşça. “Öncelikle, bunların hiçbiri şu an konuşulacak konular değil. Tıpkı senin anlattıkların gibi, ben de hepsini tane tane anlatmak isterim. Ama arkasında seninki kadar şaşaalı bir hikaye yok, inan. Arsenton oldum olası sömürgeye ve savaşa açık bir krallıktı. Eh, istemesen de o krallık bana miras. Başına geçeceğim krallıkta, başka hükümdarlara boyun eğmektense güçlü olmak istedim.”

“Güç. Amacın bu muydu?”

“Kendimi bildim bileli,” dedim başımı sallayarak. “En güçlü olmayı arzulamıyorum. Ama krallığımı koruyabilecek kadar donanımlı olmam benim için yeterli.”

“İşte buna inanmam,” diye araya girdi Morvyn, belki biraz sertçe. “Sonsuzluk kartlarının peşindesin, üstelik birini kendine dövme etmişsin. Mutlak güce sahip bir kart elindeyken amacının ‘en güçlü olmak olmadığına’ inanmamı mı bekliyorsun?”

Yeniden sendelesem de bu defa, dengemi kendi kendime sağladım. “Ayık kafada değilim, Morvyn. Sana istediğin detaylı açıklamayı yapamam. Ama bil ki benim isteğim bir titan olmak değil. Diğer krallıkların ne kadar güçlü olduğunun farkında mısın? Elimdeki gücü garantiye almak için tenime damgalamam yanlış değil.”

“Diğer krallıklardan kastın sadece fey krallıkları mı? Yoksa diğer ırkları da mı dahil ediyorsun? Korktuğun krallıklar hangileri?” 

Moryn artık suçlayıcı konuşmaya başlamıştı, üstelik imaları hiç de gizli değildi. 

Duvara tutunup kapıya ulaşmayı başardığımda nihayet odama varmış olmamın sevincini yaşadım. Merdivenler sonsuza dek sürmüştü sanki.

“Konuyu ırkçılığa çekme. Öyle olmadığını sen de biliyorsun. Arsenton’u tehdit eden her krallık düşmandır; bu siren, iblis, cadı veya fey krallığı olsa bile. Beni başkaları ilgilendirmiyor. Sadece gün geldiğinde, kendimi ve sevdiklerimi koruyabileceğime emin olmaya çalışıyorum.”

Morvyn başıyla yavaşça onayladı. Konuyu burada bırakacaktı, muhtemelen sebebi, kapıyı açmaya çalışırken başımı çarpmış olmamdı.

“Yatağa girebilecek misin?” diye sordu. Göstermelik bir centilmenlikle mi bu soruyu yöneltmişti, yoksa sahiden mi soruyordu, emin olamadım. Belli ki zihnim bulanıkken kişileri okumakta çok da iyi değildim. 

“Evet,” dedim hızla. “Halledebilirim.”

“Hiç güven vermiyorsun,” dedi beni süzerken.

Ayakkabı bağcıklarımı çözmeye çalışırken ipler parmaklarıma dolanıyordu. İki ipten oluşması gereken bağcık nasıl bu kadar düğüm olabilirdi?

Morvyn dizini kırıp öne eğildi. Ellerimi nazikçe çekerken kendi parmakları bağcıkları çözmeye koyuldu. 

“Bu soruları soruyorum,” diye mırıldandı. “Çünkü sana güvenmem gerek, Imogen. Soyluların maskeler altında, ne kadar korkunç canavarlar olabileceğine bizzat şahitlik ettim ben. Bir savaşa beraber atılacaksak, sana arkamı dönebileceğime inanmak zorundayım.”

Ayakkabıların ikisini de çıkarıp kenara koyduğunda yeniden ayağa kalktı. Son söylediğine sessiz kaldım, yumuşak yatak ile içtiğim alkoller birleştiğinde düşünme yetim yavaşlamıştı. Zira Morvyn de cevap beklemeden kapıya yöneldi.

“İyi geceler, Imogen. Yarın, kahvaltıdan sonra arkadaşlarının yanına gideriz.”

 

13. Bölüm

Hayvanlar ve Lakaplar

✦   ✦   ✦
  1. Bölüm: Hayvanlar ve Lakaplar

Sabah uyandığımda başım ağrıyordu. 

Akşam yemeğini ve Morvyn’le konuştuklarımızı hala hatırlıyordum. Akşamdan kalma olacak kadar sarhoş olmamıştım fakat anlaşılan, bu baş ağrım için bir engel değildi. Neyseki rahatsız edecek kadar keskin değildi, sadece sıcak yatağı cazip hale getirmişti. 

Kahvaltıyı sessizce yemiş, ardından da hazırlanmıştım. Morvyn çoktan bana şehrin “kesinlikle kaçırılmaması gerekilen” noktalarını göstermek için ailesiyle konuşmuştu yeniden. Akşam yemeğine kadar zamanımız vardı. 

“Hazır mısın?” diye sordu Morvyn, küçük bir bez çantayı omzuna atarken. Onu incelemeden edememiştim; halkın arasına karışıp yürüyeceğimiz için normalde girdiği şaşaalı kıyafetlerden uzak, sıradan giysilerle ilk kez görüyordum onu. 

Basit bir kazak, üzerine Kerisch Krallığı’nda pek yaygın olan kalın tuniklerden giymişti. Uzun çizmelerle de dışarıda atıştıran kara uygun hale gelmişti. Genelde jöleyle düzelttiği kül rengi saçları şimdi dağınıktı, birkaç tutam da alnını perdelemişti.

Koşulsuz, genelde Morvyn’i gördüğüm resmi halden daha iyiydi bu görünüşü.

Saç. Kesinlikle saçları dağınık olduğu için.

“Hazırım,” dedim. “Yürüyerek ilerleyelim, sonra fayton buluruz. Senin faytonlarınla Lynox’un dairesine gitmeyeceğim. Sürücülerine güvenmiyorum.”

Makul, der gibi başını salladı Morvyn. Bu konuda tartışmadığına şaşırmış ancak yorum yapmamıştım. 

Saraydan ayrıldığımızda yaklaşık yarım saat süren bir yürüyüşe koyulmuştuk. Şehir merkezine vardığımızda  bir fayton bulmak kolaydı, saray çevresinden yeterince ayrılmamız gerekiyordu yalnızca. Yolda da konuşacak bol bol vaktimiz olmuştu. 

Morvyn, “Arkadaşlarından bahset,” dedi. “Lynox ve Seralyth miydi?”

“Evet,” diye onayladım. “Lynox’un dövme dükkanı iki katlı, üst katını üçümüz kullanıyoruz. Kerisch’e kumarhaneler için geldiğimde tanıştık. Para birimi farklıydı ve kuyumcuların yerini de bilmiyordum. Yağmurda, sokaktayken dairesine aldı beni. Yeterince çevreyi öğrendiğimde çıkacaktım ama çoktan yakınlaşmıştık. Seralyth ise biraz daha… farklı.”

“Ne bakımda?” dedi merakla. Arkadaşlarım hakkındaki en basit bilgileri bile büyük bir ilgiyle dinliyordu. İstemsizce daha çok anatasım gelmişti bu yüzden.

“Kerisch’ten değil,” diye mırıldandım. “Lynox safkan, ailesi yıllarca burada yaşamış ama Seralyth mülteci. Babasıyla Ceceny Krallığı’ndan kaçmışlar.”

Morvyn’in adımları kısa bir an yavaşladı. “Ceceny mi? Siren krallığı mı?”

“Seralyth yarı fey, yarı siren.” Devam etmeden önce duraksamam gerekti. Arkadaşlarım hakkında böylesine sırları açıklarken kendimi hain gibi hissetmiştim, ayıp bir günah işliyor gibi. Ama en nihayetinde Morvyn de öğrenecekti bunları. Nasıl Lynox ve Seralyth’e NWO’dan bahsedeceksem Morvyn’e de onlardan bahsetmeliydim. Haklıydı, karşılıklı güven olmak zorundaydı. Sırlara yer yoktu. 

Bu yüzden, “Annesi siren ama babası fey,” diye devam ederken sesim daha cesaretliydi. “Sirenlerde kan ve ırk karışması en affedilmezi, annesi idam edilmiş. Babası da Seralyth’i alıp Kerisch’e kaçmış. Irklar arası yasalar Seralyth bebekken bu kadar sert değildi ama Seralyth on iki yaşındayken Kerisch muhafızları devriyeleri arttırmış. Babası onu korumaya çalışırken muhafızlar tarafından öldürülmüş, Seralyth izini babasının fedakarlığı sayesinde kaybettirebilmiş. Lynox da yolda can havliyle kaçan genç kızı görüp dükkanına almış.”

“Yani Lynox, ikinizi de sokaktan mı topladı?” diye güldü Morvyn. Seralyth’in yarı siren olmasına pek tepki vermemiş olsa da kendi içinde düşünceliydi. Muhtemelen espri ile konuyu dağıtıyor, kendi zihnine düşünmek izin zaman tanıyordu. 

Yadırgamadan ayak uydurdum. “Bir nevi. Üçümüzü Lynox’un merhametli kalbi bir araya getirdi, bu yüzden Beatrice’i onun yanına gönderdim. Lynox kapısına geleni geri çevirmez.”

Bunu derken yüzümde hafif bir tebessüm vardı. Kumarhanelerden çıkmayan, haydutlarla dövüşmeyi hobi edinmiş benim için şahitlik edebileceğin iyilik ancak bu kadardı. Bu sebeple Lynox’u düşündükçe içim sıcacık oluyordu. 

“Sırıtıyorsun,” diye gözlemini dile getirdi Morvyn. “Lynox ve sen… arkadaş mısınız?”

“Arkadaş olmasak nasıl bu kadar yakın olabiliriz?” 

“Ne kadar yakınsınız? diye üsteledi Lynox.

Ne ima ettiğini anlasam da aptala yatmayı tercih ettim. Böylesi kesinlikle daha eğlenceliydi. “Ne olacağız başka, Morvyn?”

Morvyn yemi yutmadı. Dik dik bakarken ben kendi kendime kıkırdıyordum. 

“Romantik bir duygu yok ortada, rahat ol. Seralyth için de geçerli bu. Lynox’un da bize o gözle bakması imkansız, biz daha çok onun sinirini bozan küçük kardeşleriyiz.”

Şehir merkezi giderek daha görünür hale geliyordu. Buralarda birkaç fayton arabası olduğunu biliyordum, etraftaki kasabalardan merkezdeki pazara inmek isteyenler için burası tercih edilmişti ulaşım için.

“Şu fayton boşa benziyor,” dedi Morvyn, pek de uzakta olmayan bir fayton arabasını işaret edip. “Gel.”

Morvyn, birkaç rubiği sürücüye verirken ben de Lynox’un dükkanını tarif ettim. Az kişi olduğumuz için rahatça yerleşirken çok geçmeden yola koyulmuştuk. 

Konuşmaya devam etmedik, hatta Morvyn bez çantasını bile rahat etmek için faytonun bagajına koymadı. Zira rahat etmeye fırsat bulamadan dükkana yaklaşmıştık. 

Başkentin bu yanını seviyordum, çoğu yer birbirine yürüme mesafesiydi. Özellikle fayton kullandığım zamanlar herhangi bir yere varmam genelde yarım saati bile bulmazdı. 

Dairenin önünde durduğumuzda faytondan indik. Kendi anahtarım olduğu için binaya rahatça girerken zemin katın, Lynox’un müşterileri için kullandığı katın, bomboş olduğunu fark ettim. 

Bu saatlerde en az bir müşterisi dövme seçiyor, diğeri randevu saati bekliyor olurdu.

Ben durumu garipseyip yavaşlarken Morvyn, girerken fark etmediğim kapıya asılmış kağıdı gösterdi bana.

“KAPALIYIZ.”

“Tuhaf…” diye mırıldandım. “Lynox resmi tatillerde bile çalışır.”

Bu sözümden bir terslik olduğunu çıkaran Morvyn, kemerindeki hançerin kabzasını kavradı. Bunu yaparken bakışları hançerde değildi, sadece etrafta geziniyordu. Düşünmeden yaptığı refleksif bir davranış olmalıydı tehlike anında silaha sarılmak. Demek ki dövüş konusunda ya yetenkliydi ya da eğitimli. Sonrası için aklıma not ettim bu bilgiyi.

Merdivenlere yöneldiğimde Morvyn de hemen arkamdaydı. Önüme geçmek ister gibi bir hali vardı ama odaların yerini bilmiyordu. 

Merdivenlerin sonuna vardığımda, koridorun başındaki ilk kapıya ilerledim. Lynox’un odasıydı burası. 

Kapının tokmağına elimi uzattım. 

Ben daha ahşaba bile değemeden kapı hızla açıldı, arkasındaki figürü dahi göremeden bir el geriye çekti beni. Saniyeler içinde Morvyn önüme geçmiş, figürle arama girmişti.

Morvyn hançerini kaldırıp savurduğunda bir metal sesi duydum. İki hançerin çarpışma sesi yankılanırken yana çekilip figürün kim olduğuna bakmaya çalıştım.

Lynox.

İki fey birbirine hançer savururken, “Durun!” diye bağırdım telaşla. “Lynox, biziz!”

Benim sesimle hem Lynox hem de Morvyn durdu. Morvyn sadece geri çekilmekle yetindi, Lynox’un kim olduğunu sanki şimdi idrak etmişti. Evet, Kerisch Prensi’nin dövüş yetenekleri sahiden refleksifti.

Lynox’sa sesin kaynağına, bana döndüğünde gözlerini kırpıştırdı.

“Imogen?”

Neredeyse iki haftadır benden Beatrice haricinde hiç haber almamış, tüm bu süre zarfında belirsiz bir zamana kadar benim geri dönmemi beklemişti. Bazen aylarca Arsenton’a gidip geri dönmezdim ama Lynox ve Seralyth hep güvende olduğuma emin olurdu. Durum şu an farklıydı ve Lynox’un kahve gözlerindeki inanmazlığı görebiliyordum. Onu suçlamıyordum, sonuçta, son görüşmemizde kelepçelerle götürülüyordum. 

Dudaklarım yukarı kıvrıldı. “Merhaba, dövmeci.”

Lynox tepki verirken en az Morvyn’e saldırırkenki kadar hızlıydı. Kollarını belime dolayıp beni kendine çektiğinde ayaklarım yerden kesilmişti. 

Gözümün ucuyla, Morvyn’in sessizce bir adım gerilediğini gördüm. Kerisch Prensi, kısa süreli dövüşten dolayı yana yatmış saçlarını düzeltirken bize gereken alanı tanıdı.

“Lynox,” derken sesim istemsizce kısık çıkmıştı. “Dostum, ben de seni çok özledim ama nefes alamıyorum.”

Ayaklarım yeniden yerle buluşurken Lynox tutuşunu bıraktı, kahverengi bakışlarını üstümde gezdirdi. Başımı yavaşça iki yana çevirip “hasar kontrolünü” yapması için ona fırsat tanıdım.

“İyiyim, Lynox. Yaram yok.”

Lynox boğazını temizledi. Biraz daha geri çekildiğinde Morvyn’in varlığını unutmuş, anca şimdi görüş açısına girdiğinde beyni çalışmayı başarabilmişti.

“Imogen…” dedi alçak bir tonla, içten içe Morvyn’in duymadığını ümit ediyor olmalıydı. Oysa aynı dar koridorda çok yakındık birbirimize. “Kerisch Prensi neden burada?”

Belli ki doğma büyüme Kerischli olan Lynox, Morvyn’in köylü kıyafetlerine rağmen hükümdarını tanıyabilmişti.

Morvyn sessizliğini koruyup benim cevap vermeme izin verdi. İçten içe minnettar olmuştum buna. Zira, saniyeler evvel birbirine hançer sallayan iki fey kesinlikle hassas konuları konuşmak için iyi bir ikili değildi.

“Uzun hikaye, dövmeci,” diye mırıldandım. “Seralyth de buradayken anlatmayı tercih edeceğim kadar uzun bir hikaye.”

***

Lynox’un dediğine göre Seralyth, pazar ihtiyaçlarını karşılamak için çarşıya gitmişti. Geri geldiğinde ve beni gördüğünde verdiği tepkinin dövmecininkiyle uzaktan yakından alakası yoktu. Sadece sırıtmış ve “Tek parça geleceğini biliyordum,” demişti. Ardından Morvyn’e bakıp, “Ama ikinci bir parça getireceğini düşünmemiştim,” diye eklemişti. 

Beatrice ise buradaydı. Anlaşılan o ki Lynox’un dükkanını kapatmış olmasının sebebi bu cadıydı, herhangi birinin onu görmesine karşılık bir önlem almıştı. Beatrice’i gördüğümüzde Morvyn kibar bir selam haricinde tepki vermemişti ancak omuzlarının rahatlamayla çöktüğünü gözlemleyebilmiştim. 

Yemek masasının etrafında toplanıp anlatmaya başladığımda özellikle Lynox ve Seralyth pür dikkat beni dinlemişti. Takıldığım boşlukları Morvyn durdurmuş, sorularını sabırla cevaplayıp neredeyse iki saat boyunca bitmek bilmeyen açıklamalar yapmıştı. 

Onların şaşkınlığının aksine Beatrice kendine çay demlemiş, sıkılmış bakışlarla bizi izliyordu. O çoktan NWO ile ilgili neredeyse her şeyi bildiği için bu konuşmalar onun için gereksizdi.

Lynox’un belki de yüzüncü, “Ama bu çok mantıksız,” diye başladığı sorusunu dinlerken odağım kayıyordu. Genelde aç ya da yorgun olduğumda bu şekilde odağım kayardı. Fakat gece iyi dinlenmiş, sabahsa sarayda doyurucu bir kahvaltı yapmıştım. Bu yüzden başım anlamsızca döner ve vücuduma ani bir halsizlik çökerken sandalyeye tutundum. Sırtıma keskin bir ağrı saplanmış, nefes almamı imkansız hale getirmişti.

“Imogen?”

Ses Morvyn’den geliyordu ama tam olarak hangi yönden geldiğini anlayamıyordum. Sesi kulağıma giriyor ve zihnimde onlarca kez yankı yaparak tekrar ediyordu. 

Birinin elini kolumda hissettim. Her kimse ona minnettardım. Eğer gücü çekilmiş bacaklarımı ve iki büklüm olmuş sırtımı desteklememiş olmasaydı muhtemelen yere yığılırdım. 

Sonra geçti. Bir göz kırpmayla gelen ağrı, sonraki göz kırpmayla yok oldu.

Nefeslerimi düzene sokarken beni tutan elin sahibine, Lynox’a baktım. “Teşekkür ederim.”

“İyi misin?” Alnı endişeyle kırışmış, elini hala çekmemişti. 

“İyiyim,” dedim boğazımı temizleyip. Yavaşça onun desteğinden uzaklaştım ve dik durmaya çalıştım. Sandığımdan kolay olmuştu, hiçbir yerim ağrımamıştı. “Anlık tansiyonum falan düşmüş olmalı.”

“Pek öyle durmuyordu.” Seralyth bir bardak soğuk su uzattı bana. 

Minnettar şekilde gülümseyip suyu tek yudumda içtim. “Gerçekten iyiyim. Neredeyse saniyelikti.” Morvyn’e döndüm. “Kahvaltı sırasında baban beni zehirlemiş olabilir mi?”

Havayı dağıtmak için yaptığım saçma bir espriydi. Ancak başarısız çabama gülen bir bendim. Morvyn oturduğu yerde beni izlerken esprime karşılık vermemişti. Kerisch Prensi’nin, özellikle evlilik muhabbetlerinden önce sıklıkla maruz kaldığım delici bakışları üzerimdeydi.

Lynox’sa sahiden bu ihtimali gözden geçiriyor gibi dişlerini sıkmıştı. Ağzını açıp Morvyn’e hoş olmayacağını tahmin ettiğim şeyler söyleyecekken, “Şaka yaptım,” diye araya girdim. “Hiçbir zehrin birkaç saniyede etkisini yitirdiğini sanmıyorum.”

“Yine de dinlenmeye git,” dedi Morvyn. Tane tane konuşuyordu, gören de bir çocuğa erken yatması gerektiğini söylüyor sanırdı.

“Son iki gündür dinleniyoruz, Morvyn.”

“Bir baş dönmesini bu kadar dramatize etmeyin, beyler.” Beatrice, artık boş olan çay bardağını tezgahın üzerine koydu. “Bir baş dönmesinden daha önemli işlerimiz var.” Ardından bana döndü. “Alınma.”

Omuz silktim. “Alınmadım.”

“Pekala,” dedi Seralyth yeniden odağımızı asıl konuya çekerek. “Şimdi ne yapacağız?”

Ne Seralyth ne de Lynox NWO’nun varlığından şüphelenmişlerdi. Tabii, Lynox’un başta biraz -belki birazdan fazla- sorusu olmuştu. Ama yanımda Kerisch Prensi olmasına rağmen bana inanmışlardı. Bana bu kadar güveniyor olmaları ve somut kanıt isteme gereği görmeden aksiyona geçmeye razı olmaları içimi sıcacık etmişti. 

Seralyth’in sorusuyla birlikte benim de bakışlarım Morvyn’e döndü. Başbaşayken bir plandan hiç bahsetmemiştik fakat onun çoktan kafasında kurduğu bir şeyler olduğuna emindim.

Kerisch Prensi beni şaşırtmadı.

“Müttefiğe ihtiyacımız var.” Morvyn sandalyesinde dikleşti. Halkla eşdeğer giydiği basit kıyafetlerine, saçlarının arasında herhangi bir taç olmamasına rağmen çevresine kolayca hissettirdiği bir otoritesi vardı. Lynox’un daha az önceki sinirli tavrının dağıldığını ve yine daha az önce sıkılmış halde çay içen Beatrice’in dikkatini verdiğini görebiliyordum. Seralyth bile dinlediğini gösterme zahmetinde bulunuyordu. Evet, ben de bir varistim. Ancak kendi dostlarım o yönümü hiç görmemişti. Bu yüzden özellikle Lynox ve Seralyth’in zihninde canlanan soylu görüntüsünü bilmesem de gerçekte, ilk kez bir soylunun sözünü dinliyor sayılırlardı. 

Bu manzaraya bakıyor olmak zannettiğimden garip geliyordu. Olan bitenlere dostlarımı katınca her şey daha ciddi, daha ağır olmuştu.

“Bu odadakiler haricinde müttefiğimiz var mı?” Morvyn’in henüz söylemediği gizli müttefikleri varsa hiç fena olmazdı. Normalde sürprizlerden hoşlanmazdım ama pekala, bu sürprize hayır diyecek kadar aptal değildim. 

Maalesef Morvyn başını iki yana salladı. 

O halde, şu an NWO’yu durdurmaya çalışan sadece beş kişiydik. 

“Peki müttefiği nerede arayacağız?” Seralyth başını yana yatırdı. “Herhangi birinin diyarın tüm elitlerinden oluşmuş bir tarikata kafa tutacağını sanmıyorum. Tabii, o da varlığına inanırlarsa.”

“Bir de sizin…” Lynox kelimeyi çıkarırken acı çeker gibi yüzünü buruşturdu. “Evlilik sorununuz var.”

Rahatsızca yerimde kıpırdandım. “Evliliğin bununla ne ilgisi var?”

“Çok ilgisi var,” dedi Morvyn dudağının kenarı gerilirken. “Nişan, tören, kutlamalar… Kerisch’ten uzaklaşmamız gereken bir plan yaparsak hazırlıklar başlamadan önce gitmemiz ve dönmemiz gerekiyor.”

Bu tarafını hiç düşünmemiştim. İki krallığın varisinin birlikteliği elbette kutlanacaktı, belki aylar süren abartılı etkinlikler düzenlenecekti. 

“Benim önerim,” derken hepimizi süzüp tepkimizi takip etti Morvyn. “Ceceny Krallığı’na gitmemiz.”

Gözlerim istemsizce Seralyth’e döndü. Yarı fey yarı siren kız gözle görülür bir tepki sergilememiş olsa da sessizliği korkutucuydu. 

“Sirenlerin yanına mı?” diye çıkıştı Beatrice. “Bizi toplu intihara sürükleme niyetin mi var?”

Lynox’sa yanıt vermedi. Tıpkı benim gibi o da Seralyth’e bakıyordu. 

“Zihni bulandırmak için kullandıkları müzikleri onlar üretmiyor,” diye açıklamaya başladı Morvyn. “Kaçırmayı başardıkları birkaç siren üzerinde deneyler yapıyorlar. Müziğin frekansını bu sayede oluşturuyorlar.” Morvyn’in duruşu da sesi de kararlıydı. “Sirenler bunu affetmez. İntikam isterler. Onları kendi tarafımıza çekersek-”

“Çekemeyiz.” Seralyth sessiliğini bozduğunda yutkundum. “Haklısın, sirenler bunu öğrenirse intikam isterler. Ama bizi dinlemezler, Prens. Yanlarına varamadan şarkılarıyla denizde boğuluruz. Muhtemelen derimizi eritip kemiklerimizi aksesuar yaparlar.”

Birkaç saniyelik sessizlik oluştuğunda Seralyth, bana ve Lynox’a hitaben, “Siz de bana vebalıymışım gibi bakmayı kesin,” diye çıkıştı. 

Dövmeciyle aynı anda bakışlarımızı kaçırdık.

“Şarkılarını dinlememek için kulaklarımızı mumla tıkasak yeter,” dedi Morvyn. “Üstelik eğer kanıtlamak için deney olarak kullanılan sirenlerin pullarından verirsem bize inanırlar.”

Beatrice tek kaşını kaldırdı. “Zavallı sirenlerin pullarını neden üzerinde taşıyorsun, Morvyn?”

Morvyn kendini savunmak istercesine ellerini kaldırdı. “Bu planı çok uzun süre önce düşünmüştüm!”

“Ceceny’ye gitmek ne kadar sürüyor?” diye araya girdim. 

“Tekneyle üç gün,” dedi Moryvn kafasından kısa bir hesap yapıp. “İşleri hızlandıracak bir kartla tek güne de düşürebiliriz.”

“Tamam,” dedim kısaca. “Ne zaman yola çıkabiliriz?”

“Hey, hey, bir saniye.” Lynox elini omzuma koyup uyarırcasına sıktı. “Gitmeye karar verdik mi?”

Elini çektim. “Daha mantıklı bir şey geliyor mu aklına?”

“Teoride mantıklı bir plan,” diye mırıldandı Seralyth. “Ama sirenler bizi öldürüp sonra intikam almaya gidebilirler. Sıralamanın Morvyn’in varsayımı gibi olacağı ne malum?”

“Esas güçleri seslerinden geliyor.” Beatrice, Morvyn’e doğru başını salladı. “Haklı, eğer kulaklarımızı tıkarsak bize karşı kozları kalmaz.”

“Kusura bakmayın ama çatışma olursa…” Lynox hepimize inanamazmışçasına baktı. “Koca bir halkı yenebileceğimizi mi düşünüyorsunuz?”

“Morvyn şansımız daha yüksek olur demeye çalışıyor,” diye açıklamaya çalıştım. Morvyn, onun yerine konuştuğum için sırıtsa da müdahale etmedi.

“Daha iyi bir seçeneneğimiz yok gibi duruyor…” Beatrice saçını önünden çekti. “Eh, zaten güvenli bir plan olacağını düşünemezdik. Değil mi?”

“İçime sinmiyor,” dedi Lynox huysuz huysuz. “Tamam, bir tarikatı yok etmek için yapabileceğimiz hiçbir plan güvenli olamaz. Ama sirenlere bulaşmak…” Başını iki yana salladı. 

Az önce sırtımda ağrı yapmış nokta yeniden zonklamaya başladığında dişlerimi sıktım. “O halde oy verelim. Kim Ceceny’ye gitmek istiyor?”

Benim, Morvyn’in ve Beatrice’in eli neredeyse anında kalktı. Seralyth biraz çelişki de kalmış olsa da en nihayetinde o da iç çekip elini kaldırdı. 

Lynox suratını asıp kollarını göğsünde kavuşturdu. “Eğer aptal planınız yüzünden ölürsem ruhum ömrünüz boyunca musallat olacak, haberiniz olsun.”

“O halde kararı verdik,” dedi Morvyn ayağa kalkarken. “Ceceny Krallığı’na gideceğiz.”

***

Odama çekildiğimde planım yalnız kalmaktı. Sırtımdaki ağrı merdivenlerden çıkarken hafiflemişti fakat hala tuhaf bir şekilde halsiz hissediyordum. Bu yüzden odaya girer girmez kendimi yatağa atmıştım.

Ama çalan kapı, dinlenme hayallerimi suya düşürmüştü. 

“Lynox!” diye seslendim yattığım yerden. “Eğer plana dair şüphelerin varsa bunu Morvyn’e söyleyebilir-”

Kapı açıldı ve içeri giren Lynox değildi.

İçeri giren Kerisch Prensi’ne ikinci kez bakmadan, “En azından bu sefer kapıyı çalmayı akıl edebildin,” dedim.

“Yeniden sapık olarak suçlanmak istemezdim,” dedi Morvyn. Ancak sesi, genelde olduğu gibi oyunbaz değildi. Masada konuştuğu kadar ciddi de sayılmazdı ama içimi huzursuz etmeyi başarmıştı.

“Sorun ne?” diye sordum yatakta hafifçe doğrulurken. 

“Gerçekten mi?” dedi onaylamaz bir baş sallamasıyla. “Mutfakta ne olduğunu konuşmayacak mıyız?”

“Ne olmuş ki?” dedim masum masum. Lakin neyden bahsettiğini bildiğim için uzatmadım. “Basit bir tansiyon düşmesi falandı herhalde.”

“İlk kez olmuyor bu.” Morvyn bir adım yaklaştı. “Arsenton’dayken de dengeni bir ara yitirdiğini gördüm.”

Hangi olaydan bahsettiğini anlamam biraz vakit almıştı. Benim bile üzerine değinmediğim bir baş dönmesiydi. 

“Gazetelere röportaj yapmak arasında koşuştururken yemek yememiştim. Neden bu kadar endişelisin?”

“Ben endişeli değilim, sen çok sakinsin,” diye çıkıştı Morvyn. Dik bakışlarıma aldırış etmeden yatağın kenarına oturdu. “Her neyse… Konuşmak istediğim bu değildi.”

“Dinliyorum.”

“Üzerinden uzun zaman geçti ama sorma fırsatım olmadı,” diye söze girdi. “Baloda, seni Julian Bithquin’le konuşurken gördüm.”

Yeraltı liderlerinden birinin adını söylerken çenesi kasılmıştı. Julian’dan hoşlanmadığını anlamak için yeterli bir jestti bu. 

“Evet,” dedim ölçülü bir sesle. “Baloya gitme amacım onunla görüşmekti.”

“Ne kadar yakınsınız?” 

“Değiliz. Bilgi almak için görüştük, o kadar.” 

Morvyn kısa bir an sessiz kaldı. İçinin rahatlamadığı barizdi. “Ne konuştunuz?”

Cevap vermeden evvel tereddüt etsem de Morvyn’in bahsettiği konu geldi aklıma. Sırlara yer yoktu, bu işin içinde birlikte olacaksak birbirimize güvenmemiz gerekiyordu. 

Bu sebepten ben de dürüstçe cevap verdim. “Sonsuzluk kartlarıyla ilgili bilgi almak istedim.”

Morvyn’in kasılan çenesi mümkünmüş gibi daha da sıkılaştı. Dişlerinin nasıl kırılmadığını merak ediyordum. “Ne dedi sana?”

“Bilgi vermekten ziyade uyarmıştı,” dedim hafızamı yoklerken. “Ateşten daha tehlikeli bir şeyle oynuyormuşum. Kerisch’in planı daha derinmiş ve bunu bilmiyormuşum, bir kere dahil olursam kaçışı olmazmış. Onun gibi bir yeraltı liderinin bile işi sadece normal kartlarlaymış, sonsuzluk kartlarına asla elini sürmezmiş.”

Morvyn, kişisel olarak ona ağır bir hakarette bulunmuşum gibi, “Si-” diye başlamışken kendini durdurdu. Ciddi bir ortamda olmasaydık muhtemelen bu tepkisine kahkahayı basardım.

“Kusura bakma,” dedi zar zor kontrollü çıkardığı bir sesle. “Ama Julian gibi birinden dürüst bilgi beklemiş olmana inanamıyorum.”

“Neresi yalan?” dedim kafa karışıklığıyla. “Gerçekten sonsuzluk kartlarının arkasında Kerisch’in büyük bir planı varmış-”

“Orası doğru,” diye sözümü kesti. “Yalanı, sonsuzluk kartlarına elini asla sürmeyeceğini söylediği kısım.”

“Sen nereden biliyorsun?” diye sorsam da cevabını az çok tahmin edebiliyordum. 

“Çünkü o da tarikattaki isimlerden biri.” Burnundan alay eder gibi bir ses çıkardı. “Sırtlan. Tarikattaki lakabı.”

Somurtup kollarımı göğsümde birleştirdim. “Boşu boşuna on beş hipnoz kartını harcamışım. Lynox’u dinlemeliydim.”

“On beş mi?” diye yerinden sıçradı Morvyn, neredeyse bağırarak. “Yanlış anlama ama kafayı mı yedin?”

“Julian’ın soylular tarafından kurulmuş manyak bir tarikatta olduğunu tahmin edemediğim için üzgünüm!”

“Her türlü on beş kartla takas etmişsin. Gerçekten Lynox’u dinlesen daha iyi olurmuş, şu kısacık zamanda gözlemlediğim kadarıyla senden daha zeki biri.”

Göz devirirken, “NWO’da Julian ne alaka? Yeraltı mafya lideri olmak ne zamandan beri soylu kategorisine giriyor?” diye söylendim.

“Tarikat iki gruba ayrılıyor,” dedi Morvyn. “Sıradan üyeler ve özel üyeler. Özel üyeler sadece soylulardan oluşuyor, tarikatın en orijinal hali diyebiliriz. Sıradan üyeler, çeşitli sebeplerden tarikata eklenmiş soylu olmayan feyler. Yarar sağladıkları sürece tarikatta kalıyorlar.”

Ve sonrasında öldürülüyorlardı, sormama gerek yoktu. 

“Maskelerin arkasındaki kimlikleri biliyor musun? Herkesin?” diye sordum bunun yerine. Tarikat hakkındaki temel bilgileri çoktan söylemişti ama bu tarz detayları konuşacak vaktimiz olmamıştı. Hazır bir boşluk yakalamışken konuşmak fena bir seçenek olmazdı, tam tersine, sirenlerin yanına gitmeden önce öğrenebildiğimi öğrenmek istiyordum. 

“Bir kısmının. Bazılarının kimliği gizli, herkesin kimliğini bilen tek kişi Aslan.”

“Aslan,” diye yineledim. “Peki o…”

Gözlerini kaçırdı. “Babam.”

 Tabii ki tüm kimlikleri bilen kişi babasıydı. Tarikatın güncel lideri olarak her şeyi kontrol ediyor olması zaten beklenendi. 

“Neden tüm lakaplar hayvanlardan geliyor?” diye yeni bir soru yönelttim. Hem merak ettiğimden hem de konuyu biraz olsun değiştirmek istediğimden. 

“Hayvanların temsil ettikleri simgeler, anlamlar vardır. Kimin hangi lakaba sahip olacağına yine Aslan karar veriyor, muhtemelen sebebi bu.”

“Gizlice toplantıyı dinlerken…” Arkamdaki yastığı düzelttim. “Sana Karga diye hitap ettiklerini duydum.”

“Lakabımı alışım uzun bir hikaye.” Morvyn yataktan kalkarken yüzünde acı bir gülümseme peyda oldu. “Ve senin dinlenmen gerekiyor.”

“Dinlenmem gerektiğine neden sen karar veriyorsun?” diye kaşlarımı çattım. Oysa yalancı bir sinirdi bu, Morvyn’in sorudan kaçtığı apaçık ortadaydı. Lakabını nasıl aldığı ise sadece onu ilgilendirirdi.

“Çünkü sen kendi sağlığına yeterince önem vermediğin için bayılacak gibi oluyorsun. Sirenlerin yanında bu şekilde bir faydan olmaz, Imogen.” Göz kırptı. “Müstakbel eşime bakmak görevim değil mi?”

“Seni gebertirim.” Daha az önce düzelttiğim yastığı suratına fırlattım. “Bununla ilgili espri yapma!”

Yastığı havada yakalayıp geri fırlattı. “Yüzünün aldığı şekil eşsizken mi? Asla olmaz.”

1 / 14