- Bölüm: Elitler Tarikatı
“Dinliyorum.”
Bunu söylememin üzerinden neredeyse iki saat geçmişti. Yürüyerek ve güvenli bir yer arayarak geçen iki saat. Sürekli arkamıza bakma ihtiyacı duymayacağımız bir yer bulana dek konuşamayacaktık.
Kalbim, Lynox’un dövme dükkanına dönmek istiyordu. Lynox ve Seralyth’i bulmak, iyi olduğumu onlara göstermek… Ancak beynim, bunun imkansız bir hayalden ibaret olduğunun farkındaydı. Muhafızların beni bulmak için bakacakları ilk yer orası olacaktı, sonuçta beni orada tutuklamışlardı.
Beatrice önce bir çarşıya girmek, sonra konaklayabileceğimiz bir yer aramayı önermişti. Üstüne çok düşünmeden kabul etmiştim. Yapabileceklerimiz de kaçabileceğimiz yerler de sınırlıydı.
Çarşıdan birkaç pelerin çalmıştık. Hiçbiri pek pahalı ürünler değildi fakat şu an hapishane kaçaklarıydık. Üzerimizde tek bir rubik bile yoktu.
Pelerinleri yüzlerimizi gizlemek için kullanmıştık. Beatrice, fey olmadığının ele veren kısa kulaklarını tamamen kapadığına emin olmak için dört farklı pelerin denemişti.
Güneş yavaş yavaş batarken taverna arayışımız resmen başlamıştı. Muhafızların aramak için geç geleceği, tercihen kalabalık ancak biraz da tenha bir yer bulmamız gerekiyordu. Zaten çok uzun süre kalmayacaktık, şahitlik ettiğim Kerisch Kralı ve Kraliçesinin konuşması sayesinde haberdar olduğum toplantıya gitmem gerekiyordu. Bunun için de en geç şafak saati, Arsenton’a doğru yola çıkmalıydım.
Saraydan artık epey uzaklaşmıştık. Çarşıyı da geçtikten sonra binalar azalmaya, ağaçlar artmaya başlamıştı.
“Bu patikanın sonunda bir taverna var,” dedi Beatrice. “Daha önce kalmıştım, sahibini tanıyorum. Bir geceliğine bizi misafir edebilir.”
Sahiden de patikada ilerledikçe bir tavernayı seçmeye başlamıştık ufukta. O kadar uzun süredir yürüyorduk ki başkent sınırlarına varmış olma ihtimalimiz bile vardı. Muhtemelen iki şehrin sınır çizgisi üzerindeydik. Bu taverna da gezginlerin konaklaması için yapılmış olmalıydı.
Kapıyı açtığımızda tiz bir zil sesi karşıladı bizi. Nispeten kalabalıktı mekan fakat rahatsızlık duyulacak kadar da değildi. Mükemmel.
Sıcak içki ve yemek kokusu burnumuza dolduğunda karnım acı vererek guruldadı. Saatlerdir yürümekten hem yorgun hem de açtım. Zindanda verdikleri azıcık kuru ekmek haricinde mideme hiçbir şey girmemişti.
Beatrice bira uzaklaşıp görevli olduğunu tahmin ettiğim bir adamla konuştu. Beni ve kendisini işaret ettikten sonra adam başıyla onaylayıp bara doğru gitti.
Yuvarlak masalardan birine oturduğumuzda Beatrice, “Bir gece için izin aldım,” dedi. “Yemek yedikten sonra üst kata, odamıza çıkabileceğiz.”
“Sen burayı nereden biliyorsun?” diye sordum merakla. Yerleştiğimiz koltukların rahatlığı ve tavernanın sıcak havasının etkisiyle mayışacak kıvama gelmiştim.
“Kerisch Krallığı’na geldikten sonra pek çok defa burada kaldım,” diye açıkladı. “Morvyn ayarladı. Zaten onun ismini verebildiğim için öylece elimizi kolumuzu sallayarak girebiliyoruz, sahibi artık beni tanıyor.”
“Morvyn’le o kadar yakınsınız yani?” Sorum hakiki bir meraktan çok artık anlatmaya başlaması için bir motivasyon niteliğindeydi.
“Göreceli.” Yemekler önümüze konduğunda ikimiz de neredeyse anında kaşıklara sarıldık. “Kerisch’e geliş sebebim bizzat o aileden intikam almaktı. Morvyn’in bana yardım etmeye gönüllü olacağını asla tahmin edemezdim.”
“O halde başla bakalım, cadı,” dedim iyice ardıma yaslanarak. Uzun bir hikaye olacağını tahmin etmek zor değildi. “Seni dinliyorum.”
Beatrice birkaç saniye sessiz kaldı. Muhtemelen nereden başlayacağını, nasıl anlatacağını tartıyordu zihninde.
“Morvyn’in bana anlattıklarını özetlersem,” dedi en sonunda. “Toplantılardan birine çoktan şahitlik etmişsin.”
Başımı salladım, kelimeleri kullanarak onaylamak yerine jesti tercih etmiştim. Bölmek istemiyordum.
Beatrice sesini kıstı. Zaten diğer misafirlerden gelen sesler yeterince onun konuşmasını baskılıyordu ancak bizim konuştuklarımız asla normal şeyler değildi. Fakat kimse bizim sohbetimize kulak kabartmadığı için biraz olsun içimiz rahatlıyordu.
“Morvyn sana, o toplantının bir tarikata ait olduğundan bahsetmiş olmalı,” diye devam etti. “Bu tarikatın elbet bir ismi var. Kaydettikleri dökümanlarda hep kısaltılışını yazıyorlar. NWO. Açılımını bilmiyorum, hatta Morvyn’in bile bildiğini sanmıyorum. Eski dile ait.”
NWO, diye yineledim içimden. Beynime çoktan kaydetmiştim.
“Tarikatın tek üyeleri soylular. Farklı krallıkların kral ve kraliçeleri, diplomatlar, lordlar…” Beatrice, çenesinden damlayan çorbayı mendille sildi. “Moryvn neredeyse bir yıldır üye. Ailesi ise çok daha uzun zamandır. Diyarın her yerine kolu olan bir oluştan bahsediyorum.”
Bunu anlamak pekala kolaydı. Mevzumuz, halkın hiçbir fikir sahibi olmadığı bir tarikattı. Tarikatlarsa zaten ne zaman normal topluluklar olmuştu ki? Kendilerine isim takmalarının elbet sebepleri vardı.
Acaba bu tarikat, NWO, nasıldı? Baika tarikatlar hakkında da pek bilgi sahibi olduğum söylenemezdi. Bazı tarikatların daha küçük, bazılarının ise kendilerince ritüeller barındırdığını biliyordum. NWO’nun var olma amacı neydi ve ne yapıyorlardı?
“Halka hiç gösterilmedi. Ne dökümanlar ne de tanıklar. Kanıt olabilecek her şey ortadan kaldırıldı.”
“Ama sen ve ben biliyoruz,” diye ekleme ihtiyacı hissettim.
Gülümsedi. Hapisteki gibi sinsi değil, samimi hiç değil. Daha çok acı bir gülümseme.
“Sen biliyorsun çünkü sen de onlardan olacaksın, Imogen.”
İsmimi öyle bir telaffuzla dile getirmişti ki bir an kulaklarım bana bir oyun oynadı ve Cynthia dedi sandım.
“Ne demek bu?” diye çıkıştım. Hakarete uğramış gibi hissetmiştim. Bir tarikattan bahsediyorduk ve Beatrice sırf soyluyum diye böyle bir oluşa katılacağımı mı düşünüyordu?
“Sen de onlardan olacaksın,” dedi tekrar ederek. “Herkes isteğiyle katılmadı bu tarikata. Makamlarını kullanabilmek amacıyla zorla dahil edilenler, ailesinin bağlantıları yüzünden oraya fırlatılanlar da var.”
Farkındalık, kas çalışmalarımı yavaşlattı. Boğazım kururken dilimi dudaklarımın üstünde gezdirerek kendime gelmeye çabaladım.
“Morvyn.” Prensin adı, ilk kez ağzımda böylesine acı bir tat bırakmıştı. “Kendi isteğiyle orada değil. Belki de tarikattan nefret ediyor. Bu yüzden bize yardım ediyor.”
Beatrice’in açık pembe gözleri parladı. Belli ki onun zannettiğinden daha çabuk bazı şeyleri kavramaya başlamıştım.
“Ya ölüm ya katılım,” dedi Beatrice. Bir ifadeden çok bir slogandı bu. “Pek bir çaresi yoktu.”
“Arsenton’a gelecekler. Benim krallığıma,” dedim, sarayda duyduğumuz konuşmayı hatırlayarak. Beatrice de oradaydı, o da hepsini işitmişti. “Benimle birlikte Kerisch’e dönmeyi amaçlıyorlardı.”
Sen de onlardan olacaksın. Soyluların teker teker eklendiği bir tarikatta, olabildiğince fazla dallardan üye istiyor olmaları tahmin edilebilirdi. Üstelik genç bir varisi ağa kıstırmak, müstakbel bir lideri kontrol altına almak olurdu.
Arsenton’a bir konferans veya görüşme için değil, benim için geliyorlardı. Beni de o gün, havalandırmadan izlediğim masaya eklemek için.
Nefes almayı ne ara bırakmıştım? Ne ara soluklar ciğerlerime yetmez olmuştu? Daha şimdiden ağır mı gelmişti duyduklarım, öğrendiklerim?
Bir nefes, iki nefes… Sakinleşmeliydim. Henüz duyacaklarımın yarısına bile varmamış olduğuma emindim.
“Anlamadığım nokta şu,” dedim soğukkanlılığımı geri kazandığımda. “Sen tüm bunların tam olarak neresindesin?”
Beatrice’in bakışları donuklaştı. Evet, işte şimdi kişisel bir yere doğru ilerliyorduk. Hassas olan noktalara.
“İntikam için Kerisch’e geldiğimi söylemiştim.” Bardağının kenarıyla oynadı. “Kız kardeşimin adaleti için buradayım ben.”
“Kız kardeşin?” Soyluların tarikatında bir cadı ve kardeşi nasıl olmuştu da dahil olmuştu?
“Bunlar bir tarikat. NWO, bir grup narsist fey elitleri tarafından kurulmuş. Cadılardan, iblislerden ve sirenlerden kendilerini üstün birer ırk olarak gören kişiler bunlar. Onlara göre biz sadece ezilmesi gereken başlarız.” Parmakları bardağı sardı. Kendini toplamak için es verdiği birkaç saniyede parmak boğumlarının beyazlamasına şahitlik ettim. “Bazı tarikatların kendilerine özel ritüelleri olur, bilir misin?”
“Biliyorum.” Bir sorumun cevabını daha almıştım. NWO ritüeller yapıyordu.
Diyarı yöneten insanlar ritüeller yapıyordu.
Üstelik şimdi Beatrice ırkçılıktan ve elitlerin hastalıklı bakış açılarından bahsettiğine göre…
“NWO tam olarak nasıl şeyler yapıyor bilmiyorum.” Beatrice’in sesi boğuk geliyordu. Ağlıyor muydu? Hayır. Dişlerini o kadar birbirine kenetlemişti ki kelimeleri zar zor seçiliyordu. “Ama fey olmayanlara eziyet etmeyi seviyorlar. Belki onları başka şeyler için kullanıyorlar. Eminim, kurbanları çok fazla.”
“Nasıl öğrendin?” Dediklerinin doğruluğundan şüphe ettiğim için bunu sormamıştım. Aksine, etkilenmiştim. Bir cadı olarak doğu krallıklardan Kerisch’e gelmeyi başarmış ve tüm bunları öğrenebilmişti. Pek çok kişi buraya kadar gelemeden can verirdi.
“Kız kardeşim on iki yaşındaydı.” Sözcükleri kuru olduğu kadar duygudan da uzaktı, az önceki boğuk sesini hemen toparlamıştı. Takdir etmeliydim, kırılgan duygularını gizlemekte müthiş bir yeteneği vardı. “Köyümüze muhafızlar gelmişti. Kerisch muhafızları orada ne arar? Hepimiz korkmuştuk.”
Bakışları çok, çok kısa bir anlığına daldı. Zihni, o anları yeniden gözlerinin önüne getirirken Beatrice gözlerini kırpıştırarak şimdiye döndü. “Kardeşim götürüldü. Sebebini söylemediler, sayıları kalabalıktı ve kılıçlarını kullanmaktan da çekinmiyorlardı. Köyümün cadılarının çoğu güçlü değil. Kardeşime dokundukları anda ise ona zarar verecekler korkusu benim elimi kolumu bağladı.”
“Onu bulmak için Kerisch’e geldin,” diye tahmin yürüttüm.
“Amacım doğrudan saraya ulaşmaktı,” dedi onaylayarak. “Öylece muhafızlara gidip hesap soramazdım. Sınırlara girdiğim anda sırtım açık bir hedef tahtasına dönüşmüştü. Ben de üst mertebede birini tehdit etmeye karar verdim.”
Son cümlesini o kadar doğal söylemişti ki ne dediğini kavramam vakit aldı.
“Tehdit… etmeye?” derken sesim tereddüt doluydu.
“Bir süre gizlice saray çevresinde gezindim,” dedi, bozuntuya vermeden devam ederek. “Kolay değildi. Ama konuşmaları dinledim. Prensin burada kalacağını öğrendiğimde,” eliyle tavernayı işaret etti, “ondan önce vardım. Kişisel bir seyahat olduğu için hem çevresindeki muhafız azdı hem de gardı düşüktü. Morvyn özellikle pek kimseye belli etmeden ayrılmak istemiş saraydan. Odasında uykuya dalmak için hazırlanırken kafasına tava geçirdim.”
Konuştuğumuz konunun fazlasıyla ciddi olması bir kenara, o anı canlandırmaya çalışmak sahiden gülünçtü. Morvyn’in, diyarın en güçlü krallığın veliaht prensinin, bir tavayla yere yığılması… Kesinlikle izlemeye değecek bir görüntüydü.
“Onu bağlayıp uyanmasını beklerken gergindim. Kardeşimi bulma hırsı gözümü fazla kör etmişti. Morvyn’i karşımda baygın halde görene kadar fark etmemiştim. Ama artık geri dönüşüm yoktu.”
“Uyandıktan sonra ne oldu?”
“Kendimi her türlü senaryoya hazırladığımı sanmıştım fakat yanılmışım. Çünkü vakit kaybetmeden kim olduğumu ve neden ona zarar verdiğimi anlattığımda Morvyn ne yaptı, biliyor musun? Gözümün içine baktı ve gülümsedi. Kafasına fazla sert vurduğumdan şüphelenmiştim.
Hiç zorluk çıkarmadı. Sadece gerçekleri anlatacağını, kardeşim konusunda yardım edeceğini ve beni ele vermeyeceğinin sözünü verdi. O kadar kolay olmuştu ki doğruyu söylediğine dakikalarca ikna olamadım.”
Beatrice’in yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. “Tüm bu konuşmalarımız esnasında ellerinin bağlı olduğuna emindim. Baygınken işimi garantiye almak için defalarca düğüm atmıştım. Ama ilk kez birini zorla alıkoyuyordum, üstelik bu kişi bir prensti. Adrenalinle resmen başım dönüyordu. Morvyn’in üzerini kontrol etmek aklıma dahi gelmedi.”
“Ellerini çözmek için kartları mı kullandı?” Soru sırf nezaketendi, adi karganın yanında ne kadar fazla kartla dolaştığına bizzat şahit olmuştum. Üstelik büyü için kartlara ihtiyaç duymayan bir cadının aklına bunun gelmemiş olması olağandı. Kartlara alışkın değildi.
“Uyandığından beri elleri serbestmiş.” Hatasından dolayı kendine kızmıyordu. Daha ziyade, amatör hatası, olur öyle şeyler, der gibi bir havası vardı. “Ayağa kalkıp bana yaklaştığında büyümü az kalsın üstüne savuracaktım. Oysa Morvyn bana cebindeki kartların en az yarısını verdi. Sadakatini kanıtlamak için o sırada yapabileceği tek şey oydu. Süre sınırları zayıftı ama yirmiye yakın kartı verdi.”
Bir anda içimde aydınlanan umut hızla geri söndü. Kartları duyduğumda heyecanlanmıştım. Şu an hissettiğim savunmasız durumdan kendimi kurtarabilmek için birkaç kart hiç fena olmazdı. Kartların büyüsünü geçtim, yanımda tek bir silah dahi yoktu. Kendimi koruyabilmek için karşımdaki cadıya muhtaçtım.
“Ve Morvyn’le birlikte çalışmaya başladınız,” diyerek hikayeyi tamamladım. “Morvyn sana bu tarikattan bahsetti. Sen kardeşini arıyorsun, o ise özgürlüğünü.”
“Yalnızca kendi özgürlüğünü değil. Morvyn tarikatı tamamen durdurmak istiyor ama bunu yapabilecek güçte değil.”
“Neden doğrudan halka gitmiyor?” Merakım aptalca hissettirmişti. Morvyn elbet bunu düşünmüş olmalıydı ancak neden hayata geçirmemişti, aklım almıyordu.
Beatrice, bitirdiği yemeğini kenara ittirdi. “Keşke o kadar basit olsaydı. Fakat her ne kadar prens olursa olsun, diyarın yarısına hakim politikacıların sözüne karşı dedikleri anca deli bir adamın zırvalıkları olabilir. Çok geçmeden Morvyn kendisini bir bıçağın altında bulur. Ertesi gün gazeteler, bir ‘kaza’ sonucu hayatını kaybettiğinin haberini yazar. Halk belki bir, en fazla iki hafta bunu konuşur. Sonra herkes hayatına devam eder ve haber unutulur.”
Yutkundum. Yavaş yavaş aklımdaki eksik parçalar yerleşiyor, büyük resim hala sisli olsa da en azından bazı sorular cevaplarını alıyordu.
Morvyn bu yüzden beni korumak istemiş, zamanı geldiğinde her şeyi anlatacağından bahsedip durmuştu. O vakte kadar ise beladan uzak durmamı sağlamaya çalışmıştı. Başından beri, tarikata çekilmemi engelliyordu. Başından beri, varlığını bilmediğim hırçın sularda boğulmayım diye başımı dik tutuyordu.
Tarikata katmak istedikleri en yeni üye bendim. Henüz kirlenmemiş, o geri dönülemez yola adımımı atmamıştım. Morvyn kendi davasına dahil olmam için koruyordu beni.
Beatrice’in de dediği gibi, tek bir kişinin söyledikleri zırvalıktan başka bir şey olamazdı. Ama sayı artarsa, tarikat hakkında daha çok bilgi toplanılır ve kanıtlar sağlanırsa…
Bir şans olabilirdi.
Evet, artık savaşı biliyordum. Hala bu tarikatın tüm amacını ve genişliğini öğrenememiş olsam da hiç yoktan ne ile karşı karşıya olduğumun bilincindeydim.
Neyden kendimi korumam gerektiğini, düşmanımı biliyordum.
Julian’ın bahsettiği, sonsuzluk kartlarıyla ilgili gizli oyunlar. Elitlerin kurduğu bir tarikat. Güç zehirlenmesiyle gözleri boyanmış güçlü soylular. Her şeyden habersiz halk. Tarikata zorla dahil edilmiş ve hala pek çok sırla dolu bir prens.
Ve artık, hepsinin ortasında bulunan ben.
- Bölüm: Elitler Tarikatı
“Dinliyorum.”
Bunu söylememin üzerinden neredeyse iki saat geçmişti. Yürüyerek ve güvenli bir yer arayarak geçen iki saat. Sürekli arkamıza bakma ihtiyacı duymayacağımız bir yer bulana dek konuşamayacaktık.
Kalbim, Lynox’un dövme dükkanına dönmek istiyordu. Lynox ve Seralyth’i bulmak, iyi olduğumu onlara göstermek… Ancak beynim, bunun imkansız bir hayalden ibaret olduğunun farkındaydı. Muhafızların beni bulmak için bakacakları ilk yer orası olacaktı, sonuçta beni orada tutuklamışlardı.
Beatrice önce bir çarşıya girmek, sonra konaklayabileceğimiz bir yer aramayı önermişti. Üstüne çok düşünmeden kabul etmiştim. Yapabileceklerimiz de kaçabileceğimiz yerler de sınırlıydı.
Çarşıdan birkaç pelerin çalmıştık. Hiçbiri pek pahalı ürünler değildi fakat şu an hapishane kaçaklarıydık. Üzerimizde tek bir rubik bile yoktu.
Pelerinleri yüzlerimizi gizlemek için kullanmıştık. Beatrice, fey olmadığının ele veren kısa kulaklarını tamamen kapadığına emin olmak için dört farklı pelerin denemişti.
Güneş yavaş yavaş batarken taverna arayışımız resmen başlamıştı. Muhafızların aramak için geç geleceği, tercihen kalabalık ancak biraz da tenha bir yer bulmamız gerekiyordu. Zaten çok uzun süre kalmayacaktık, şahitlik ettiğim Kerisch Kralı ve Kraliçesinin konuşması sayesinde haberdar olduğum toplantıya gitmem gerekiyordu. Bunun için de en geç şafak saati, Arsenton’a doğru yola çıkmalıydım.
Saraydan artık epey uzaklaşmıştık. Çarşıyı da geçtikten sonra binalar azalmaya, ağaçlar artmaya başlamıştı.
“Bu patikanın sonunda bir taverna var,” dedi Beatrice. “Daha önce kalmıştım, sahibini tanıyorum. Bir geceliğine bizi misafir edebilir.”
Sahiden de patikada ilerledikçe bir tavernayı seçmeye başlamıştık ufukta. O kadar uzun süredir yürüyorduk ki başkent sınırlarına varmış olma ihtimalimiz bile vardı. Muhtemelen iki şehrin sınır çizgisi üzerindeydik. Bu taverna da gezginlerin konaklaması için yapılmış olmalıydı.
Kapıyı açtığımızda tiz bir zil sesi karşıladı bizi. Nispeten kalabalıktı mekan fakat rahatsızlık duyulacak kadar da değildi. Mükemmel.
Sıcak içki ve yemek kokusu burnumuza dolduğunda karnım acı vererek guruldadı. Saatlerdir yürümekten hem yorgun hem de açtım. Zindanda verdikleri azıcık kuru ekmek haricinde mideme hiçbir şey girmemişti.
Beatrice bira uzaklaşıp görevli olduğunu tahmin ettiğim bir adamla konuştu. Beni ve kendisini işaret ettikten sonra adam başıyla onaylayıp bara doğru gitti.
Yuvarlak masalardan birine oturduğumuzda Beatrice, “Bir gece için izin aldım,” dedi. “Yemek yedikten sonra üst kata, odamıza çıkabileceğiz.”
“Sen burayı nereden biliyorsun?” diye sordum merakla. Yerleştiğimiz koltukların rahatlığı ve tavernanın sıcak havasının etkisiyle mayışacak kıvama gelmiştim.
“Kerisch Krallığı’na geldikten sonra pek çok defa burada kaldım,” diye açıkladı. “Morvyn ayarladı. Zaten onun ismini verebildiğim için öylece elimizi kolumuzu sallayarak girebiliyoruz, sahibi artık beni tanıyor.”
“Morvyn’le o kadar yakınsınız yani?” Sorum hakiki bir meraktan çok artık anlatmaya başlaması için bir motivasyon niteliğindeydi.
“Göreceli.” Yemekler önümüze konduğunda ikimiz de neredeyse anında kaşıklara sarıldık. “Kerisch’e geliş sebebim bizzat o aileden intikam almaktı. Morvyn’in bana yardım etmeye gönüllü olacağını asla tahmin edemezdim.”
“O halde başla bakalım, cadı,” dedim iyice ardıma yaslanarak. Uzun bir hikaye olacağını tahmin etmek zor değildi. “Seni dinliyorum.”
Beatrice birkaç saniye sessiz kaldı. Muhtemelen nereden başlayacağını, nasıl anlatacağını tartıyordu zihninde.
“Morvyn’in bana anlattıklarını özetlersem,” dedi en sonunda. “Toplantılardan birine çoktan şahitlik etmişsin.”
Başımı salladım, kelimeleri kullanarak onaylamak yerine jesti tercih etmiştim. Bölmek istemiyordum.
Beatrice sesini kıstı. Zaten diğer misafirlerden gelen sesler yeterince onun konuşmasını baskılıyordu ancak bizim konuştuklarımız asla normal şeyler değildi. Fakat kimse bizim sohbetimize kulak kabartmadığı için biraz olsun içimiz rahatlıyordu.
“Morvyn sana, o toplantının bir tarikata ait olduğundan bahsetmiş olmalı,” diye devam etti. “Bu tarikatın elbet bir ismi var. Kaydettikleri dökümanlarda hep kısaltılışını yazıyorlar. NWO. Açılımını bilmiyorum, hatta Morvyn’in bile bildiğini sanmıyorum. Eski dile ait.”
NWO, diye yineledim içimden. Beynime çoktan kaydetmiştim.
“Tarikatın tek üyeleri soylular. Farklı krallıkların kral ve kraliçeleri, diplomatlar, lordlar…” Beatrice, çenesinden damlayan çorbayı mendille sildi. “Moryvn neredeyse bir yıldır üye. Ailesi ise çok daha uzun zamandır. Diyarın her yerine kolu olan bir oluştan bahsediyorum.”
Bunu anlamak pekala kolaydı. Mevzumuz, halkın hiçbir fikir sahibi olmadığı bir tarikattı. Tarikatlarsa zaten ne zaman normal topluluklar olmuştu ki? Kendilerine isim takmalarının elbet sebepleri vardı.
Acaba bu tarikat, NWO, nasıldı? Baika tarikatlar hakkında da pek bilgi sahibi olduğum söylenemezdi. Bazı tarikatların daha küçük, bazılarının ise kendilerince ritüeller barındırdığını biliyordum. NWO’nun var olma amacı neydi ve ne yapıyorlardı?
“Halka hiç gösterilmedi. Ne dökümanlar ne de tanıklar. Kanıt olabilecek her şey ortadan kaldırıldı.”
“Ama sen ve ben biliyoruz,” diye ekleme ihtiyacı hissettim.
Gülümsedi. Hapisteki gibi sinsi değil, samimi hiç değil. Daha çok acı bir gülümseme.
“Sen biliyorsun çünkü sen de onlardan olacaksın, Imogen.”
İsmimi öyle bir telaffuzla dile getirmişti ki bir an kulaklarım bana bir oyun oynadı ve Cynthia dedi sandım.
“Ne demek bu?” diye çıkıştım. Hakarete uğramış gibi hissetmiştim. Bir tarikattan bahsediyorduk ve Beatrice sırf soyluyum diye böyle bir oluşa katılacağımı mı düşünüyordu?
“Sen de onlardan olacaksın,” dedi tekrar ederek. “Herkes isteğiyle katılmadı bu tarikata. Makamlarını kullanabilmek amacıyla zorla dahil edilenler, ailesinin bağlantıları yüzünden oraya fırlatılanlar da var.”
Farkındalık, kas çalışmalarımı yavaşlattı. Boğazım kururken dilimi dudaklarımın üstünde gezdirerek kendime gelmeye çabaladım.
“Morvyn.” Prensin adı, ilk kez ağzımda böylesine acı bir tat bırakmıştı. “Kendi isteğiyle orada değil. Belki de tarikattan nefret ediyor. Bu yüzden bize yardım ediyor.”
Beatrice’in açık pembe gözleri parladı. Belli ki onun zannettiğinden daha çabuk bazı şeyleri kavramaya başlamıştım.
“Ya ölüm ya katılım,” dedi Beatrice. Bir ifadeden çok bir slogandı bu. “Pek bir çaresi yoktu.”
“Arsenton’a gelecekler. Benim krallığıma,” dedim, sarayda duyduğumuz konuşmayı hatırlayarak. Beatrice de oradaydı, o da hepsini işitmişti. “Benimle birlikte Kerisch’e dönmeyi amaçlıyorlardı.”
Sen de onlardan olacaksın. Soyluların teker teker eklendiği bir tarikatta, olabildiğince fazla dallardan üye istiyor olmaları tahmin edilebilirdi. Üstelik genç bir varisi ağa kıstırmak, müstakbel bir lideri kontrol altına almak olurdu.
Arsenton’a bir konferans veya görüşme için değil, benim için geliyorlardı. Beni de o gün, havalandırmadan izlediğim masaya eklemek için.
Nefes almayı ne ara bırakmıştım? Ne ara soluklar ciğerlerime yetmez olmuştu? Daha şimdiden ağır mı gelmişti duyduklarım, öğrendiklerim?
Bir nefes, iki nefes… Sakinleşmeliydim. Henüz duyacaklarımın yarısına bile varmamış olduğuma emindim.
“Anlamadığım nokta şu,” dedim soğukkanlılığımı geri kazandığımda. “Sen tüm bunların tam olarak neresindesin?”
Beatrice’in bakışları donuklaştı. Evet, işte şimdi kişisel bir yere doğru ilerliyorduk. Hassas olan noktalara.
“İntikam için Kerisch’e geldiğimi söylemiştim.” Bardağının kenarıyla oynadı. “Kız kardeşimin adaleti için buradayım ben.”
“Kız kardeşin?” Soyluların tarikatında bir cadı ve kardeşi nasıl olmuştu da dahil olmuştu?
“Bunlar bir tarikat. NWO, bir grup narsist fey elitleri tarafından kurulmuş. Cadılardan, iblislerden ve sirenlerden kendilerini üstün birer ırk olarak gören kişiler bunlar. Onlara göre biz sadece ezilmesi gereken başlarız.” Parmakları bardağı sardı. Kendini toplamak için es verdiği birkaç saniyede parmak boğumlarının beyazlamasına şahitlik ettim. “Bazı tarikatların kendilerine özel ritüelleri olur, bilir misin?”
“Biliyorum.” Bir sorumun cevabını daha almıştım. NWO ritüeller yapıyordu.
Diyarı yöneten insanlar ritüeller yapıyordu.
Üstelik şimdi Beatrice ırkçılıktan ve elitlerin hastalıklı bakış açılarından bahsettiğine göre…
“NWO tam olarak nasıl şeyler yapıyor bilmiyorum.” Beatrice’in sesi boğuk geliyordu. Ağlıyor muydu? Hayır. Dişlerini o kadar birbirine kenetlemişti ki kelimeleri zar zor seçiliyordu. “Ama fey olmayanlara eziyet etmeyi seviyorlar. Belki onları başka şeyler için kullanıyorlar. Eminim, kurbanları çok fazla.”
“Nasıl öğrendin?” Dediklerinin doğruluğundan şüphe ettiğim için bunu sormamıştım. Aksine, etkilenmiştim. Bir cadı olarak doğu krallıklardan Kerisch’e gelmeyi başarmış ve tüm bunları öğrenebilmişti. Pek çok kişi buraya kadar gelemeden can verirdi.
“Kız kardeşim on iki yaşındaydı.” Sözcükleri kuru olduğu kadar duygudan da uzaktı, az önceki boğuk sesini hemen toparlamıştı. Takdir etmeliydim, kırılgan duygularını gizlemekte müthiş bir yeteneği vardı. “Köyümüze muhafızlar gelmişti. Kerisch muhafızları orada ne arar? Hepimiz korkmuştuk.”
Bakışları çok, çok kısa bir anlığına daldı. Zihni, o anları yeniden gözlerinin önüne getirirken Beatrice gözlerini kırpıştırarak şimdiye döndü. “Kardeşim götürüldü. Sebebini söylemediler, sayıları kalabalıktı ve kılıçlarını kullanmaktan da çekinmiyorlardı. Köyümün cadılarının çoğu güçlü değil. Kardeşime dokundukları anda ise ona zarar verecekler korkusu benim elimi kolumu bağladı.”
“Onu bulmak için Kerisch’e geldin,” diye tahmin yürüttüm.
“Amacım doğrudan saraya ulaşmaktı,” dedi onaylayarak. “Öylece muhafızlara gidip hesap soramazdım. Sınırlara girdiğim anda sırtım açık bir hedef tahtasına dönüşmüştü. Ben de üst mertebede birini tehdit etmeye karar verdim.”
Son cümlesini o kadar doğal söylemişti ki ne dediğini kavramam vakit aldı.
“Tehdit… etmeye?” derken sesim tereddüt doluydu.
“Bir süre gizlice saray çevresinde gezindim,” dedi, bozuntuya vermeden devam ederek. “Kolay değildi. Ama konuşmaları dinledim. Prensin burada kalacağını öğrendiğimde,” eliyle tavernayı işaret etti, “ondan önce vardım. Kişisel bir seyahat olduğu için hem çevresindeki muhafız azdı hem de gardı düşüktü. Morvyn özellikle pek kimseye belli etmeden ayrılmak istemiş saraydan. Odasında uykuya dalmak için hazırlanırken kafasına tava geçirdim.”
Konuştuğumuz konunun fazlasıyla ciddi olması bir kenara, o anı canlandırmaya çalışmak sahiden gülünçtü. Morvyn’in, diyarın en güçlü krallığın veliaht prensinin, bir tavayla yere yığılması… Kesinlikle izlemeye değecek bir görüntüydü.
“Onu bağlayıp uyanmasını beklerken gergindim. Kardeşimi bulma hırsı gözümü fazla kör etmişti. Morvyn’i karşımda baygın halde görene kadar fark etmemiştim. Ama artık geri dönüşüm yoktu.”
“Uyandıktan sonra ne oldu?”
“Kendimi her türlü senaryoya hazırladığımı sanmıştım fakat yanılmışım. Çünkü vakit kaybetmeden kim olduğumu ve neden ona zarar verdiğimi anlattığımda Morvyn ne yaptı, biliyor musun? Gözümün içine baktı ve gülümsedi. Kafasına fazla sert vurduğumdan şüphelenmiştim.
Hiç zorluk çıkarmadı. Sadece gerçekleri anlatacağını, kardeşim konusunda yardım edeceğini ve beni ele vermeyeceğinin sözünü verdi. O kadar kolay olmuştu ki doğruyu söylediğine dakikalarca ikna olamadım.”
Beatrice’in yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. “Tüm bu konuşmalarımız esnasında ellerinin bağlı olduğuna emindim. Baygınken işimi garantiye almak için defalarca düğüm atmıştım. Ama ilk kez birini zorla alıkoyuyordum, üstelik bu kişi bir prensti. Adrenalinle resmen başım dönüyordu. Morvyn’in üzerini kontrol etmek aklıma dahi gelmedi.”
“Ellerini çözmek için kartları mı kullandı?” Soru sırf nezaketendi, adi karganın yanında ne kadar fazla kartla dolaştığına bizzat şahit olmuştum. Üstelik büyü için kartlara ihtiyaç duymayan bir cadının aklına bunun gelmemiş olması olağandı. Kartlara alışkın değildi.
“Uyandığından beri elleri serbestmiş.” Hatasından dolayı kendine kızmıyordu. Daha ziyade, amatör hatası, olur öyle şeyler, der gibi bir havası vardı. “Ayağa kalkıp bana yaklaştığında büyümü az kalsın üstüne savuracaktım. Oysa Morvyn bana cebindeki kartların en az yarısını verdi. Sadakatini kanıtlamak için o sırada yapabileceği tek şey oydu. Süre sınırları zayıftı ama yirmiye yakın kartı verdi.”
Bir anda içimde aydınlanan umut hızla geri söndü. Kartları duyduğumda heyecanlanmıştım. Şu an hissettiğim savunmasız durumdan kendimi kurtarabilmek için birkaç kart hiç fena olmazdı. Kartların büyüsünü geçtim, yanımda tek bir silah dahi yoktu. Kendimi koruyabilmek için karşımdaki cadıya muhtaçtım.
“Ve Morvyn’le birlikte çalışmaya başladınız,” diyerek hikayeyi tamamladım. “Morvyn sana bu tarikattan bahsetti. Sen kardeşini arıyorsun, o ise özgürlüğünü.”
“Yalnızca kendi özgürlüğünü değil. Morvyn tarikatı tamamen durdurmak istiyor ama bunu yapabilecek güçte değil.”
“Neden doğrudan halka gitmiyor?” Merakım aptalca hissettirmişti. Morvyn elbet bunu düşünmüş olmalıydı ancak neden hayata geçirmemişti, aklım almıyordu.
Beatrice, bitirdiği yemeğini kenara ittirdi. “Keşke o kadar basit olsaydı. Fakat her ne kadar prens olursa olsun, diyarın yarısına hakim politikacıların sözüne karşı dedikleri anca deli bir adamın zırvalıkları olabilir. Çok geçmeden Morvyn kendisini bir bıçağın altında bulur. Ertesi gün gazeteler, bir ‘kaza’ sonucu hayatını kaybettiğinin haberini yazar. Halk belki bir, en fazla iki hafta bunu konuşur. Sonra herkes hayatına devam eder ve haber unutulur.”
Yutkundum. Yavaş yavaş aklımdaki eksik parçalar yerleşiyor, büyük resim hala sisli olsa da en azından bazı sorular cevaplarını alıyordu.
Morvyn bu yüzden beni korumak istemiş, zamanı geldiğinde her şeyi anlatacağından bahsedip durmuştu. O vakte kadar ise beladan uzak durmamı sağlamaya çalışmıştı. Başından beri, tarikata çekilmemi engelliyordu. Başından beri, varlığını bilmediğim hırçın sularda boğulmayım diye başımı dik tutuyordu.
Tarikata katmak istedikleri en yeni üye bendim. Henüz kirlenmemiş, o geri dönülemez yola adımımı atmamıştım. Morvyn kendi davasına dahil olmam için koruyordu beni.
Beatrice’in de dediği gibi, tek bir kişinin söyledikleri zırvalıktan başka bir şey olamazdı. Ama sayı artarsa, tarikat hakkında daha çok bilgi toplanılır ve kanıtlar sağlanırsa…
Bir şans olabilirdi.
Evet, artık savaşı biliyordum. Hala bu tarikatın tüm amacını ve genişliğini öğrenememiş olsam da hiç yoktan ne ile karşı karşıya olduğumun bilincindeydim.
Neyden kendimi korumam gerektiğini, düşmanımı biliyordum.
Julian’ın bahsettiği, sonsuzluk kartlarıyla ilgili gizli oyunlar. Elitlerin kurduğu bir tarikat. Güç zehirlenmesiyle gözleri boyanmış güçlü soylular. Her şeyden habersiz halk. Tarikata zorla dahil edilmiş ve hala pek çok sırla dolu bir prens.
Ve artık, hepsinin ortasında bulunan ben.
Yorumlar