ÇENGELLİ İĞNE
UYARI

Tetikleyici Unsurlar

✦   ✦   ✦

(Rica ediyorum, burayı okumadan geçmeyin.)

TETİKLEYİCİ UNSURLAR

-İntihar/İntihara teşebbüs/İntihardan bahsetme

-Cinayet ve kan betimlemesi

-Madde kullanımı ve bağımlılık

-Kendine zarar verme (mazoşistlik)

-Yeme bozukluğu (ED)

-Tacizden sözel olarak bahsetme

-Az miktarda argo ve küfür kullanımı

Bu unsurlardan etkilenmeyeceğinizi düşünüyorsanız, hoş geldinizzz. Kitap boyunca bazı kişilerin kimliğini çözmeye çalışacağınız için yorumlarınız ve teorileriniz için çok heyecanlıyımmm.

Keyifli okumalar <3

 

1. Bölüm

Bugün Değil

12 Eylül
✦   ✦   ✦

Ölmek istiyorum.

Parmaklarımın arasındaki neşterin soğuk metali, neredeyse tenime dokunmak üzereydi.

Ölümden korkuyorum.

Neşter birazcık uzaklaşıyor bileğimden Lakin hala yeterince uzak değil, keskin ışıltısı tehditkarca parlıyor.

Ölümü hak ediyorum.

Neşteri iyice bastırıyorum bu defa. Ancak henüz keskin tarafı buluşmadı tenimle, henüz yara açmadı. Açmak için neyi bekliyor?

Ölmeliyim.

Bu düşünce, zihnimde çığlıklarla feryat ediyordu. O çığlıklar, sanki kulağımın dibinde atılıyormuş gibi netti. Oysa güç parmaklarımdan çekilmişti, neşteri çeviremiyordum. 

Öleceğim. Ancak bugün değil.

Neşter ne ara kurtuldu tutuşumdan; ne ara yere düştü, bilmiyordum. Uçurumun kenarındaki toprak yer yer çimliydi, neşter de bu çimlerin arasına düşmüştü. Muhtemelen bu yüzden duyamamıştım düşme sesini.

Geri almak için hamle yapmadım. Gözlerim uçuruma takılmıştı şimdi, uçuruma ve o dipsiz boşluğa.

Atla. Atla. Atla!

Bir adım attım ileri doğru. 

Hayır, hayır, hayır! Bugün değil. 

Bir adım attım geriye doğru. 

Ne kadar süredir bakıyordum uçuruma? Hayatta olan biri olarak ölüm biletime bakıyordum yüzsüzce. Üstelik bu yüzsüzlüğü yaparken “zaman” kavramına varmakta zorlanıyordum. Nasıl bir kahpelik…

Dalgınlığımdan telefon kurtardı beni. Ekran, gelen yeni bir bildirimle aydınlanırken telefonu aldım elime.

*Çalışma Grubu’ndan 3 yeni mesaj*

Stacey: Adel, nerede kaldın?

Stacey: Yarım saate geleceğim demiştin. 

Stacey: Trafiğe takıldıysan seni alabiliriz.

Telefon klavyesi üzerinde dolaştı parmaklarım.

Siz: Sorun yok. 10 dakikaya ordayım.

Çantamı sırtıma atarken son kez baktım uçuruma. Son kez, yalnızca şu an için. 

Bugün değil.

 

2. Bölüm

Ruhuna Bakan Biri

12 Eylül
✦   ✦   ✦

Ders notlarımı okumaya çalışırken sırtım ağrıyordu. Kaç saattir kütüphanedeydik, altı mı? Belirtilerini kesinlikle vücudumda gösteriyordu, hiç şüphe yoktu. 

“Birazdan bilgisayarları kapatacağız, gençler,” diyen uyarısını duyduk bir görevlinin. “Yavaştan toparlansanız iyi olur.”

Akşam altıya yaklaşıyordu akrep. Yurda giden metrobüsü yakalamak istiyorsak hızlı olmalıydık, aksi takdirde şehrin diğer ucundaki yurda varabilmemiz için gereksiz fazla zamanı heba edecektik.

Çalışma grubunda üç kişiydik bugün, normal şartlarda altı olmamız gerekiyordu fakat okul döneminin de yeni başlamış olmasının etkisiyle çoğumuz düzeni oturtamamıştı. Emindim ki sınav senemiz olmasa üç kişilik bir sayıya bile ulaşamazdık.

Bacon, kitapları çantasına tıkarken homurdandı. “Her hafta aynısı oluyor. Hayır, neden şehirdeki kütüphanelerin yarısı bu saatte kapanıyor?”

Stacey çantasını sırtına atarken Bacon’a cevap verdi, bense sessizce toparlanmakla meşguldüm.

“Saatlerdir buradayız, nesi yetmedi daha sana? Evde de çalışabilirsin, umarım bunu biliyorsundur.”

“Ortam farklı!” diye karşı çıktı Bacon. Çıkış kapısına doğru adımlıyordu şimdi. “Buradaki ciddiyetle aynı olmuyor!”

Onlar neredeyse çıkmak üzereyken ben geride kalmıştım. Geldiğimizden beri tek kelime konuşmadığım için bir an unutulmuş olmalıydı varlığım. Stacey de bunu fark ettiğinde duraksadı, bana döndü.

“Adeline, bilgisayarları kapatabilir misin? Biz de otomattan bir atıştırmalık alırız sana.”

“Tabii,” diye mırıldandım. Açıkçası pek içerlememiştim. Okul dönemi başlayalı çok olmamıştı ama çalışma grubundaki kişilerin kişiliklerini çabuk çözmeye başlamıştım. Stacey arkasını toplamaktan nefret ederdi, grubun çoğunluğu ise uzun etüt saatlerini ödüllendirebilmek için çıkışta hep atıştırmalık alırdı. 

Stacey muhtemelen bu yüzden çikolata almayı teklif etmişti bana. Ancak diğerlerinin aksine, ben iştahı açık bir insan değildim. Anlaşılan Stacey beni, benim onu tanıyabildiğim kadar hızlı tanımamıştı.

Arkadaşlarım gözden kaybolurken ben de masalara sıralanmış monitörler arasında bizim kullandığımız üç bilgisayara yöneldim. Kaç senelik olduğunu bilmediğim bilgisayarlar sahiden zor açılıp kapanıyordu, Stacey’nin üşengeçliğine tuz katan bir etkendi bu da.

İki bilgisayarı kapamayı başardığımda kendi kullandığım bilgisayara geçtim. Bütün hesaplarımda çıkış yaptığıma emindim, kütüphanelere o kadar sık geliyordum ki unutmamın imkanı yoktu. Asla oturumu açık bırakmazdım. 

Oysa şu an bir dosya açıktı ekranda. Düz, bomboş beyaz bir metin sayfası. Bugün biraz daha dalgın sayılırdım, belki son yazdığım ödev makalesini tamamladıktan sonra uygulamadan çıkmak gelmemişti aklıma.

Hesaptan çıkmak için ekrana eğildiğimde, dökümanın sadece beyazlıktan oluşmadığını fark ettim. Üzerine de bir yazı yazılmıştı, yalnızca tek bir cümle. Üstelik hepsi de büyük harflerle.

“İZLERİ GÖREBİLİYORUM.”

Tüylerim iliklerime kadar ürperdiğinde refleksle çevreme baktım. Odada yalnızdım, kalan bilgisayarların tamamı kapalıydı ve benim haricimde bir yaşam işareti yoktu. 

İzler… 

Biri dokunmuş gibi irkilerek parmaklarımı kolumda gezdirdim. Kapüşonlu giyiyordum, kolları bileğime kadar iniyordu. 

Söz konusu izleri gizliyor olması gerekiyordu bu kapşonlunun. 

Ekrandaki yazılar değişti, yenileri belirdi. 

“KUMAŞ YALNIZCA GÖZLERDEN SAKINDIRIYOR ACILARINI. GÖRMEK İSTEYENİNSE RUHUYLA BAKMASI YETERLİ, ADEL.”

“Kimsin sen?” diye mırıldandım kendi kendime. Sahi, kimdi bu anonim ve neden yazıyordu bunları bana? İzlerimi nereden biliyordu? 

“SANA RUHUYLA BAKAN BİRİ.”

Yazılar belirmesi ve kaybolması bir oldu, öyleki sahiden o dört kelimeyi okuduğuma kendimi inandırmakta zorlandım. 

Bilgisayar ekranı kapandı.

***

13 Eylül

Mesajların üzerinden bir gün geçmişti. Kimden geldiğini dahi bilmediğim anonim mesajlar hakkında kimseyle konuşmamıştım.

İzlerimi bilen, bıçakla oynadığım oyunları bilen kimseler yoktu. Herkesten sakınmayı başardığım tek sırrım buydu, oysaki aldığım mesajlar tam aksini kanıtlıyordu. 

Kollarım ve bacaklarım, yaz mevsiminde bile hep uzun kollu kıyafetler ile gizlenir olmuştu. Öyle ya, zaten yazları epek dışarı çıkmadığım için kimseciklerin dikkatini çekmiyordu anormal giyiniş tarzım. İşte bu kadar dikkat ediyordum izlerimin her türlü gözden saklandığına.

Fakat bu anonim her kim ise, bir şekilde, en büyük günahımı öğrenmişti. 

Tanıdığım biri olma ihtimalini çok düşünsem de seçenekler bol sayılmazdı. Çalışma grubum vardı arkadaş diyebileceğim bir tek, sosyal bir insan değildim. Aksine, içe dönük bir insandım ve okulda beni tanıyan pek çıkmazdı. 

Çalışma grubunda benim haricimde beş kişi vardı, beş farklı seçenek. Ama hepsi birbirinden mantıksız geliyordu. Zira arkadaş olsak da hiçbirimiz birbirimize dost değildik. Bazen beraber gezer, eğlenirdik ancak günün sonunda; diğerinin en sevdiğimiz renkten bihaberdik. Böyle bir arkadaş ortamında kim fark edebilirdi itinayla gizlediğim yaraları?

Geriye sadece bir ihtimali düşünebiliyordum: benim tanımadığım biri. Fakat o beni tanıyor ve belki de sandığımdan yakınımda.

Bir hacker olabilirdi, sonuçta bilgisayarı uzaktan kontrol ederek ekrana yeni yazılar yazmıştı. Teknoloji ve kodlar hakkında epey bilgisizdim, buna rağmen yaptığını hafife alamayacağımı biliyordum. Altı saati aşkın süre boyunca kütüphanede kalmıştım ve söz konusu takipçimin bu kadar erken beni izlemesi, hangi bilgisayara oturacağımı tahmin etmesi imkansızdı.

Çok kısa bir an için, gördüğüm mesajları Stacey’le paylaşmayı düşünmüştüm. Ama aptallıktan başka bir şey olmazdı bu, izlerin ne olduğunu sorgulamaya başladığında hiçbir yalan uyduramazdım. Ne ben o kadar iyi bir yalancıydım ne de Stacey o kadar saf bir insandı. 

Böylelikle mesajlar yalnızca ben ve anonim arasında gizli kalmıştı. Kütüphaneden çıktıktan sonra hızla yurda dönmüş, ertesi sabah okul olduğunun bilincinde olarak uyumuştum. Sabah uyandığımda da telefonum, bilgisayarın uğradığı aynı kadere maruz kalmamıştı. Yeni mesaj yoktu. 

Doğal olarak, anonimin kim olduğunu düşünmeden duramıyordum. Beni bu kadar iyi tanıması için beni takip ediyor olması gerekirdi, öyleyse ben nasıl hiç fark etmemiştim? 

Fizik dersinde, hocanın anlattıklarını defterime geçirsem de aklım burada değildi. Olması gerektiğinden daha çok rahatsız etmişti beni bu konu, kimsenin bilmemesi gereken bir sır olmasa çoktan birileriyle konuşmuştum. 

Teneffüs saatinin geldiğini işaret eden zil çalarken defterin kapağını kapadım. Konuya sonra yeniden çalışacaktım, muhtemelen hafta sonu çalışma grubuyla birlikte hallederdim. Mühim değildi. 

Mark bana seslendi. “Adel, kantine ineceğiz. Geliyor musun?”

“Aç değilim,” diye yanıt verdim. “Siz gidin.”

Ne Mark üsteledi ne de diğerleri. Zaten iştahı sürekli açık olan biri sayılmazdım, sık yemek yemezdim. Buna da alışmışlardı. 

Uzun öğle arasının ardından biyoloji dersim vardı. Vaktimi boş geçirmek zorunda değildim, dolabımdan kitabımı alıp ön hazırlık yapabilirdim derse. 

Dolabımın yanına gitmek için sınıftan çıktığımda koridor boştu. Çoğunluk yemek yemeye inmiş olmalıydı. 

Dolabı açmak için kilidi çevirdiğimde içeriden bir şey düştü ayağımın önüne. 

Kaşlarımı çatıp yere eğildim. Garipsemiştim çünkü düşen tomar haline getirilmiş bir kağıttı. Dolabım hep düzenliydi, hele çalışma kağıtlarımı asla böyle yumru haline getirmezdim. 

Önce kağıdı düzelttim. Neden ağır olduğunu anlamıştım, içinde çikolatalı bir gofret vardı ve kağıt bunun etrafına sarılmıştı. 

Kaşlarım giderek daha fazla çatılırken kağıdın üzerini okudum.

“Neden yemek yemiyorsun? Kan şekerin düşmemeli, en azından bu gofreti yer misin?

-RUHUYLA BAKAN BİRİ”

Ruhuyla bakan biri. 

Demek anonim kendine bu lakabı takmıştı. İlk notunda da ruh ile bakma konusuna atıfta bulunmuştu, şimdi de mahlas yapmıştı kendine.

Hiç kimseyle karşılaşmayacağımı bile bile çevreye göz attım. En azından kesin bir bilgi öğrenmiştim, anonim benimle aynı okula gidiyordu.

Anca kağıdı yeniden incelediğimde fark ettim arkasına karalanmış küçük rakamları. Başta rastgele hissettirse de ne olduğunu anlamam çok uzun sürmedi. 

Bir telefon numarasıydı bu.

Benim telefonum yanımda değildi, okulda yasak olduğu için yurttayken kullanabiliyordum sadece. İstesem de şimdi yazamazdım ona. 

Ona yazacak mıydım?

Elbette, elbette yazmalıydım. İzlerimi biliyordu, kim bilir benim hakkımda başka nelerden haberdardı. Anonimin kimliğini öğrenmeliydim, yoksa ensemde hissettiğim bu tüyler ürpertici takip edilme hissinden kurtulamazdım. 

Notu yeniden katlayıp cebime tıktığımda gofretin ambalajını açtım. Biraz tatlının zararı olmazdı ne de olsa.

Bu akşam, okul bittiği anda yapacağım ilk iş bu numaraya yazmak olacaktı.

 

3. Bölüm

Çim Lekeleri

13 Eylül
✦   ✦   ✦

Bazen bu okulun fazla züppe olduğunu düşünüyordum. Gittiğim üniversite Kaliforniya’nın denize bakan ücra bir yerinde, sayısız meslek bölümünün eğitimini veren bir yerdi. Öğrenciler arasında burslu olanlar olsa da epey azınlıktalardı. Bu da demekti ki kampüs bahçesini dolaşırken rastgele bir kızı marka bir çanta veya bir erkeği son model arabasını park ederken görmek mümkündü.

Sonra aklıma bu okulun namı geliyordu. Doğru ya, buranın amacı tam olarak bu. Zengin ve isimlerini duymamış olma ihtimalinizin pek düşük olduğu aileler, onlara yaraşır bir evlat yetişsin diye buraya gönderiyorlardı çocuklarını. Donanımlı bireyler olmak için en iyi eğitimler alınmalıydı. Katı kurallarla dolu okul aynı zamanda şımarık gençleri yola sokmak için birebirdi.

Dersler bittikten sonra termosumdaki kahveyi yudumluyor, yurt odama doğru yürüyordum. Normal şartlarda çalışma grubumla buluşmalıydım. Bu defa gruptaki herkes birkaç etüt yapmak istemişti -bunda her bölümün ortak aldığı ders profesörünün verdiği tonla ödevin büyük etkisi vardı- ve doğrudan kütüphaneye gitme kararı almışlardı. 

Bense hasta hissettiğimi söyleyip klişe olduğu kadar etkili bir bahane sunmuştum. Birkaç sahte öksürük, karının etrafına dolanmış eller ve çatallı bir ses. Kimse şüphelenmemişti. Belki yalan söylemem bile gereksiz olmuştu, birkaç geçmiş olsun haricinde fazla tepki almış olduğum söylenemezdi. 

Mesajlar ve notlar aldığım anonim canımı fazlaca sıkmıştı. Zihnimin büyük kısmı cebime tıktığım notta yazan numaraya kayıp durmuştu ve resmen son derse kadar dakikaları saymıştım. 

Şimdiyse sahiden bitmişti okul. Anoninime yazmak için o kadar sabırsızdım ki çalışma grubuma bahane sunmuş, yurtların oraya elimden geldiğince hızlı gitmek için kampüs içi bisikletlere birkaç çeyreklik ödemiştim. 

Yurda kadar pedal sürerken bir kez daha, neden bu bisikletleri çok sık kullanmadığımı hatırladım. Bisiklete binmeyi abim Peter öğretmeye çalışmış, başarılı olamamıştı. Kötü sürüyor değildim. Sadece yolda sabit bir çizgide ilerlemek imkansız geliyordu, denge kabiliyetim küçük bir çocuğunki gibiydi.

Asla şaşırtıcı olmayacak bir şekilde, yanımdan koşarak geçen birine çarptım.

Muhtemelen aynı senemde olan bir erkek sendelerken “Hey!” diye bağırdı. “Gittiğin yere dikkat et!”

“Çok üzgünüm.” Boyuma göre fazla uzun olan bisikletten inmeye çalışırken sahiden mahcup hissediyordum kendimi. “Bisiklet kullanmakta pek iyi değilimdir.”

“Görebiliyorum,” dedi adam ters ters. Üzerini silkelerken en az sesi kadar ters bir bakış attı. “Kuru temizleme faturasını mı göndermeliyim?”

“Şey, tabii,” diye bocaladım bir an. Hadi ama, sadece biraz çimen bulaşmış bir pantalondu kirlenen. Üstelik kumaş beyaz bile değildi. 

Yine de olabildiğince hızlı adamı atlatabilmek için, “Yurt numaram 341,” dedim. “Çamaşırhaneye oda numaramı verebilirsin.”

***

Telefonu avucumun içinde sıkarken itiraf etmek istemediğim kadar gergindim. 

Yurda vardıktan sonra üzerimi rekor hızla değiştirmiş, pijamalara geçmiştim. Yatağa kurulmadan evvel kapının kilitli olduğuna da emin olmuştum. Hemen karşımdaki yurtta aptal şakalar yapmayı seven aptal erkekler kalıyordu, kapıları her daim kilitli tutmak son senesinde olan abimin tavsiyesiydi.

Numarayı rehberime Anonim olarak kaydetmiştim. Mesajlaşma sayfası önümde açıktı, parmaklarımsa klavyenin üzerinde duruyordu. Oysa hiçbir sözcük yazmamıştım henüz, yazamamıştım. 

Ne demeliydim? Amacım sonuçta bağ kurmak değildi, yalnızca kim olduğunu ve sırlarımı nasıl öğrendiğini bilmek istiyordum. Ha, bir de neden iletişim için… böyle değişik yolları tercih ettiğini öğrenmek.

Derin bir nefes alıp verdim. Düşünmeyecektim. İlk mesajı göndersem devamı da gelirdi. İlk mesaja aklıma geleni atacaktım, sonuçta, burada daha tuhaf konumda olan ben değildim.

Siz: Kimsin sen, benden ne istiyorsun?

19.04. Mesaj gönderildi. 

19.05. Mesaj okundu. 

Kalp ritmim hızlanırken biliyordum ki artık geri dönmek için çok geçti. Mesaj yazdığım kişi benimle aynı okula giden, yaşı benden pek farklı biri olamazdı. Ancak kimliğini net bilmiyor olmak bariz bir adrenaline sebep oluyordu. 

19.06. Anonim kişisinden bir yeni mesaj.

Cevap verene kadar sadece bir dakika geçmişti ama sanki saatler gibi hissettirmişti. 

Anonim: Bir cinayete engel olmaya çalışıyorum.

Gözlerimi kırpıştırdım. Şüphesiz, bu her kim ise, amacı dalga geçmek olmalıydı. Sahiden ucuz bir şakanın kurbanı olduğuma emindim. 

Yine de kuşkularıma yenik düştüm ve sormadan edemedim.

Siz: Kimin cinayeti?

Anonim: Senin. Senin ve daha pek çoğunun.

Mesajın tam olarak anlamını idrak etmem birkaç saniyemi aldı. 

Artık tamamıyla emindim, bu kesinlikle iyi oynanan bir şakaydı. Kameralar neredeydi? Yarın telefon ekranına afallamayla bakan suratımı sosyal medyada viral görecek miydim?

Parmak eklemlerimi kütürdettim. Hayır, kendi yurt odamdaydım ve yalnızdım. Gün içinde her daim kilitli olan kapı bir tek görevliler tarafından açılabilirdi, bu mesajları yazan kişininse yetişkin olmadığına neredeyse emindim. 

Siz: Komik değil. İzlerimi nereden biliyorsun?

Anonim: Yalan söylemiyorum, benim kafam da en az seninki kadar karışık. İzlerini bilen başka kim var?

Kendisi hali hazırda izlerimi bilirken sorduğu soru saçmalıktı. Neyi öğrenmeye çalışıyordu?

Yine de düşündüm biraz, belki de kuşkudan dolayı hafızamı şöyle bir gözden geçirdim. 

İlk kesiğimi on iki yaşında, evde yalnızken atmıştım. Ne abim ne de ebeveynlerim yakınlardaydı, abim ben o yaşlardayken şu an benim gittiğim üniversitede yatılı öğrenciydi. Annem ve babamsa zaten rastgele bir salı akşamı karşılaşmakta zorlanacağınız insanlardı. İki ünlü siyasetçinin kızıydım ben;  ailemi yüz yüze görmekten çok televizyonda, basın toplantılarında görmüştüm.

İşte, tam olarak bu yüzden kırmızıya boyanmış bandajları ve ince bıçakları saklamak çok kolay olmuştu. Zira ev hayatımda, çevremde çok az insan olmuştu. Şimdiyse yatılı okuyordum, odayı şansıma kimseyle paylaşmak zorunda değildim. Herhangi birinin o izleri görmesi mümkün olamazdı, kestiğim yerler konusunda epey dikkatliydim. Baldırımı, karın bölgemi ve omzumu gizlemekte pek zorlanmıyordum. 

Bu sır sadece bana ait olmalıydı, iki kişinin bildiği sır asla sır olarak kalmazdı. Öyleyse anonim nereden bilebilirdi izleri?

Siz: Kimse. Bilen kimse olmamalı. Asıl soru senin nasıl öğrendiğin.

Sabırsızlanıyordum artık. Birine açık vermiş olduğum, bilen başkalarının da olma ihtimali beni korkutuyordu. Bu korku da panik olmam için yeterliydi.

Epey bir süre “yazıyor…” baloncuğu çıkıp durdu

Anonim: Söyleyemem, istediğin açıklamaların hiçbirini yapamam. Sadece lütfen, cinayet gerçekleşecek dediğimde inan. İlk kim olur bilmiyorum, sen bile olabilirsin. Ama yarın olacağını tahmin ediyorum. 

Dişlerimi sıktım. 

Siz: İzlerimi nereden öğrendin bilmiyorum. Eğer birine anlatırsan kim olduğunu bulurum ve seni mahvederim.

Bunu söylerken blöf yapmıyordum. Anne-babanız siyasetçi olduğunda kamuoyu karşısında ailenizin imajı çok büyük önem arz ediyordu. Porselen gülümsemeler hep sabit kalmalıydı, hele annem o porselen bebekte yaşanacak bir çatlama sonucu bir başkasını kırmaktan hiç gocunmazdı.

Onun yazmasını beklemeden devam ediyorum:

Siz: Bir daha benimle iletişim kurmaya çalışma. Aptal şakalarını ise bir başkasına uygula. 

Yazdığını belirten baloncuklar çıksa da bir kez daha hızlı davranıyorum.

“Anonim” isimli kullanıcıyı engellediniz.

Telefonumu bir kenara fırlatırken karnıma ağrılar saplandı. Ne korkunç, değil mi? Biri bir anda size en büyük günahınızı bildiğini, üstelik sizinki de dahil olmak üzere birden fazla cinayeti engellemeye çalıştığını iddia ediyor.

Buna inanmamı beklemişse düpedüz salak olmalı.

Karın ağrım şiddetleniyordu. Fazla tanıdık bir ağrıydı bu, ne yapmam gerektiğini biliyordum. O kadar tanıdık bir ağrı ki yatağımın hemen yanında duran bir kova var.

Öğürüp sabah yediğim gofreti kustum. Safra kokusu burnuma dolarken lapa haline gelmiş çikolatanın benimle alay ettiği kanısındaydım.

***

14 Eylül

Sabahleyin beni uyandıran tiz sesli alarmım değil, basit bir bildirim sesiydi. Kolay paranoyaklık geliştiren biri olduğumu biliyordum ama bu kadarını da ilk kez deneyimliyordum. Dünkü mesajlardan sonra duyduğum bildirimin yine anonimden olduğuna, bir şekilde bana ulaşmaya cüret ettiğine emindim. Sonuçta kütüphane bilgisayarlarına sızmış biri pekala zorlanmadan bir engeli kırabilir veya başka bir hat kullanabilirdi. 

Ancak hayır, mesaj çalışma grubundandı. Gayet sıradan ve gündelik. Anormal hiçbir şey yok. 

Elliot, Mark ve Stacey aktif

Elliot: Bugün günlerden salı.

Mark: BROWNIELER ÇIKTI MI?

Stacey: Neyse ki alarmımı erken bir saate kurmuştum.

Elliot: Bayan West bugün kafeyi açmayı bana bıraktı. Bir saate varıp fırına atacağım. Yardım etmek isteyenlere indirim.

Ivy ve Bacon aktif

Ivy: Bugün çıkıyorlar mıydı?

Bacon: Yoldayım. 

Telefonu kenara koyarken gözlerimi ovuşturup ayaklarımı yataktan sarkıttım. 

Elliot ve Ivy, çalışma grubumuzdaki burslu tek kişilerdi. Ivy’nin ekonomik durumunun pek de fena olmadığını tahmin ediyordum, orta halli biri olduğu giyim tarzından anlaşılıyordu. Ama Elliot için durum biraz daha farklıydı. Anlattığına göre ailesinin mütevazı bir çiftliği vardı ve kesinlikle böyle bir okulu karşılayabilecek sermayeleri yoktu.

Elliot da birkaç hafta önce, bir kafede iş bulmuştu kendine. Biz de haftada bir çıkardıkları sıcak brownielere bayıldığımız için müşterilerle ortam kalabalıklaşmadan, sabahları ilk çıkan kekleri yiyorduk.

Bayan West kafenin yıllardır sahibi, gençlere karşı sevecen bir kadındı. Bu yüzden sabahları kafesinde yol açtığımız kaosa pek karışmaz, aksine gülerek izlerdi bizi. Bana hep garip gelmişti bu: okul dönemi başlayalı bir ay dahi olmamışken böyle bir rutin oluşmuş ve aramızda espri haline gelmişti.

Derin bir nefes aldım. Sıradan bir salı sabahıydı, arkadaşlarımla tatlı yiyip öğleden sonra başlayacak derslerimize gidecektik. Bugün kütüphane gibi bir planımız olmasa da ben muhtemelen dünkü kaybımı telafi edebilmek için birkaç saatimi kütüphanede geçirecektim. 

Anonimi tamamen unutabilirdim. Muhtemelen dikkatsiz bir anımda izlerimi görmüş biriydi. Evet, başka bir açıklaması olamazdı. Parçaları kendi kafasında birleştirmiş ve aklı sıra dalga geçmeye karar vermişti. Peter’ın beni geçtiğimiz yaz sıklıkla uyardığı şakacılardan biri olmalıydı.

Yavaş yavaş kendini göstermeye başlamış sonbaharın ayazından kendimi korumak için kırmızı bir kazak giydim. Lacivert bir kotu da giydikten sonra çantamı sırtıma atıp otobüs durağına yürümeye başlamıştım.

Kafe çok uzak değildi. Kampüsün önünden geçen pek çok otobüsle gidilebilecek bir yerdeydi, bu sebeple öğrenciler tarafından da tercih edilirdi. 

Otobüsün gelmesini beklerken kulaklığımın kablolarını çözmeye çalıştım. Ne kadar düzgün koyarsam koyayım, o iki kablo çantanın içerisinde birbirine dolanmadan asla duramıyordu. 

Yol boyunca birkaç şarkı dinledim. Aşağı indiğimde kafeyi, kafenin önünde de Ivy’yi görebilmiştim. 

“Günaydın,” dedi yaklaştığımı görünce. Sarı saçları hafif nemliydi, duvara yasladığı sörf tahtasından da sular damlıyordu. Muhtemelen hemen önümüzdeki sahilde sörf yaptığı için bu kadar hızlı gelebilmişti. 

Çevreye bakındım. “Elliot gelmedi mi?”

“Yolda olduğunu yazdı az önce,” diye yanıtladı Ivy, telefonunu kontrol ederek. “Kahvaltı yaptığı için gecikmiş.”

Ben böyle bir mesaj almamıştım. Özel mesajlaşmalardan konuşmuş olmalılardı, ikisi kısa zamanda epey yakınlaşmışlardı. 

Aynı zamanda, saate şöyle bir baktığımda gerçekten fazla erken gelmiş olduğumu fark ediyordum. Ivy muhtemelen güneş doğumundan beridir burada olduğu için çabuk gelmişti, bense kahvaltıyı atladığım için.

“İşte geldi!”

Elliot yanımıza yaklaşırken yüzünde sıcak bir tebessüm, elinde ise salladığı anahtarlar vardı. “Şaşırdım. Kapının önünde beklediğini tahmin ettiğim kişi Mark’tı.”

O brownieleri şüphesiz en çok seven Mark’tı.

Elliot kapıyı açtığında içeri girdik. Sandalyeler masaların üstüne konulmuştu, mutfaktaki hiçbir makine de ses çıkarmadığı için garip bir sessizlik vardı. Oysa buraya her gelişimde o tost makinesinin kapalıyken bile çıkardığı cızırtıları duyardım. 

“Ne kokuyor burası?” diye mırıldandım.

Ivy burnunu kırıştırdı. “Gerçekten. İçerde biri mi öldü?”

Elliot da en az bizim kadar rahatsız olsa da istifini bozmadı. “Havalandırmalar yine bozulmuş olmalı. Camları açarız, yarım saate düzelir. Adel, mutfaktaki camları açmaya gidebilir misin?”

Başımla onaylayıp mutfak ve masaları ayıran perdeyi araladım. Öğürme dürtüme zar zor hakim olmuştum, koku her adımımda yoğunlaşıyordu.

İlk camı açarken seslendim. “Elliot, sorun havalandırmalarda olmayabilir mi?” 

İkinci pencereyi de açtım. “Belki bir şeyler bozulmuş olabilir.”

Üçüncüye doğru ilerledim. “Buzdolabını kontrol etsek-”

Adımlarım duraksadı. Cümlemi yarıda bıraktığımın farkında değildim. Tek odağım yerdeki küçük siyahlığa yönelmişti.

Ayakkabı mıydı o?

Yaklaşırken yüzüme yakın uçan sinekleri kışkışladım. 

Tezgahın etrafından döndüğümde yalnızca ayakkabıyı görmüyordum artık. O ayakkabının sahibi de görüş açımdaydı. 

Siyah bir tişört, aynı renk bir mont. Açık gri bir pantolon ve pantolonun üzerinde yer yer çim lekeleri. 

Tüm bunların üstünde ise koyu, yapışkan bir sıvı. 

Daha rahat görebilmek için telefonumun ışığını yakarken Ivy ve Elliot’un konuşmaları çok uzağımdaydı. 

Kan. Kaynağını göremediğim kadar çok kan.

Tepki vermedim. Ne bir çığlık ne bir titreme. Yazılımı yüklenmiş bir robot gibi monoton şekilde ışığı yüzüne çevirdim.

Fazlasıyla tanıdık bir yüz.

Nerede gördüm ben seni?

Doğru ya. Çim lekelerinden anlamalıydım.

Dün akşam, bisikletle çarptığım adam. Hani parasını benden çıkarmaya çalışan.

Aynı sakinlikle eğildim. İki parmağımı boynuna bastırırken fazlasıyla acemiydim. Nabız nasıl bulunurdu ki? Teni buz kesmişti, ölü olduğunu anlamak için bu yeterli miydi?

Birkaç saniye parmaklarımı boynunda bir orada, bir burada gezdirdim. En son bileğini de yokladığımda nabız aramanın çaresiz olduğuna emin olmuştum. 

Arayabileceğim bir nabız yoktu. 

4. Bölüm

Yanık Kremi

14 Eylül
✦   ✦   ✦

Kırmızı ve mavi. 

Mavi ve kırmızı. 

Siren ışıkları yüzüme vururken beni ayazdan koruyan tek şey omuzlarıma sarılmış bir battaniyeydi. O battaniye ne zamandır oradaydı bilmiyordum. O battaniyeyi kim koymuştu bilmiyordum. 

Ambulans ekibi ayrılalı epey zaman olmuş olmalıydı, güneş neredeyse batmak üzereydi. Sağlıkçıların işi pek sürmemişti. Cesedi siyah torbaya sokup araca taşımak ne kadar alırdı ki zaten?

Elliot uzun süredir polislerle görüşüyordu. Olay yeri inceleme ekibinin işi bitmek üzereydi ve polis ekipleri şimdi asıl tanıklarla ilgileniyordu: ben, Elliot ve Ivy ile. 

Onların bu tarz durumlar hakkında ne kadar az fikri olduğu barizdi. Bense annemin bitmek bilmeyen nasihatlerini uykumda tekrar edebilecek kadar ezberlemiştim. 

“Sen politikacıların kızısın, Adeline. Bu koşullar altında ne yapman gerektiğini bilmen gerek. Polislerle hiçbir zaman doğrudan konuşma. Ne olursa olsun, avukat bekle.”

“Ailenin kim olduğunu hatırlatmaktan asla çekinme.”

Özellikle Ivy’nin paniği bana epey vakit kazandırmıştı. Polisin önünde sonunda benimle konuşacağını biliyordum. Cesedi bulan ilk kişi bendim, Elliot ve Ivy gelene kadar 911’i arayan da.

Belki acımasız olacaktı ama ölen kişiyle -öğrendiğime göre ismi Daniel Hause idi- pek ilgilenmiyordum. Şüphesiz, rastgele bir anda çarpıştığım kişinin cesediyle karşılaşmak trajikomikti. Pahalı pantalonlarına çim lekesi bulaştırdığım için beni azarlamış adam şu an bir torbanın içindeydi ve ömründe son kez gördüğü yüzlerden biri benimkiydi.

Anlaşılan ödememi talep ettiği kuru temizleme artık pek de önemli değildi. 

Yanıma yaklaşan birinin adımlarını duyduğumda sırtım gerildi. Olduğumdan daha sakin bir şekilde boynumu çevirirken geleni görmemle birlikte gözlerim fal taşı gibi açıldı. 

“Peter?” Doğrulurken battaniyenin düşmemesi için uçlarından kavradım. “Senin…”

O kadar şaşırmıştım ki sesimi bulmakta zorlandım.  “Senin burada ne işin var?”

“Arkadaşın aradı,” dedi abim. Yüz hatları gergindi. “Adı Evan’dı sanırım.”

“Elliot,” diye düzelttim. 

Peter, “Neyse ne,” diye geçiştirdi. “Önemli olan kim olduğu değil. Ben neden başının dertte olduğunu bir başkasından öğreniyorum?”

“Başım dertte değil.” Haksız sayılmazdım. Sonuçta, öldürülen kişi ben değildim. 

Peter önce polis arabalarına, ardından bana bir bakış attı. “Öyle gözükmüyor. Tam olarak neler oldu, Adel?”

Derin bir nefes aldım. Afallamış olsam da abim geldiği için bir nebze rahatlamış olduğumu itiraf etmek zorundaydım. 

“Sabah arkadaşlarımla kafede buluşmam gerekiyordu,” diye başladım. “Elliot burada çalışıyor. Girdiğimizde berbat bir koku aldık zaten.” 

Gözlerimi kaçırdım. “Mutfaktaki cesedi ilk gören bendim.”

Peter’ın suratında mimik oynamadı, ne düşündüğünü tahmin etmek zordu. 

Birkaç saniyenin ardından yavaşça başını sallayıp onayladı. “Ölen kişiyi tanıyor muydun?”

“Hayır,” dedim. “Dün okuldan sonra bisikletle çarpışmıştık. O zamana kadar hiç görmemiştim. Polisin dediğine göre ismi Daniel Hause’mış, sen tanıyor musun?”

Öylesine sorduğum bir soruydu. Abimin arkadaşları hakkında fazla bilgi sahibi olduğum söylenemezdi, Altını doldurmadan, iki kez düşünmeden soruvermiştim. 

Ancak Peter’ın donuklaşan bakışları duraksamama neden oldu.

“Tanıyor musun?” diye yineleme ihtiyacı hissettim. 

“Sayılır,” dedi en sonunda. “İkinci senemde yakın arkadaşımdı. Farklı kulüpler, arkadaş grupları derken zamanla aramız açılmıştı.” Kısa bir an dalıp gitse de hızlı toparladı kendini. “Konu bu değil. Polislerle hiç konuştun mu?”

“Hayır,” dedim hızla. “Tek kelime etmedim.” 

“Mükemmel.” Peter cebinden telefonunu çıkardı. “Annemi arıyorum.”

“Ne?” Sesimin yüksekliğini kontrol edemediğim için polislerden biri benden yana bir bakış attı. 

Annemi arayamazdı. Polise gidip ifade verirdim, aile avukatımızı arardım. Ama doğrudan anneme haber vermek? Daniel ile birlikte beni de mi öldürmeye çalışıyordu bu?

“Ne yapılacağını bilir,” dedi Peter numarayı tuşlarken. Manalı gözleri, kafası karışmış gözlerimdeydi. “Her zaman bilir.”

Evet, haklıydı. Tabii, bilmekten kastı polise rüşvet vermek ve gereğinden fazla avukatı araya sokmaktan başka bir şeyi değilse.

“Suçum yok benim,” dedim dişlerimin arasından. “Bir şey bilmiyorum. Olayla tek bağlantım, cesetle karşılaşan ilk kişi olmak. Daniel’in ismini bile yeni öğrendim.”

“Sana inanıyorum, sorun burada değil,” diye mırıldandı Peter, nispeten daha yumuşakça. “Ama olay bu şekilde kalır mı sanıyorsun? Kıtanın gözdesi okul Dration Crug’da okuyan bir öğrenci öldürüldü. Haberlere manşet olacağı kesin.” Telefonunu suratımın önünde salladı. “Şimdi bizden öğrenmesinden ziyade sabah gazetesinde öğrenmesini mi istersin?”

Haklıydı. Haklı olmasından nefret ettim fakat inkar etmedim. Sessizliğim, abim için yeterli bir cevap oldu ve telefonda konuşmak için yanımdan uzaklaştı.

Battaniyeyi daha sıkı sardım omuzlarıma. Üşüyor değildim, sadece uğraşabileceğim herhangi bir şeydi. O şeyle de ne yaptığımı pek umursamıyordum.

Ayak bileğime dolanmış kısmı tenimi kaşındırırken battaniyenin ucunu yukarı çektim. Battaniye epey eski görünüyordu ama anlaşılan kimse etiketini kesmemişti.

Kumaşı ters çevirip yokladım. Hava giderek karardığı için yeterince net görmüyordum, arkamdan vuran bir sokak lambasına çevirdim battaniyeyi. El yordamı kağıdı bulduğumda göz hizama kaldırdım.

Etiket değildi bu.

Etiketler battaniyeye bantlı olmazdı, bu kadar geniş olmazdı ve kesinlikle üzerinde bir not olmazdı. 

“APTAL BİR ŞAKA MI YOKSA DİNLENMEMİŞ BİR UYARI MI?

-RUHUYLA BAKAN BİRİ”

***

14 Eylül

“Buradan ben devralacağım.”

Kısa, içime su serpemeyecek kadar kısa bir telefon konuşmasının ardından annemin son sözleri buydu. Halledeceği ve endişelenmemem gerektiğini söyleyen bir çift vaat. 

Peter tüm gece yanımdan ayrılmamakta ısrar etmişti. Abim beni seviyordu, çevremde gözlemlediğim kadarıyla ortalamaya göre daha ilgili olduğu bile söylenebilirdi. Ancak günün sonunda, o, sekiz senelik üniversitesinin son yılında olan ve kardeşi ergenliğe yeni girerken evden ayrılmıştı. Muhtemelen Peter’ın aklında benim hakkımda kalan en net bilgiler çilekli dondurma sevgim ve saçlarımla oynanmasından hoşlandığımdı. Kabus gördüğümde yanımda kalır, sabaha kadar okşardı saçlarımı. Bazen dikkatimin dağılması için bir romantik komedi dizisi açardı, o bu tarz yapımları banel bulurdu ama benim için katlanırdı.

Ancak tüm bunların üstünden seneler geçmişti. En son ne zaman çilekli dondurma yediğimi hatırlamıyordum. Yıllar içinde o kadar sık kabus görmeye başlamıştım ki artık kendimi sakinleştirmeyi bile denemiyordum. Yalnızca… uyanıyordum.

Peter bunlardan habersizdi. Erkeklerin girmesi yasak olmasına rağmen yurt odama benimle birlikte gelmiş, kısa süreliğine ortadan kaybolduktan sonra en az iki kilogram edecek büyüklükte bir çilekli dondurma paketiyle geri gelmişti. Yatağıma sormadan kurulup bilgisayardan bir romantik komedi dizisi açarken elleri çoktan saçlarıma uzanmıştı bile.

Gitmesini istiyordum. Annemi aramadan hatta Peter kafeye gelmeden önce zihnime kök salmış rahatsız edici bir düşünce vardı. Bu düşüncelerin nasıl olduğuna aşinaydım, aşina olmayan tek bir insan tanımıyordum. Siz sonuna kadar onu düşünüp içinizi rahatlatana dek peşinizi bırakmıyorlardı. 

Ama dilim Peter’a git, demeye el vermiyordu. Yalnız kalmak istediğimi söyleyemiyordum. Artık çilekli dondurmadan nefret ettiğimi, romantik komedi izlemeyi dünyanın iyi bir yer olabileceğine dair inancımı kaybettiğimde bıraktığımı veya parmakları her saç telimin arasında dolandığında boğazımın düğümlendiğini… 

Hiçbirini söylemiyordum. 

Yakında uyuyakalacağını biliyordum. Peter’ın uykusu ağır olurdu, kolayca sıvışabilirdim. Dondurmanın büyük bir kısmını çöpe döküp ona yediğimi söyleyebilir, diziyi bitiş kredilerine kadar ileri sarıp hepsini izlediğime inandırabilirdim.

İkimiz de mutlu olurduk böylece. Yalnızca saatler önce bir cesetle karşılaşmış kız kardeşinin iyi olduğuna emin olmaya çalışıyordu. Kalbini kırmak istemiyordum, niyeti kötü değildi. 

Tahminimde yanılmamıştım. Ben dondurmayı yavaş yavaş kaşıklarken Peter kendininkinin sonuna gelmişti. Ama yeni bir kaseye uzanmadı, bulaşığını kenara koyup daha rahat bir pozisyona geçerken saçımla oynayan parmaklarının giderek hızını kaybettiğini hissettim. 

Uyuyordu. Zannetiğimden çabuk başlamıştı mayışmaya.

“Adel,” diye fısıldadı. Atmosferi bölmekten çok sesli konuşmaya hali olmadığı için fısıldıyordu. “İhtiyacın olursa benimle konuşabilirsin, biliyorsun, değil mi?”

Yutkundum.

“Evet, elbette.”

Yıllardır tek derdimi anlatmadım sana.

“Korkunç bir travma geçirdin. Hakkında konuşmak istersen hep buradayım.”

Gördüğüm ceset umrumda bile değil.

“Kim olsa sarsılır. Destek almak istersen kimse seni yargılamaz.”

Ben sarsılmadım. Cesedi gördüğümde ne çığlık attım ne de korktum. 

“Polisler çok fazla kan olduğunu söyledi. Daniel berbat haldeymiş. Bunu görmek zorunda kaldığın için üzgünüm.”

Kan görmeye alışığım ben.

“Her neyse. Sadece yanında olduğumu bil, tamam mı?”

On iki yaşımdan beri yanımda olmadın sen.

“Tabii ki,” dedim. “Biliyorum. Her zaman.”

Peter’ın nefes alış-verişlerinin derinleştiğini hissettim. Göğsü daha az inip kalkıyordu, derin uykuya dalması pek sürmemişti. 

Uyandırmamak için tedbirli hareketlerle yandan sarılışından sıyrıldım. Önce dondurmanın neredeyse yarısını çöpe döktüm, sonra dizinin sesini kıstım. 

Yere bağdaş kurup oturduğumda telefonumu çıkardım çantamdan. Saatlerdir kapalı olan internetimi açtığımda telefonum delirmiş gibi titreme, bildirim çubuğumu sayısız mesaj düşmeye  başladı.

*Çalışma Grubu’ndan 1092 yeni mesaj*

Sayı bir an için gözüme çok gelse de olanlar göz önünde bulundurulduğunda, pek de şaşırılmaması gerekiyordu.

Saatler öncesinden, neredeyse saat sekizden başlıyordu mesajlar.

Ivy: Kafeye gelmeyin. (7.44)

Mark: Ne demek kafeye gelmeyin? (7.44)

Stacey: Çok geç, otobüsteyim. (7.45)

Ivy: Geri dön o zaman. Ciddiyim, S. (7.45)

Stacey: Durağa çok yaklaştım. Ne oldu ki? (7.45)

Stacey: Ivy? (7.46)

Stacey: ? (7.48)

Stacey: Siktir, kafenin önünden geçtim. (7.52)

Stacey: Polis arabası mı o? (7.52)

Stacey kişisi, Ivy kişisine sesli arama isteği gönderdi.

Ivy kişisi, Stacey kişisinin sesli arama isteğini reddetti.

Mark: Ne oluyor? (7.55)

Bacon: Lanet olsun, sanırım ben de gördüm. (8.02)

Mark: Ne oldu? Brownieler güvende mi? (8.03)

Stacey: İçeri yaklaşmadım. Elliot polisle mi konuşuyor? (8.04)

Mark: Ne polisi? (8.04)

Ivy: Dönme şansınız varsa dönün. Ama sanırım zaten hepimizin ifadesi alınacak. Pek bir şey değişmiyor galiba, emin değilim. Elliot bir şeyler öğrenmeye çalışıyor. (8.09)

Mark: Ne ifadesi? Biri ne olduğunu anlatacak mı artık? (8.09)

Bacon: SİKEYİM, CESET TORBASI MI GÖTÜRÜLDÜ?! (8.11)

Stacey: Bir saniye, Adeline hangi cehennemde? Kafede değil miydi? (8.12)

Bacon kişisi sizi aradı. 

Bacon kişisinin araması hattınıza düşmedi.

Bacon: TELEFONUNA ULAŞAMIYORUM. TORBADAKİ ADEL MİYDİ? (8.14)

Gözlerimi devirdim.

Keşke, Bacon. 

Bu aramayı anımsamıyordum. Muhtemelen telefonumu kapattığım zamanla çakışmıştı. Eğer görseydim kesinlikle böyle bir yanlış anlaşılmaya izin vermezdim fakat ironik bir durum olduğu da şüphesizdi.

Mark: Adel öldü mü? Ne oluyor lan? (8.14)

Ivy: Hayır, aptal. Arka tarafta oturuyor sanırım. Emin değilim. Sabah içeri girdiğimizde bulan oydu. Ne durumda bilmiyorum, travmatize olmuş olmalı. Mutfakta (8.16)

Mesaj yarıda kesilmişti. Ya Ivy bitirmek istememişti ya da bir polis konuşmak için yanına çağırmış olmalıydı o an. En azından birinin sonunda Mark’a cevap vermiş olması sevindiriciydi.

Travmatize olmuş olmalı. Önce Peter, sonra Ivy. Kalan herkes de aynısını düşünecekti; travmatize olduğumu, uzun süre kabuslar göreceğimi hatta mental sağlığımın alt üst olduğunu.

Bacon: Bir… ceset mi? (8.17)

Stacey: Kimin? Tanıdığımız biri mi? (8.18)

Ivy: İsmi Daniel Hause’mış. Bizim okulumuzda. (8.30)

Buradan devamı diğerlerinin buluşmaya karar vermesi ve Ivy ile Elliot’un durum güncellemeleriyle doluydu. Hali hazırda kafeye gitmek için yola çıkmış olan Bacon, Mark ve Stacey de sahilde buluşup oturmuşlardı. Anlaşılan polisler pek yaklaşmalarına izin vermemişti.

Mesajların kalanını gözden geçirdim. Giderek dikkatim azalıyordu, sırf önemli bir haber kaçırmadığıma emin olmak için kontrol etmiştim. 

Asıl istediğim mesaj kutusuna girebilirdim şimdi. 

Derin bir nefes aldım. Bugün aynı mesajları hafızamda o kadar çok evirip çevirmiştim ki mesajları yeniden okumaya ihtiyacım olduğunu sanmıyordum. Ancak yine de uygulamanın, kişilerde ara, kısmına bastım. Numarayı bulmam zor değildi, hele A harfi alfabenin başındayken. Ama zaman kazanmak istedim, belki de kendime vazgeçmek için vakit verdim. 

Bu vakti yeterince iyi kullanmadım.

Numaranın üstüne bastım. 

Anonim.

Bu kişiyi engellediniz. Engeli kaldırmak için dokunun.

Mesajları tekrar açmaktan daha aptalca bir şey yaptım ve dokundum. Engeli kaldır tuşuna parmağım değdiği anda omuzlarım gerildi, sırtım kasıldı, pişman olmam saniyeler dahi sürmedi. 

Aklımı karıştıracağını biliyordum bu mesajların. En iyi ihtimalle suçluluk hissederdim. En kötü ihtimalle annem halledemez, polis mesajlara ulaşır ve bunu delil görürlerdi. Ben suçlu sayılır mıydım? Mesajları ben yazmamış, hiçbir şeye ortak olmamıştım. Ama sadece bu mesajların bana atılması bile şüpheli yapar mıydı beni? Veya apaçık cinayet olacağını söyleyen bir mesajı polise göstermediğim için?

Hayır. Şu an değil. Bunların hiçbiri gerçekleşmedi, henüz. Üstelik annemin halledemeyeceği bir adli durum ne zaman görülmüştü? Seçimlerin birinde hile yaptığı tartışmaları sosyal medyayı sarsarken tüm haberler bir anda kesilmişti. Babamın uyuşturucu kullandığıyla ilgili söylentiler davalara kadar uzayacakken aniden iptal edilmişti.

Annem gerçekten hile yaptı mı, babam sahiden uyuşturucu kullanıyor mu hiç öğrenemedim. Lakin bu durumlardan sıyrılmış insanların pekala beni de kolayca aklayabileceğini biliyordum. Vicdanımı alt üst ediyordu fakat tüm bu olaylardan uzak kalmış olurdum hiç yoktan. Ayrıca tamamen adaletsizlik sayılmazdı, ben suçsuzdum ve suçlu muamelesi görmem sadece gereksiz dedikodulara yol açardı.

Anonim kişisinin engelini kaldırdınız.

Herhangi bir şey yazmadan evvel mesajlarda gezindim. Çok fazla yoktu, hatırladığımdan daha az. O anki adrenalin, panik ve korkum yüzünden hafızam yanıltmıştı beni. Yazışmalar en fazla on beş dakika sürmüştü, oysa ben önümdeki kanıta rağmen saatler sürmüş olduğuna emindim.

Neyse ki mesajların azlığı benim işimi kolaylaştırıyordu. Özellikle aradığım mesajı bulmam kolaylaşmıştı. 

İşte.

13 Eylül, 19.06

Anonim: Bir cinayete engel olmaya çalışıyorum.

Siz: Kimin cinayeti?

Anonim: Senin. Senin ve daha pek çoğunun.

Görmezden gelmeye çalıştığım, ucuz bir şaka diyip umursamadığım o mesajlar.

Engel olabilirdim. 

Dik kafalılık yapmak yerine emin olmak için polise gidebilirdim. Anonimin hacker olduğunu çoktan öğrenmiştim ama devletin teknolojisi daha iyi değil miydi? Bir şekilde kim olduğu bulunurdu. Ucuz bir şaka mı değil mi polis karar verirdi. En azından ben kendi görevimi yapmış olurdum. 

Varsayımlarla hareket ettim. Üstelik hiçbir dayanağı olmayan kendi varsayımlarımla. İzlerimi biliyor olması beni korkuttu ve görmezden gelmek kolayıma geldi.

Oysa esas işaret bu olmalıydı. En gizlimi bilen birini hafife almamalıydım. 

Neredeyse hıçkıracaktım. Çirkin gözyaşları akacaktı. Bir bıçak bulacaktım…

Ta ki telefonum titreyene dek.

Başta çalışma grubundan sandım, yanılmıştım. 

Mesaj anonimdendi.

Bildirimi kaydırma veya silme şansım olmadı. Hali hazırda sohbet önümde açıktı. Mesajın iletilmesi ve okumam bir olmuştu.

Anonim: Engeli kaldıracağını biliyordum.

Parmaklarım dondu kaldı. Bu kadar çabuk fark etmesini beklemiyordum. Yazmasını da. Ama battaniyeye yapıştırdığı o nottan sonra engeli kaldıracağımı tahmin etmiş olması çok zor değildi.

Ne yazacağım hakkında en ufak fikrim yoktu. İtiraf edemeyeceğim kadar fazla korkuyla dolmuştum.

Neyse ki anonim bir mesaj daha gönderdi.

Anonim: Kimdi?

Boğazıma bir yumru otururken yazdım.

Siz: Daniel Hause.

Anonim: Herifi hiç sevmezdim. 

Gözlerimi kırpıştırdım birkaç kez. Ani bir sinir hissetmiştim, ölen biriyle nasıl böyle konuşabiliyordu?

Siz: Sevip sevmemen umrumda değil. Daniel’ın da artık umrunda olacağını sanmıyorum.

Anonim: Bana kızıyorsun ama Daniel’i senden daha iyi tanıdığıma bahse girebilirim. Zorbanın tekiydi. 

Mesajı okumamla alnım kırıştı. Daniel’in nasıl biri olduğunu bilmiyordum, çarpıştığımız için bana sinirlenmesi sadece tek bir andı ve kişiliği hakkında çıkarım yapabilmem için yeterli değildi. 

Siz: Ne tür bir zorba?

Anonim: Dizilerden fırlama bir tip. Yalnız takılanları zayıf çember gibi gördüğünü yanındaki yalakalara anlatırken duymuştum. 

Anonim’in nefreti kişisel miydi yoksa sadece gözlem mi, emin olamadım. Ancak bu, kim olduğunu anlamak için bir ipucu niteliğinde olabilirdi. 

Yine de doğrudan bir soru sormak istemedim. Cevap vermeyeceği kanısına kapılmıştım, kendi hakkında bilgi verecek olsa daha en başta ismini söylerdi.

Onun yerine, cevabını almak için gerçekten yanıp tutuştuğum sorulara yoğunlaştım. 

Siz: Birinin öleceğini biliyordun.

Anonim: Seni uyarmıştım.

Siz: Beni mi? Uyarman gereken ben miydim cidden?

Anonim: Tam olarak sendin.

Siz: Polise gitmek hiç mi aklına gelmedi?

Anonim: Ne kadar parlak bir fikir. Nasıl düşünemedim ben bunu?

Dişlerimi sıktım.

Siz: Niye uygulamadın o zaman?

Anonim: Eğer bu normal bir cinayet olsaydı ne bir kütüphane bilgisayarından sana ulaşırdım ne de izlerinden haberdar olurdum.

Siz: Yine de ben polise gidebilirim.

Anonim: Yapamazsın. 

Siz: O nedenmiş?

Anonim: Çünkü karşılığı beklediğinden daha ağır olur.

Siz: Bu bir tehdit mi? Seni tanımıyorum bile.

Anonim: Ama ben seni tanıyorum. 

Siz: Ne demeye çalışıyorsun? 

Birkaç dakika yanıt bekledim. 

Anonim mesajınızı okudu.

Anonim çevrimdışı. 

Görüldü mü yemiştim?

Evet, gerçekten görüldü yemiştim. 

Önümdeki beş dakika boyunca sabırsızca bir cevap bekledim. Belki bir işi çıkmıştı, belki biri seslenmişti ona. Ne bileyim, bir süreliğine telefonunu bırakması gerekmişti. 

Aradan yarım saat geçti.

Anonim kişisi son görülme: 22.36

Hayır, bugün cevap falan almıyordum. 

Ama ben seni tanıyorum.

Açık bir tehditti, muhtemelen şantaj. Blöf mü yapıyordu yoksa sözleri boş değil miydi bilmiyordum. İzlerim haricinde beni korkutacak ne biliyor olabilirdi başka?

Tam telefonu kenara bırakacakken ekran yeni bir bildirimle aydınlandı. Kimden olduğunu gördüğümde kaşlarımı çattım. Bu defa, anonimden zannettiğim mesaj çalışma grubundan çıkmıştı. 

*Mark kişisi bir link gönderdi.*

Linke tıkladığımda karşıma okulun sosyal medya hesabı çıktı. Çoktan takip ediyordum fakat gönderileri çok nadir incelerdim. Okulun genel anlamda içerikleri, sosyal medya algoritmasına uygun renkli gönderilerden oluşuyordu. 

Ancak Mark’ın attığı gönderinin arka planı tamamen simsiyahtı. Hiçbir şekil veya renk yoktu üzerinde, beyaz yazılmış metin hariç.

“Okulumuzun öğrencisi Daniel Hause, 14.9.2026 tarihinde vefat etmiştir. Bütün okulumuzu derinden sarsan bu haberin üzüntüsü içindeyiz.

Ailesine ve yakınlarına başsağlığı dileriz.

Işıklar içinde uyusun.”

“Bu kadar çabuk mu?” diye mırıldandım kendi kendime. Yarına kadar yayılacağını düşünmemiştim. 

Kendime hakim olamadan yorumları açtım. Aptalcaydı, yorumları okumanın içime cevaptan çok soru ekeceğini bildiğim halde okumaya başladım.

@kat_chat89: Basketbol takımındaki uzun boylu çocuk mu?

@drake_cula42: Neden öldüğünü bilen var mı??

@han.nah_uw: Daha bugün okulda görmüştüm. Hayat çok adaletsiz bir yer.

@your_lovver.jk: İki hafta sonraki maçı göremeyecek… Işıklar içinde yatsın.

@star.fallen000: Bayan West’in kafesine gidecektim, polisler içeri almadı. Her yerde sarı şeritler vardı. Tesadüf mü??? 

Yanağımın içini ısırırken son yoruma verilen yanıtları açtım.

@kitty.kat_: [@star.fallen000 kullanıcısına yanıt verdi.] Akşam kütüphaneden dönerken kafede çalışan burslu çocukla bir-iki arkadaşını gördüm. Olayla ilgileri varsa çıldırırım.

@living4.myself: [@star.fallen000 kullanıcısına yanıt verdi.] Peter’ı kardeşiyle birlikte çıkarken gördüm ben de. Sikeyim, cinayet olabilir mi? 

@star.fallen000: [@living4.myself kullanıcısına yanıt verdi.] Oha, abartmayın. Aptalın tekiydi zaten, kafasını falan çarpıp gebermiştir.

@living4.myself: [@star.fallen000 kullanıcısına yanıt verdi.] Peter’ı kardeşiyle gördüm diyorum, gerizekalı. Kızın üstüne deli gibi eğilmişti. O saatte, polis varken kafede ne işleri olabilir başka? 

@kitty.kat_: [@living4.myself kullanıcısına yanıt verdi.] PETER YA DA KARDEŞİ Mİ YAPTI DİYORSUN??? 

@living4.myself: [@kitty.kat kullanıcısına yanıt verdi.] Ya da kafede çalışan o çocuk. Ya da arkadaşlarından biri. Ya da hepsi bir olup planlamış olabilirler. Daniel ve Peter arkadaş değil miydi?

@star.fallen000: [@kitty.kat_ ve @living4.myself kullanıcılarına yanıt verdi.] Yok, arkadaşlığı kestikleri için Peter kardeşinin arkadaşlarıyla birlikte cinayet planladı. Sefiller. Kafanızın içinde hiç mi beyin yok sizin?

Buradan sonrası, üç kullanıcı arasında bir kavgaya dönüşmüştü. Hepsini okumadım, kalan kısım doğrudan konuyla alakalı bile değildi.

Daniel’in cesedi doğru düzgün soğumamıştı bile. Polis hiçbirimizden resmi bir ifade almamıştı. Daniel’in tam olarak nasıl öldürüldüğü hakkında hiçbir fikrimiz yoktu, katil neden cesedi kapalı bir kafenin içine bırakıp gitmişti mesela? Neden özellikle Daniel öldürülmüştü? En önemlisi, katil kimdi?

Hiçbirini bilmiyorduk.

Oysa herkes konuşmaya başlamıştı. Okulun yakınında olan bir kafe olduğu için muhtemelen pek çok kişi toplu taşımayla gidip gelirken görmüştü polis şeritlerini. Belki sahile gidenler uzaktan, kafenin arkasında oturan beni görmüştü.

Çoktan beni, abimi, Elliot’ı ya da Ivy’yi katil ilan etmeye hazırlardı.

Çalışma grubumuz altı kişiden oluşuyordu: Ben, Elliot, Ivy, Stacey, Mark ve Bacon. Okul öncesi yapılmış oryantasyon haftasında ortak derslerimiz vardı, hepimiz derslerimize ve akademik başarıya odaklıydık. Bunu fark edince de minik ders çalışma grubumuz oluşmuştu. 

Belki de çalışma, yeni okula başlamış bir grubun okul çıkışı eğlenebileceği birilerini bulabilmesi için tamamen bahaneydi. Gruba benim nasıl dahil olmayı başardığımdan hala emin değildim. Kimse, bir başkasının özel hayatı hakkında pek bir şey bilmiyordu. Bu yüzden bana, haftalar içerisinde hala arkadaş olma ihtimalimiz pamuk ipliğine sarılı gibi geliyordu.

Fakat ne kadar yakın olduğumuzu kimse umursamıyordu. Okulda yeniydik, ismimle dahi tanınmıyordum. Sadece Peter’ın kardeşi olarak tanıdıkları kızı hedef haline getirmişlerdi.

Cesedi bulan bendim. Er geç yayılacaktı böyle saçma bir dedikodu. Bu kadar çabuk olması ise beklenmedikti. 

Benim hedef olmam anlaşılırdı, cesedi bulan bendim. Ya abimin ve arkadaşlarımın? Elliot’ın veya Ivy’nin suçsuz olduklarını kanıtlayamazdım. Sonuçta, Elliot o kafede çalışıyordu ve Ivy şafak saatinde sahildeydi. 

Ama bu, haksız dedikodular tarafından etkilenmeleri gerektiği anlamına gelmiyordu. Aynı şekilde abim de sırf Daniel’la samimi biriydi diye hak etmiyordu.

Bunun olmasını engelleyebilirdim.

Kafamı kuma gömmek işime gelmişti, ciddiye almam gerekeni yeterince önemsememiştim. Aynen anoniminde söylediği gibi: dikkate alınmamış bir uyarı.

Aptal anonim neden birinin hayatı tehlikedeyken bunu bana anlatıyordu ki?! Birilerinin öleceğine kesin emindi. Önünde polise gitmek, onu bu kadar emin yapan kanıtları göstermek varken hiçbirini kullanmamıştı.

En az katil kadar hasta zihniyetli olmalıydı. Belki katille çalışıyordu, belki katilin ta kendisiydi. Yaşanacak cinayetlerden birinin benimki olduğunu söylemişti. Belki de delice bir oyunun ortasına düşmüştüm ve habersizce onların kurallarıyla ilerliyordum.

Daniel hala yaşıyor olabilirdi. İki hafta sonraki basket maçına hazırlanıyor olabilirdi. Bir ceset torbasından ziyade yurt odasında olablirdi.

Kimse suçlanmak zorunda kalmazdı, polislere ifade vermek veya masumiyetlerini kanıtlamakta uğraşmazlardı.

Ya Daniel’in katili okuldan biriyse? Suç kolaylıkla Elliot’a atılabilirdi, bursla zar zor burada okuyan biriydi ve bağlantıları olan birisi kolaylıkla Elliot’ı parmaklıklar ardına mahkum edebilirdi. Kimse kafede çalışan birinin, kafede bulunmuş bir cesedin sorumlusu olduğunu sorgulamazdı.

Ve bu senaryoların herhangi biri gerçekleşirse suçlusu ben olacaktım. 

Daha rahat nefes alabilmek için camı açtım. Ciğerlerime soluk yetmediğini biliyordum ama ne zaman başlamıştı bu yetersizlik, bulanıktı.

Kollarımı cam pervazına yaslayıp dışarıya bakındım. Kampüs tamamen sessizdi, kulaklarım uğulduyor olsa da gerçekte sükunetin hakim olduğuna emindim. Ne esen bir rüzgar vardı ne  de dolaşan insanlar. Neredeyse saat geceye yaklaşırken kampüs hep böyle olurdu.

Normalden daha derin, daha uzun nefesler çektim içime. Her nefeste salıvermeyi denedim. Sadece içime çektiğim oksijeni değil, aynı zamanda kalbimde birikenleri.

Salamıyorsun. O toksikler vücudundan ayrılmıyor, zehirlerden arınmakta o kadar başarasızsın ki her çaban nafile.

Atla. Atlamak istediğini biliyorum. Tüm zehrin çıkmasının tek yolu bu.

Hayır, burada olmaz. Benim ölüm şeklim belli, her şeyi planlamışken şimdi mahvedemem.

Küçük bir kapı. Hepsi olmasa da bir kısmını atabileceğim bir boşluk yeter de artar bana. Olduğumdan daha az günahsız olmamı sağlayacak bir ceza. İhtiyacım olan sadece malzemelerimi toplamaktı.

Birkaç parça bandaj. Cebime girebilecek kadar küçük bir jilet. Kararsız kaldığım için ne olur ne olmaz yanıma aldığım bir çakmak.

Telefonumu cebime tıkarken Peter hala derin bir uykudaydı. Ben kapıyı kapatıp çıkarken o hareket dahi etmedi.

Yurdun ortak lavaboları koridor sonundaydı. Her koridor sonuna konuldukları için genelde kalabalık olmaz, sıra beklemezdik. Bu saatlerde birkaç kız girip çıksa da dikkatli olduğum sürece yakalanmazdım. 

Lavabo kabinlerinden bir tanesinin kapısı kilitleyip tuvalet kapağını kapadım. Üzerine otururken kazağımın uçlarından çekip çıkardım. 

Zehir akmalı ve akacak. O zehri kontrol altına alamıyorsam kurtulmalıydım, damarlarımda dolaşan toksikten kurtulmalıydım, iyi olabilmek için kurtulmalıydım.

Parmaklarımın arasındaki jileti sıktım. Kolumun iç kısmında, omzuma yakın bölgedeki yaralarım tazeydi. Bandajları yenilemem gerekiyordu ancak birkaç dakika sonra da halledebilirdim bunu.

Biraz daha aşağılara indim. Bileğime yakın kısımlar her zaman risk içeriyordu. Sadece yara açmaya çalışıyordum, kendimi öldürmeye değil. 

Orta kısımlar bir zamanlar ideal gözükmüştü. O hatayı yapmıştım, rüzgarla açılma ve gözükme şansı yüksek bir kısımdı. Hayır, orayı bırakacaktım. 

Karın bölgemdeki yaraların pek çoğu iyileşmek üzereydi, kirli izler dışında pek belli olmuyordu bile. Kritik bir yerdi, yanlışlıkla fazla kesmem baş edemeyeceğim bir kanamaya sebep olabilirdi fakat ilk yapışım da olmazdı. Hak etmeyeceğim bir şey değildi ya, cesaret veriyordu bu bana.

Jileti karnıma yaklaştırdım. Göğüs kafesime çok yakın değil ama göbeğimin çok az üstünde. Kim bilir ne zamandan kalma, eski bir izin hemen yanında. 

Keskin kısım tenimle temas ettiğinde önce metalin soğunu hissettim, sonra tenimi delip geçen acıyı. Dişlerimi sıkıp tepkime hakim olmaya çalışsam da küçük bir tıslama sesi kaçmıştı dudaklarımdan. İyi bir şeydi bu, kesik amaçlarından birine ulaşmıştı. Bir şeyler hissediyordum.

Metalin aksine sıcak kan, kesikten yavaş yavaş süzülmeye başladı. İstediğim kadar hızlı akmıyordu, geçiş fazla dardı. Dahasını istiyordum, dahasına ihtiyacım vardı. 

Jileti oynattım biraz, kesiği genişlettim. Diğer elimle kesiğin üstüne baskı uygulayıp kan akışını olabildiğince hızlandırdım. 

Karnımdan göbeğime, göbeğimden pantolona doğru yol alan kan kumaşa bulaşmasın diye araya peçete koydum. Peçetenin kırmızıya bulanmasını seyretmek zihnimi durgunlaştırıyordu. Beyazlığını tamamen kaybettiğinde peçeteyi değiştirdim, göbeğime yayılmış kanı sildim. 

Zehrimin sadece bir kısmı vücudundan ayrılıyor, bu kadarı bile ne kadar rahatlatıcı.

Bu defa peçeteyi yaranın üstüne bastırdım. Eğer kesiği daha da genişletseydim pıhtılaşması fazla uzun sürecekti. Ne kadar uzun süre ise o kadar yakalanma riski demekti. 

Rahatlamıştım. Lakin canım yanmamıştı. Kesikler eskisi kadar canımı yakmıyordu, yeterli gelmiyordu. Bu zehre daha en başından sahip olduğum için cezalandıramıyordum kendimi. 

Cebimdeki çakmağı çıkardım. Alalı en az bir ay olmuştu, yine de içinde kalan gaz bugünlük idare ederdi. 

Çakmağı yaktım. Tutuşturmaması için peçete ve bandajları uzaklaştırdım, tuvaletlerin duman alarmı vardı ve çalıştırmam büyük bir sorun oluştururdu. 

Doğrulup sırtımı duvara yasladım. Karnıma ateşi tutmak oldum olası zor geliyordu bana, döndürmeye çalıştığım ateş inatla dik kalınca yanan genelde hedefim değil parmaklarım oluyordu.

Bu yüzden son hatam gibi çakmağı çevirmek yerine sırtımı olabildiğince dikleştirdim. Ateşin yan tarafını tenime tutabilirdim, zaten yalnızca birkaç saniye tutmayı planlıyordum. Daha fazlası yanığı derinleştirirdi, profesyonel yardım almazsam enfeksiyon kapardı. Neden karnımda yanık olduğunu açıklamak zorunda kalırdım ve daha da kötüsü, tedavi edilsin diye üstümü çıkarmak zorunda kalınca diğer izlerim de görünürdü.

Çok az, Adel. Çok az. 

Üç saniye say içinden. Evet evet, üç saniye kesinlikle mükemmel bir zaman.

Çakmağı tenime yaklaştırdım. Sıcağını anında derimde hissederken alev temas edene dek yakınlaştırmaya devam ettim. 

1.

Acısı vurduğu an parmağımı ısırmam gerekti. Aksi takdirde vereceğim tepkiyi asla bastıramazdım. Gözlerim dolduğunda kırpıştırıp görüşümü düzeltmeye çalıştım.

2.

Acı korkunç bir hızla artsa da çakmağı söndürmedim. Bu defa inlememi bastıramadım, beklediğim kadar da umursamadım bunu. Acı zihnimi tamamen bulandırmıştı, o yanma hiç geçmeyecek gibi hissetmiştim bir an. Fakat yine de saymaya devam ettim. 

3.

Çakmağı söndürdüm. 

Derin, şiddetli nefeslerle göğsüm sarsılırken vücudumun her hareketinde yanıyordu karnım. Nefes almayı bıraktığımı fark etmemiştim, şimdiyse oksijen ihtiyacıyla yanıp tutuşuyordu ciğerlerim.

Birkaç yaş nihayet düşerken başımı kaldırdım. Ağır ağır açtığım yaraya bakarken boğazım yutkunuşumla oynadı.

Kötü. Korkunç gözüküyor.

İyileşmesi çok uzun sürecek.

Yaktığım yerde kabarcıklanma oluşmuştu. Acısı hala tamamen dinmiş sayılmazdı. 1. veya 2. dereceden bir yanık olabilirdi. Oluşan kırmızılık ve o kabarcıklar midemi feci bulandırmıştı. 

Kısa bir an dışarıyı dinleyip yalnız olduğuma emin oldum. Acı yüzünden sendeleyerek lavaboya ilerlerken boğuk bir hıçkırığa engel olamadım. 

Kahretsin, çok acıyordu.

Amacın bu değil miydi? Ulaştın işte. Biraz soğuk su ve bandajın çözemeyeceği bir şey değil. Ne acıtmayacak kadar hafif ne de başa çıkamayacağın kadar büyük bir yara. Kendinle gurur duymalısın. 

Tuvalet kağıdı rulosunun neredeyse yarısını koparıp musluğu açtım. Soğuk suyla ıslatıp yaraya tutarken omuzlarım bir başka hıçkırıkla sarsıldı. 

Soğuk kesinlikle iyi gelmişti. Acısını dindirmeye çalışırken nispeten daha iyi bir yürüyüşle tuvalet kabinine döndüm. Bandajı karın bölgeme sardım, ilk attığım kesik pıhtılaşmıştı. Islattığım peçeteleri tutmaya devam ettikçe acı da katlanılabilir bir hal almıştı. 

Tüm peçete ve bandajları çöpe attım. Fayansların üzerinde kan izi kalmadığına emin oldum. Çakmağı gerisingeri cebime attım. 

Odama doğru giderken her adımımda sızlayan yaralara rağmen daha iyi hissediyordum. 

Uykum vardı. Bugün fazla uzun sürmüştü, yarın da en az onun kadar uzun olacaktı. Yaşanmış cinayet, tüm okulda çalkalanacak dedikodular, anonim ve ifade almak isteyecek polislerle yarın yeterince uğraşacaktım. Şu an yapabileceğim en mantıklı şey uyumaktı. 

Odamın kapısına vardığımda ayağıma bir şey çarptı. Ne olduğuna bakabilmek için zar zor eğildim.

Yanık kremi.

5. Bölüm

Taşları Oynatan

15 Eylül
✦   ✦   ✦

Sabah uyandığımda Peter çoktan odadan gitmişti. Her sabah en az birkaç kilometre koştuğu sıkı bir programı vardı, o yüzden erken çıktığını tahmin ettim.

İlk işim karnımda sızlayan yaralara kapıda bulduğum yanık kremini sürmek olmuştu. Kremi bırakanın anonim olduğuna hiç şüphem yoktu. Tuvalette yalnız olduğuma emindim, izleyen biri olsaydı kesinlikle fark ederdim. Tuvalete kamera mı yerleştirmişti? Koridorda mı görmüştü? İzlendiğimi nasıl hissetmezdim?

Bir şekilde beni görmüş olsa bile, yanık kremini anında nasıl bulmuş olabilirdi? Markayı internetten araştırmıştım, fiyatı epey tuzluydu. Okula en yakın eczaneye gidip geri gelmek ise hiç yoktan on beş dakika sürerdi. Tüm bunları kısa zamanda yapıp üstüne gizlice kapıya bırakmış olması akıl alır gibi değildi. 

Dün uygulamadan çıkmadan önce attığı son mesaj geldi aklıma. 

“Ama ben seni tanıyorum.”

Aslında neyi kastettiğini deneyimleyene dek anlayamamıştım. 

Beni gerçekten ne kadar iyi tanıyordu?

Omuzlarımdan keskin bir ürperti geçti. Cinayetleri, izlerimi biliyor olması yeterince korkunçken bunu deneyimlemiş olmak sözlerinin blöf olmadığını bir kez daha kanıtlamıştı. 

Derslere gitmek istemiyordum. Günü assam kim fark ederdi ki? Dedikodular zaten yeterince yayılmıştı, daha fazlasının beni etkileyeceğini sanmıyordum. Sorularla yüzleşmek yerine başımı tüm gün yastığa gömmek kesinlikle daha mantıklı bir seçenekti. 

Tabii, bu planım sadece duyuruyu duyana kadar geçerliydi.

“Adeline Korin, Peter Korin, Elliot Silish, Ivy Perin. İdareye bekleniyorsunuz. Tekrar ediyorum, Adeline Korin…”

Derin bir nefes aldım. 

Anne, halletmeni dört bir gözle bekliyorum. 

Merdivenlerden inerken Ivy’le karşılaşmıştım. Odasının benimkinden bir kat aşağıda olduğunu biliyordum, yanağında hala yastık izleri olduğunu gördüğümde duyuruyla birlikte uyandığını anlamıştım.  

Gerginliği gözlerinin ifadesinden bile belli oluyordu. Ailesinin durumu Elliot’ınki kadar kötü olmasa da bursla buradaydı. Buradaki öğrencilerin pek çoğundan daha alttaydı. Gergin olmakta haksız değildi fakat umuyordum ki bu polislerle görüşmesini etkilemeyecekti. 

İdare bölümüne vardığımda Elliot ve Peter çoktan oradaydı. Elliot en az Ivy kadar endişeli gözükürken Peter fazlasıyla rahattı. Bana doğru göz kırptığında annemle konuştuğunu anlamış oldum. 

Peter kapıyı tıklattı. 

Üniversite dekanının boğuk sesi, “Girin,” dedi.

Bu odaya daha önce yalnızca bir kez girmiştim, kayıt olurken ailemle birlikte. Dekan Gale okulunun prestijine önem veren bir adamdı. Benim yeterince fikir sahibi olacak deneyimim yoktu ancak Peter’ın dediğine göre Gale, öğrencilerden ziyade öğrencilerin okula kattığı ve katamadıklarıyla ilgilenen biriydi.

Odada yalnız değildi. 

Yanında iki kişi daha vardı, polis üniformalı iki kişi.

“Sizi bekliyorduk, gençler,” dedi Dekan Gale doğrularak. “Tanıştırıyım, Memur Griffin ve Memur Samuel.”

Kimse konuşmadı. 

Memur Griffin öne çıktı. “Dün gerçekleşmiş Daniel Hause cinayeti konusunda soruşturma yapıyoruz. Olay mahallinde olan sizlere birkaç soru sormamızda sakınca olmadığını düşünüyorum.”

Soru veya rica değildi, bu algıya kapılmamıza sebep olacak bir açıklık dahi yoktu. 

“Sadece bizimle karakola kadar gelmeniz gerekecek,” dedi Memur Samuel. “Yazılı ifadelerinizi aldıktan sonra derslerinize geri dönebilirsiniz.”

Memur Griffin’in telefonu çaldı. 

Arayan her kimse kaşları çatıldı, konuşmak için odanın dışına çıktı. Kısa bir konuşmanın ardından geri döndüğünde Peter ve beni işaret etti. 

“Siz ikiniz okulda kalabilirsiniz.”

Peter sırıttı. Elliot anlamazca gözlerini kırpıştırırken Ivy gözlerini devirdi.

Sağol, anne.

***

Yurt odama geri döndüğümde planım, sabahkiyle aynıydı. Tüm günü burada pinekleyerek geçirecek ve dersleri asacaktım. Telefonumu kapamayı planlıyordum, son iki saat içerisinde sosyal medya hesabıma gelen “Aman TANRIM, Daniel’ın cesedini mi gördün??” mesajları haddini aşmak üzereydi. 

Ancak ben telefonumu kapamadan hemen önce, yeni bir mesajla titredi telefonum. 

Bu seferki sosyal medyadan değildi. 

Anonim kişisinden bir yeni mesaj

Yutkundum. 

Anonim: Kremi sürdün mü?

Yani evet, bariz tahminim beni yanıltmamıştı ve kremi gerçekten o koymuştu. 

Yine de aptalı oynamaya karar verdim. Boş, ciddiyetten uzak konuşursam belki beni nasıl gözetlediği hakkında bir şeyler kaçırabilirdi. 

Siz: Hangi kremden bahsettiğini bilmiyorum. 

Anonim: Eminim ki belindeki yaradan da habersizsindir.

Yaramı biliyordu. 

Vücudumun tam olarak neresinde olduğunu bile biliyordu.

Siz: Okul idaresi eminim kızlar tuvaletine kamera yerleştirmiş bir sapık hakkında soruşturma başlatmak isteyecektir.

Anonim: Hiçbir şey bulamayacaklar.

Anonim: Gözleri olan biri neden kameraya ihtiyaç duysun, Adel? 

Anonim: :)

Adi pislik. 

Beni tek başına, saklanarak mı gözetlemişti yani? Nasıl fark etmemiştim? Kapıları kapatmıştım, tüm kabinler boştu. Kontrol etmiştim. Kontrol etmeden asla bıçaklarla oynamazdım. 

Beni gözetlemesinin bir nedeni olmalıydı. Hakkımdaki sırları öğrenmesinin, bu mesajların…

Siz: Benden ne istiyorsun?

Anonim: Sonunda doğru soruları soruyorsun. 

Siz: O halde cevapları ver.

Anonim: Senle bir oyun oynayacağız, Adeline Korin.

Siz: Ne oyunu?

Siz: Cinayetlere engel olmaya çalıştığını sanıyordum. 

Anonimin belki de en kafa karıştırıcı noktası buydu. 

Beni gözetliyordu, sırlarımı biliyor ve üstü kapalı tehditler savurmaktan çekinmiyordu.

Ama sonra cinayetlere engel olmaya çalıştığını söylüyor, dolabıma gofret koyuyordu.

Karşımdaki düpedüz bir deliydi. Dengesiz, hastalıklı bir deli. 

Anonim: Rahatla, çok basit bir oyun. Bayılacaksın. 

Anonim: Birkaç görev vereceğim sana. Görevleri gerçekleştirirsen sırların benimle kalır, Adel. 

Siz: Ya gerçekleştirmezsem?

Anonim: Söylememin bir anlamı var mı? Görevleri uygulayacağını biliyoruz.

Siz: Seni bu kadar emin yapan ne?

Anonim: Ünlü siyasetçi çift Korin ailesinin kızının mental sorunları olduğu öğrenilirse başına neler gelir, Adeline? 

Ellerim titredi. 

Hayır, bu ihtimal henüz gerçekleşmedi. Gerçekleşmeyecek. Sakin ol.

Siz: Şantaj mı yapıyorsun bana? 

Anonim: Hayır. Sadece elimdeki piyonu kullanıyorum. 

Sinirden dudağımı dişlerimin arasına geçirdim.

Siz: Nesin sen, şah mı?

Anonim: Belki. 

Anonim: Ama taşları oynatan değilim. 

Siz: Görevler ne?

Anonim: Öğreneceksin. 

Anonim: Boş gününün tadını çıkar, Adeline.

İFADELER

İlk Cinayet

✦   ✦   ✦

(Ufak bir bilgilendirmeyle bölüyorum. Bazı durumlarda -cinayet olsun, otopsi raporu olsun vs- sahneleri resmi belge gibi okuyacaksınız. Bunlar Adeline'ın bilmediği bazı kısımları sizin okur olarak biliyor olmanız anlamına gelecek yani. Resmi belgeler oldukları için de hiçbir duygu olmayacak, hiçbir karakterin duygularını ya da iç sesini göremeyeceksiniz. Nasıl yorumlayacağınız ve teori oluşturacağınız tamamen size kalmış <3)

İFADELER: DANIEL HAUSE CİNAYETİ

Ivy Perin

Memur Samuel: Şu andan itibaren söylediklerin kayıt altına alınacak, Bayan Perin. Sonrasında söylediklerinin imzalı bir yazılı belgesini isteyeceğiz.

Ivy Perin: Anlıyorum. 

Memur Samuel: Daniel Hause’ı tanıyor muydunuz?

Ivy Perin: Sadece ismen. Arkadaşım değil. 

Memur Samuel: İsmini nereden biliyorsunuz?

Ivy Perin: Objektif bakarsak, yakışıklı ve iyi bir sporcu. Okul ruhu maçında epey ilgi toplamıştı. 

Memur Samuel: 14 Eylül sabahı neden kafeye gidiyordunuz, Bayan Perin?

Ivy Perin: Brownie salısı. 

Memur Samuel: Anlayamadım?

Ivy Perin: Okul açıldığından beri her salı geleneğimiz oldu. Salıları müthiş brownieler çıkıyor. Akşama kalabalık oluyor diye Elliot erkenden buluşmayı teklif etti. 

Memur Samuel: Hangi arkadaşlarınızla birlikteydiniz?

Ivy Perin: İlk ben vardım. Sonra Adel geldi, en son da Elliot. Kafede çalıştığı için anahtar ondaydı. O gelince içeri girdik, birkaç arkadaşımızı daha bekleyecektik ama işte, cesedi görünce…

Memur Samuel: Okul kamerasına göre sabahın çok erken saatlernde çıkmışsınız. Cesedi bulmanızdan saatler önce.

Ivy Perin: Sörf yapıyordum. Benim için rutin gibi bir şey bu. Bu bölgedeki otobüsler çok düzensiz. Çoğu otobüse yetişemedi, o yüzden Adel ve Elliot benden geç geldi. Kalanımız bizden on beş dakika sonraki otobüse binmişti.

Memur Samuel: Adeline Korin ve Elliot Silish de mi öğrenci yurdundan geliyordu?

Ivy Perin: Evet. Tüm arkadaş grubumuz yurtta kalıyor.

Memur Samuel: Söylediklerini bu evrağa yazıp imzalamanı rica edeceğim. Bay Silish’le de konuştuktan sonra Memur Griffin sizi okulunuza bırakacak.  

***

Elliot Silish

Memur Samuel: Şu andan itibaren söylediklerin kayıt altına alınacak, Bay Silish. Sonrasında söylediklerinin imzalı bir yazılı belgesini isteyeceğiz.

*Sessizlik*

Memur Samuel: Cevaplarınızı baş hareketleriyle değil, konuşarak ifade etmenizi rica edeceğim. 

Elliot Silish: Evet, anladım. 

Memur Samuel: Daniel Hause’ı tanıyor muydunuz?

Elliot Silish: Hayır, tanımıyordum.

Memur Samuel: İsmini hiç mi duymamıştınız?

Elliot Silish: Yani, okulda popüler biri. Sporcu öğrenciler hep popüler değil midir? İsmini duymuştum.

Memur Samuel: Ne olarak?

Elliot Silish: Ne dediğinizi anlayamadım. 

Memur Samuel: İsmini ne olarak duymuştunuz, Bay Silish?

Elliot Silish: İyi bir basketbolcu olduğunu. Takım kaptanı. Başka ne olarak duymam gerektiğini bilmiyorum, okula başlayalı yaklaşık bir ay oldu. Onu gördüğüm tek zaman okul ruhu maçı esnasındaydı. Ha, bir de cesedi.

Memur Samuel: Kafede ne zamandan beri çalışıyorsun?

Elliot Silish: Okul başından beri. Yarı zamanlı iş olarak çalışıyorum, genelde hafta sonları. Okul harçlığı işte. 

Memur Samuel: Elimdeki raporlarda okula burslu girdiğinizi görüyorum. Ekonomik durumunuz buradaki pek çok öğrencinin altında.

Elliot Silish: Doğru. Bunun Daniel’le ne ilgisi var?

Memur Samuel: Zengin bir arkadaşınızı mı kıskandınız, Bay Silish?

Elliot Silish: Ne ima ediyorsunuz? Daniel arkadaşım bile değildi!

Memur Samuel: Siz bunu iddia ediyorsunuz. Ama Daniel’ın cesedi, anahtarına sahip olduğunuz kafenin içinde bulundu. 

Elliot Silish: Kilitli bir kapıyı kırmak bir katil için zor olmamalı. 

Memur Samuel: Olay yeri inceleme zorlanmış bir kapı veya kırılmış bir cama rastlamadı. Kafe içerisinde güvenlik kamerası da bulunmuyor. 

Elliot Silish: Bayan West, çevrede pek yerleşim yeri bulunmadığı için kameraya ihtiyaç olmadığını söylerdi.

Memur Samuel: Katherine West’ten mi bahsediyorsunuz? Kafenin sahibi.

Elliot Silish: Evet. 

Memur Samuel: 13 Eylül gecesi ne yapıyordunuz, Bay Silish?

Elliot Silish: Ders çalışıyordum. 

Memur Samuel: Okul yurdunda kaydınız gözükmüyor. Ancak Bayan Perin yurtta kaldığınızı söyledi.

Elliot Silish: Ben… Ah, şey…

Memur Samuel: Arkadaşlarınıza yalan mı söylediniz, Bay Silish? Aslında nerede kalıyorsunuz?

Elliot Silish: Kafenin üst katında. Bayan West’in kullanmadığı bir daire var, bana verdi. 

Memur Samuel: O halde Bayan Perin neden–

Elliot Silish: Burs sadece eğitimi kapsıyor, tamam mı? Yurt ücretleri çok pahalı. Kafede buluşacağımız zaman arka kapıdan çıkıp sokakta yürüyorum. Genelde geç geldiğim için şüphelenmiyorlar. Yalanım için ben de gururlu değilim ama…

Memur Samuel: Utandığınızı mı söylemeye çalışıyorsunuz, Bay Silish?

Elliot Silish: Belki.

Memur Samuel: Net bir ifadeye ihtiyacım var. Yoksa şüpheli kanıt olarak not düşeceğim. 

Elliot Silish: Evet. Utanıyorum. Oldu mu?

Memur Samuel: Oldu. Memur Griffin sizi okulunuza bırakacak. Şu evrağı doldurup imzanızı altına atın lütfen. 

6. Bölüm

Sihirli Mantar

16 Eylül
✦   ✦   ✦

Anonim: İlk görevine hazır mısın, Adeline?

Tamamen miskinlik yapıp geçirdiğim bir günden sonra sabah uyandığım mesaj buydu.

İlk görev.

Numarayı engellemek veya mesajları görmezden gelmek artık bir seçenek değildi. Şantajını açıkça belli etmişti.

İzlerim, kıyafetlerimin altında gizliydi. Öyle kalacaktı. 

Annem ve babam sadece siyasetçi değil, siyasetçi çiftlerdi. Büyüdükçe, bunun hem avantaj hem de dezavantaj olabileceğini keşfetmiştim. 

Kendilerini kamuoyuna satma şekilleri vardı. Zaten evli oluşları -anlamadığım bir sebepten- dikkat çekiyordu. Gerek seçimlerde, gerek dedikodularda… Tüm bu politika işlerinin nasıl çalıştığı hakkında en ufak fikrim yoktu, zerre ilgilendiğim konular değildi. Ancak annem, aile olarak imajımızın nasıl durduğuna epey değer veriyordu. 

Epey, değer.

Zira anneme göre, ailemizin iyi gözükmesinin kamuoyu üzerinde olumlu etkileri vardı. Anlaşılan, bu etkiler de onlar için önemliydi. 

Henüz anonime bir cevap yazamadan abimden bir mesaj aldım.

Peter: Akşam 20.00’de hazır ol.

Peter: Yemeğe gidecekmişiz.

Siz: Kiminle?

Peter: Gerald Hamilton. İş yemeği. Babam bizi alması için bir araba gönderecekmiş.

Başımı gerisingeri yastığa bırakıp inledim.

Bu yemeklerden nefret ediyordum.

Ancak asmak gibi bir şansımın olmadığını da biliyordum. Genelde ailemin politik masadaki rakiplerini veya desteklerini istedikleri kişilerle yakınlaştığı yemeklerdi. Öyle ya, ailemin kendilerini pazarlama şekli aile olmamızdı. Bu yemekleri kaçırmam ne ben ne de Peter için söz konusu dahi olamazdı. 

Telefonumu yeniden açıp bu kez Anonim’le olan sohbete girdim. Akşamki yemek için yapabilecek hiçbir şeyim yoktu ama Anonim’i öylece görmezden gelemezdim. 

Siz: Dinliyorum.

Anonim: Babanın arabasının torpidosunda bir torba psilosbin var. Onu akşamki yemekte çorbasına karıştır.

Sikeyim. 

Sikeyim, sikeyim, sikeyim.

Siz: Psilosbinin ne olduğunu bilmiyorum. 

Anonim: Sihirli mantar olarak da biliniyor. Babanın çok sevdiği bir uyuşturucu. 

Anonim: Torpidosunda bir paket var. Gerard Hamilton’la olan yemek esnasında babanın uyuşturucuyu çektiğine emin ol.

Siktir!

Babam hala uyuşturucu kullanıyor muydu?

Ve Anonim bunu da biliyordu. Artık şaşırdığım kısım o değildi, bunu bir görev olarak vermesiydi 

Siz: Babamı uyuşturmamı mı istiyorsun?

Anonim: İş yemeği esnasında.

Anonim kişisi çevrimdışı.

Sohbetten çıktığını görmemle ellerim titremeye başladı. 

Yapamazdım. Benden böyle bir görev yapmamı istiyor olamazdı. 

İçimden her ne kadar telefonu fırlatmak gelse de kendimi zorlayıp internete girdim. Arama sekmesine titreyen parmaklarla yazmaya çalışırken odağımı sağlamak için yanağımın içini ısırıyordum. 

Sihirli mantar nedir?

Bir uyuşturucu türüydü, evet. Halüsinasyon gösteren türden. Aşırı neşe, zaman-mekandan tamamen kopma… 

Yaklaşık yirmi dakikada etki gösteriyordu. Eğer babamın yemeğine bundan katarsam, Hamilton’ın karşısında halüsinasyonlar görecek ve gerçeklikten tamamen kopacaktı. 

En azından internette yazan buydu. 

Babam bunu ne zamandır kullanıyordu, merak ettim. Neden ihtiyaç duymuştu bunu almaya? Öncesinde kokain kullanımından dolayı suçlandığını hatırlıyordum ama başka türlerde de uyuşturucu aldığını bilmiyordum.

Anonim benden neden böyle bir şey isterdi? Verdiği görevin ana noktası kendi babamı uyuşturmak değildi, bir başka politikacının karşısında bunu yapmaktı. Babamın itibarını zedeleyecek, belki suçlamaların yeniden doğrultulmasını sağlayacaktı. 

Amacı her ne ise, ben bunu yapamazdım. 

Yapanın ben olduğunu anlarsa başıma gelecekler korkunç olurdu. Hangi baba, kızının yemeğine uyuşturucu katmış olmasını sakin karşılardı? Üstelik bir iş yemeği esnasında…

Anonim’in bu görevle vurmaya çalıştığı hedef ben değil, babamdı. Çünkü ünlü politikacı Dave Korin’in iş yemeği sırasında uyuşturucu aldığının öğrenilmesi, en son bundan suçlandıktan sonra zar zor bastırılan dedikoduların yeniden kıvılcımlanmasına sebep olurdu. Bunun olması Anonim’e ne katkı sağlayacaktı bilmiyordum fakat amacı başka ne olabilirdi?

Ancak yapmazsam ne olurdu? Daha ilk görevden sırrımı açığa çıkarır mıydı? 

Peki ben, bunun için babamın yemeğine uyuşturucu katmaya hazır mıydım?

***

15 Eylül

20.18

Zoraki bir duşa girip çıktıktan sonra saçlarıma biraz köpük sürmekle yetinip kurutmuştum. Kıvırcık saçlı olmanın yanlarından biri buydu, köpük kullanmak bir nebze sakinleştirse de genelde saçım nasıl görüneceğine kendisi karar veriyordu. 

Akşam ayazının soğuk olacağını bildiğimden bir kazak ve uzun bir etek giymiştim. Çok şık olmaktan kaçınıp fazla gündelik de gözükmemeye çalışmıştım. 

Eh, başarıya ulaştığımı söyleyebilirdim. 

Peter’a hızlıca yurttan çıktığımı yazan bir mesaj gönderip çantamı aldım. Kazağımı giymeden evvel sürdüğüm yanık kremini çekmeceye attım. 

Yalnızca birkaç saat. Dayanabilirdim. 

Yurt merdivenlerinden inip kampüsün önüne vardığımda Peter çoktan oradaydı. Park edili siyah bir arabanın önünde beni bekliyordu. 

Yaklaşık yirmi dakikalık bir yolculuktan sonra araba, tanıdık bir plakanın yanına park etti. Babamın arabasını hemen tanmıştım. 

“Babanın arabasının torpidosunda bir torba var.”

Sihirli mantar denen uyuşturucu bu arabanın torpidosundaydı. 

Babamın yemeğine bunu katamam.

Ama yapmazsam, Anonim bunu bilecekti. Nasıl izlerimi, uyuşturucunun yerini ve cinayetleri biliyorsa bunu da bilecekti.

Babamın arabasına bakarken aklıma bir fikir düştü. 

Anonim’i kandırabilir miydim?

Babamın yemeğine bunu katmam, bir başka politikacının karşısında; uyuşturucu kullandığı ile ilgili iddiaları güçlendirmek anlamına gelecekti. Kısa zamanda haberlere çıkacak bir manşet olabilirdi. Öz babam için bir karalama kampanyası başlatabilirdim. Daha kötüsü, uyuşturucular hakkında kelimenin tam anlamıyla fikirsizdim. Toz halinde bir uyuşturucu yemeğe katıldığında ne olurdu? Dizilerde hep burundan çekilirdi, alıcağın yer fark eder miydi? 

Babamı kazara hasta eder miydim aşırı doz verir miydim?

Peki bu riski almaya değer miydi? Aşırı doz kısmını bilemezdim fakat bu tarz haberler, gerekli görüşmelerle kaldırılabilirdi. 

Anonim’i gerçekten görevi tamamladığıma inandırabilirsem, verdiği tüm bu saçmalıklarının ilkinden kurtulabilirdim. 

Hiç yoktan deneyebilirdim. Uyuşturucuyu babamın yemeğine katacak halim kesinlikle yoktu, bu kadar kısıtlı bir vakitte aklıma yapabileceğim daha iyi bir şey de gelmiyordu.

Restoranttan içeri girdiğimizde Hamiltonların da çoktan gelmiş olduğunu gördüm. Sadece Gerard Hamilton’ın geleceğini sanıyordum ancak anlaşılan, bu aynı zamanda bir aile yemeği de olacaktı. Zira Gerard, babamla konuşurken annem ve Gerard’ın karısı da kendi arasında muhabbet ediyordu. Karısının yanına ise oğlu olduğunu tahmin ettiğim, benim yaşlarımda bir adam oturuyordu.

Babam, bizi fark ettiğinde, “Geldiler,” dedi gülümseyerek. Bembeyaz dişlerini gösterdiği, dudakları doğal olamayacak kadar gergin bir gülümseme. 

“Trafikte takılmış olduğunuzu düşündük. Çorba ve ana yemeği söyledik.”

Peter ve ben sandalyelere otururken annem, “Günün çorbası ve makarna,” dedi kısaca. Ardından Gerard’ın karısına döndü. “Bizimkiler makarnaya bayılır.”

Peter tek kaşını kaldırsa da annem görmedi. Bense tepki vermemek için yanağımın içini ısırmak zorunda kaldım.

Gerard’ın oğlu elini uzattı. “Nathaniel.”

Zoraki gülümsedim. “Adeline.”

Nathaniel, Peter’la da el sıkışırken iki aile arasındaki muhabbet koyuydu. Peter ve ben sonradan vardığımız için önceden başlamış sohbeti pek anlamıyordum ama hey, konuşmaya katılmamak için mükemmel bir bahane değil miydi bu?

Çorbalar masaya vardığında, “Buyurun, efendim,” dedi garson. “Fransız usulü soğan çorbanız.”

Fransız usülü ne?

Annem, çoktan çorbayı sipariş ettiklerini söylediğinde bu restoranta her geldiğimizde söylediği basit bir tavuk veya domates çorbası hayal etmiştim. Yemek konusunda seçici biri olduğum için hep aynı yemeği tercih ederdim. 

Her zaman yediğim yemeklerin kalorileri aklımdaydı. 

Buranın makarnasının, sosuyla birlikte gelen kalorisini biliyordum. Tavuk çorbasıyla birlikte yemek sorun olmuyordu.

Tuzların olduğu tarafa yan koyulmuş menüyü, başımı hafifçe çevirip okumaya çalıştım. Her yiyeceğin karşısında fiyatları ve kalorileri yazıyordu. Bir okuyabilsem…

“Adel,” diyerek boğazını temizledi babam. “Bir sorun mu var?”

“Hayır, hayır,” dedim çabucak. Çorbamdan bir kaşık alıp cümlemi, eylemle desteklemeye çalıştım. “Sorun yok.”

Babam, Gerard’la olan muhabette döndüğünde (“Tamam, şimdi bana son toplantıdan bahset. Gerçekten o adamın böyle düşündüğüne inanamıyorum. Değil mi?) kaloriyi okumayı tekrar denedim. 

Çok fazla.

Makarnayla olan dengeyi tamamen bozuyor. 

Yutkunup çorbayı içmeye devam ettim. Makarna gelene kadar lavaboya gidebilirdim. Yemekler çoktan sipariş edilmişti ve değiştirmek istemem annemin hoşuna gitmezdi. Sorunlu birisi gibi gözükmemem gerekiyordu.

Son yudumumu içtikten sonra, “İzninizle,” dedim. “Lavaboya gidip geleceğim.”

Restoranın lavabosuna doğru hızlı hızlı adımladım, koşmamak için kendimi zor tutuyordum. 

Kabin kapısını arkamdan kapattığımda klozete doğru eğildim. Gürültülü öğürtülerle sarsılırken safra boğazımı yaktı. Yeni içtiğim çorbayı kusmak için korkunç bir çaba sarf ediyordum. 

Yeterli değildi. Daha çoğunu çıkarmam gerekiyordu. 

İki parmağımı boğazıma soktum. Birkaç damla gözyaşı akarken nihayet, çorbanın kalanını kusmaya başladım. 

Keskin koku burnuma doldu. Önüme gelen saçımı boştaki elimle tutarken ne var ne yoksa çıkarıyordum.

“Adeline?”

Kabinin dışından ismimi duymamla birlikte sırtım taş kesildi. 

“Uzun süre dönmeyince merak ettim. Sen… iyi misin?”

Ses, az önce tanıştığım Gerard Hamilton’ın oğlundan; Nathaniel’dan başkasına ait değildi.

Nefesimi düzene sokmaya çalışırken, “Çık dışarı,” dedim kesik kesik. “Kızlar tuvaleti burası.”

Çıkmadı. Aksine, adım seslerinin kabine yaklaştığını işittim. 

Safra kokusunu almıştı. Almamış olması için sinüslerinde sıkıntı olması gerekirdi. 

“İçeri girebilir miyim?”

“Hayır!” derken neredeyse bağıracaktım. “Babam falan göndermişse iyi olduğumu söyleyebilirsin. Ben… biraz bağırsaklarımı bozmuşum. O kadar.”

“Tamam, yeni tanıştığımızı biliyorum ama beni bu kadar aptal yerine koymana gerek yoktu.”

Nathaniel’ın yüzünü görmediğim için hangi duyguyla bunu söylediğini bilmiyordum. Apaçık alaya alıyordu ama ses tonundan anladığım kadarıyla endişeliydi de. Eh, kabin kapısının önünden hala gitmemiş olduğunu düşünürsek endişeli olduğunu anlamak için pek de dahi olmaya gerek yoktu. 

Beni tanımıyorsun, o halde defolup gitsene artık!

Yandan peçete alıp ağzımı sildikten sonra kabin kapısını açtım. Tek suçunun benim için endişelenmek olduğunu biliyordum ama dik dik suratına bakmadan edememiştim.

“İyi değilsen benden destek alabilirsin,” derken kolunu uzattı Nathaniel. 

Kolunu, elimin tersiyle itledim. “İyiyim.”

Elimi yakalarken parmaklarımı inceledi. “Parmakların şişmiş.”

Elimi, elinden kurtardım. “İyiyim, dedim.”

Nathaniel burnunu kırıştırsa da üstelemedi. İnat edeceğimi anlamıştı. 

“Dışarıda bekle. Ya da masaya dön, umrumda değil,” dedim aynalardan birine yönelirken. “Burası kadınlar tuvaleti, farkında mısın?”

Nathaniel tek kaşını kaldırıp, “Kutsal topraklara mı girdim?” diye söylendi. Ancak hiç yoktan ikiletmemiş, dışarı çıkmıştı. 

Tekrar yalnız kaldığımda, bakışlarımı aynaya yönlendirdim. 

Kahve saçlarım dağılmış, kıvırcıklarımın şekli bozulmuştu. Yeşil gözlerim hafif kızarmış olsa da dikkat çekecek kadar değildi. Saçlarımı düzeltmem ve ağzımı iyice temizlemem yeterli olacaktı. 

Soğuk suyla temizlenip elimde kalanla saçlarımı düzene soktum. Muhtemelen gece boyunca yeniden yalnız olma fırsatı yakalayamayacaktım. Yeterince uzun sürede lavaboda saklanmıştım. 

Anonim’e yazmak istiyorsam bunu hemen, şimdi yapmalıydım. Yemeğin kalanında annem telefonumu kontrol etmemi saygılı bulmazdı.

Bu yüzden Anonim’le olan sohbeti açıp hızlıca bir mesaj gönderdim. 

Siz: Aptal görevini yaptım. 

Kanması için ancak ümit edebilirdim. Eğer gerçekten babamı uyuşturduğumu, son anda müdahele edildiğini ve magazinlere rüşvet verdiğimiz için haberlere çıkmadığı seneryosuna onu inandırmayı başarabilirsem belki o zaman bu işten sıyrılabilirdim.

Lavabodan çıktığımda şaşırtıcı şekilde Nathaniel burada değildi. Çoktan masaya dönmüş olmalıydı. 

Geri döndüğümde masanın üzerindeki çorbalar kaldırılmıştı. Ana yemek yeniyordu, bifteğin yanında soslu makarna.

Sandalyeme yerleşip çatalıma makarnadan doladım. Bir yandan da çevremi kontrol ediyor, diğer masadaki müşterilerde herhangi bir anormallik arıyordum. Anonim’in üzerinde bıraktığı bir paranoya olmuştu. Eğer şu an beni izliyorsa yalanımı yutması imkansızdı.

Elimden tek gelen anca ümit etmek olabilirdi. 

Olabildiğince rahat bir imaj çizip makarnamı yemeye, en sevdiğim yemeklerden birinin tadını çıkarmaya çalıştım. 

Sosunu mu değiştirmişlerdi bunun? 

Anlaşılan bugün ağzımın tadıyla yemek yiyemeyecektim. 

Dilime yayılmış iğrenç tatla yüzüm düştüğünde Peter, masanın altından ayağımı dürttü. 

“Yemekte bir şey mi var?”

“Acı,” dedim memnuniyetsizce. “Ne zamandan beri bu sosu acı yapıyorlar ki? Eski hali mükemmeldi.”

Peter omuz silkti. “Bana aynı geldi.”

“Neyse ne,” diye homurdandım. “Yenisini bekleyecek sabrım yok.”

Sık sık içeceğimi yudumlayıp acı tadı bastırmaya çalıştım. Baharatını fazla katmış olmalılardı, bu acı tadın başka açıklaması olamazdı. Ne bozuk görünüyordu ne de kokuyordu. Sadece… acıydı. 

Zar zor tabağımı bitirmeyi başardım. Yarın kendimi odama kapatıp dersleri asmayı planlıyordum, muhtemelen hiçbir besin girmeyecekti mideme. Tam olarak olduğum kiloda kalmayı hedefliyorsam en azından şimdi ana yemek ve tatlı yemek zorundaydım. Tüm bu kargaşanın içinde bir de düşük tansiyonla uğraşmak istemezdim. 

Yine, annemin benim yerime sipariş etmiş olduğu pasta dilimini yerken sohbet eden ve gerçekten bu yemekten keyif alıyormuş gibi görünenler yalnızca yetişkinlerdi. Peter bir elini yanağına yaslamış çatalıyla oynuyor, Nathaniel ise telefonuna bakıyordu. 

Nathaniel’ın rahatlığını kıskanmadan edemedim. Bu tarz yemeklerde telefonla uğraşmanın görgüsüz olduğunu söyler dururdu annem. Belli ki Hamilton ailesi, benim annem kadar umursamıyordu bunu. Veya sadece Nathaniel, görgü kurallarına yeterince özen gösterecek kadar burada bulunmayı önemsemiyordu. Haksız olduğunu söyleyemezdim. 

Terlemeye başladığımı hissettiğimde enseme değen saçlarımı kenara çektim. Bir kez daha içeceğime ulaştım. Kendimi serinletmeye çalışmama rağmen boğazım kupkuru kaldı. 

Bu ışıkları neden böyle parlak yapıyorlar ki? Gözlerim kamaşıyor.

Alnımda birikmiş ter damlalarını silerken elim ağırdı. Bunun için bile büyük bir çaba sarf etmiştim sanki, yorulmuştum. 

Esnediğimde, tam da bu sebepten elimi kaldırıp ağzımı kapatamamıştım. Annemin uyaran bakışlarını üzerimde hissetsem de gariptir ki umursamadım. 

“Adeline…”

Sesin kaynağına döndüm, kime döndüğümü bilmiyordum. Ama duymaya hoşnut olduğum bir sesti: çok net ve temiz. Uzun zamandır kulaklık takıyormuşum da ilk kez çıkarmışım gibi.

Işıklar gözümü fazla alıyordu, kim olduğunu anlamak zordu. Ancak bir kez daha ismimi söylediğinde anlayabildim bunun Nathaniel olduğunu.

“İyi misin?”

Evet, dedim. Belki de dediğimi sandım. Dudaklarımı oynattığıma emindim ama kelimeyi çıkarabilmiş miydim, ben bile bilmiyordum. 

Birkaç konuşma daha duydum. Işıklar yüzünden tam anlamıyla göremiyor, devamlı esnememi bastıramıyordum ama sesler hayatımda hiç olmadığı kadar netti. 

“Yüzün mü kızarmış senin?” diyordu annem.

“İyidir o,” diyordu babam. 

“Her şey yolunda mı?” diyordu Gerard Hamilton.

Terden sırılsıklam olmuş alnıma birinin eli değdi. Gözlerimi birkaç kez kırpıştırdığımda bu elin Peter’a ait olduğunu fark ettim.

“Ateşi var,” dedi. “Yanıyor.”

“Belki kalksak daha iyi olur,” dedi Bayan Hamilton. İsmini sohbet esnasında yakalamamıştım. 

“Manasız,” dedi babam. “Sadece biraz üşütmüş olmalı. Hem daha tatlımızı bitirmedik. Adeline okula daha erken döner, dinlenir.”

Üşütmek mi? Yanıyorum baba, çok sıcak burası. Terlediğimi görmüyor musun?

“Canım, geldiğin araç hala dışarıda. Kendini iyi hissetmiyorsan yurduna dönebilirsin.”

“Yardım edeyim.” Bir saniye gıcırdadı. 

“Oturabilirsin, Peter.” Babamın sesi nispeten daha sertti. “Beş dakikalık bir yürüme bile değil. Kardeşin başının çaresine bakabilir.”

Kalkmam gerekiyordu. Erken ayrılmam için izin vermişlerdi, mutluydum. Öyle mutluydum ki kıkırdayabilir, cesaretim yerine gelirse kahkaha atabilirdim. Hem odam da daha soğuk olurdu bu restoranttan.

Sandalyeden kalktığımda ışıklar oynaştı, neredeyse irislerimin içine girdi ve farklı renkler bütün oldu. Bu kadar parlaklık başımı döndürüyor, midemi bulandırıyordu. Kusalı bir saat dahi olmamıştı. Mide bulantıma yenik düşüp tekrar kusarsam çıkacak şeyler ışıklar olacaktı. 

Bir adım attım. 

Adımı doğru yere attığımdan şüpheliydim. Kapı ne taraftaydı? Tek görebildiğim ışıklardı. Gözlerimi tamamen kör etmişlerdi.

İkinci adımı attım.  

Baş dönmem şiddetleniyordu. Her hareketim, bir öncekinden daha zordu. 

“Dur, düşeceksin,” diyen sesini duydum Nathaniel’ın. Saniyeler geçmeden biri belimi kavradı, ne zaman yana yattığını hatırlamadığım bedenimi destekledi. “Aynı okuldayız zaten. Benim de yetiştirmem gereken bir ödev vardı, erken dönmeyi planlıyordum.”

Nathaniel ile aynı okulda mıydık? Bu bilgiyi yeni öğrenmiştim, kampüste hiç görmemiştim onu. Gerçi ne zamandır bu okula gidiyordum ki ben? 1 ay mı? 1 sene mi?

Ailemin Peter’a yaptığının aksine Bayan Hamilton, Nathaniel’ın benimle gelmesine karşı çıkmadı.

Böylece yürümeye başladık. Dürüst olmak gerekirse beraber yürümüyorduk; daha ziyade o yürüyor, bir yandan da beni sürüklüyordu. 

“Aracınız hangisi?” diye sordu Nathaniel. Ancak cevap beklemeden bir arabaya doğru yürümeye başlamıştı bile.

“Hm…” gibi bir mırıltı çıktı ağzımdan. “Araba işte. Siyah.”

Nathaniel iç çekti. “Hiç yardımcı olmuyorsun.”

Kıkırdadım kendi kendime. Komikti. Düzgün bir cevap vermemiş olmamdan rahatsız olmuş numarası yapıyordu ama bir aracın kapısını açmış, binmeme yardım etmişti.

Nathaniel da ön koltuğa geçerken, “Şoför nerede?” dedim merakla. 

“Önemsemene gerek yok,” dedi Nathaniel sakince. “Bu gece şoförün ben olacağım.”

Arabayı çalıştırdı. Hava kararmıştı, caddeler yoğundu. Trafik ışıkları ve araba farları, baş dönmeme hiç iyi gelmiyordu.

Tekrar esnedim. Işığı bloke etmek için gözümü kapatırken, “Aç gözlerini,” diye uyardı Nathaniel. “Uyumaman gerekiyor.”

“Su,” dedim acınası bir fısıltıyla. Kavruluyordum. İçim dışım yanıyor ancak yakmıyordu.

“İçemezsin.”

“Klimayı aç o zaman.”

“Açmayacağım.”

Nefes alış-verişlerim sıklaştı. Vücudumun bu sıcaklığa dayanabileceğinden şüpheliydim.

Camı açmaya yeltensem de Nathaniel çoktan kitlemişti.

Tekrar güldüm, daha yüksek bu defa. Tuhaf bir şaka mıydı yaptığı? Garip bir mizah anlayışı vardı.

Ne kadar süredir yolda olduğumuzu bilmiyordum. Sayısız ışığı geride bıraktığımız için saatler olabilirdi. Işıklar ayırt edemeyeceğim kadar parlak olduğu için dakikalar da olabilirdi.

En nihayetinde Nathaniel arabayı park etti. Başımı kaldırıp geldiğimiz yere baktım.

“Burası üniversite değil.”

“Şahane bir gözlem,” dedi Nathaniel alayla. “Değil.”

“O halde neden-”

Cümlemin yarıda kalmasına sebep olan bizzat kendim oldum. Nefesim yetmemişti cümleyi bitirmeme. Ciğerlerime gereken soluğu çekemeden enerjim bitiyordu. 

“Pek sorgulama,” derken beni binaya yönlendirdi. Bir asansöre bindik, ağırlığımın neredeyse tamamı onun üzerindeydi.

Ve nefes almak çok zordu. 

Bir kapının önünde durdu. Boştaki eliyle kilidi açtığında içeri girdik.

“Zaten yarın, bunların hiçbirini hatırlamayacaksın.”

7. Bölüm

Günaydın, Uyuyan Güzel

17 Eylül
✦   ✦   ✦

Sabah erkenden uyandım, diyemiyordum çünkü ne zaman uyandığımı bilmiyordum. 

Gözlerime tonlarca yük atılmıştı sanki. Göz kapaklarımı aralamak çok zordu, nihayet başardığımda çevremi idrak edebilmek ise daha zor.

Etraf kapkaranlıktı. Bu, ilk başta geç bir saat olduğunun yanılgısına kapılmama sebep olsa da masaüstünde bir saat 16.54’ü gösteriyordu. Kapalı perdeler yüzünden odada tek ışık yoktu.

Baş ağrımı hissetmemle kaşlarımı çattım. Vücudumun her bir zerresi ağrıyor, en ufak haraketimde acıyla inlememe sebep oluyordu.

Akşam ne olmuştu da bu haldeydim ben?

El yordamı telefonumu aradım. Yastığın altında bulduğumda sayısız bildirim doldu ekrana.

Garipti, bu bildirimlerin hiçbirini duymamıştım.

Telefonun sessizde olduğunu fark ettiğimde kafa karışıklıım arttı. Asla, uyurken bile, telefonumu sessizde bırakmazdım.

Peter’dan 72 mesaj, 58 arama

Annem’den 1 arama

Babam’dan 1 mesaj

Çalışma Grubu’ndan 42 mesaj

Stacey’den 6 mesaj, 4 arama

Elliot’tan 16 arama

Mark’tan 3 arama

Ivy’den 12 mesaj

Bacon’dan 2 arama

Ancak benim bunca bildirim arasında en çok dikkatimi çeken en alttakiydi. 

Anonim’den 1 mesaj

Bildirime tıkladım. 

Anonim: Yalancılardan hoşlanmam.

Bu kadardı. Sadece açıklamasız iki kelime. 

En çok mesaj gelen kişiden, Peter’dan okumaya başladım. Akşam saatinden itibaren olduğu için dün ne olduğuna dair bir fikrimin olacağını ümit ediyordum. 

Peter: Odana dönebildin mi?

Peter: Gerekirse ilaç iç. Makarnayı sevmemiştin zaten, mideni bozmuş olabilir.

Peter: İyi geceler.

Gece yarısı tekrar yazmıştı. 

Peter: Uyuyabildin mi? İyi misin?

Peter: Yardıma ihtiyacın varsa ara. Telefonumun sesi açık. 

Ardından sabah saati yeniden başlıyordu. 

Peter: En azından iyi olup olmadığını yazsan fena olmazdı, Adel. 

Peter: İçimde kötü bir his var.

Peter: Endişelenmeye başlıyorum.

Yaklaşık bir saat sonra yeniden yazmıştı. 

Peter: Dün seni yurda bırakması gereken şoförün cesedi restorantın arkasında, çöp konteynırında bulunmuş. 

Peter: Yurda döndün mü sen?

Peter sizi aradı. 

Peter’ın aramasını reddettiniz. 

Peter: KAPIYI AÇ ADEL.

Devam eden mesajlarında bolca küfür ve telaş vardı. Defalarca aramış, nerede olduğumu çözmeye çalışmıştı. 

Keşke bunu ben de ben de bilseydim. 

Kol kaslarımı esnetmeye, ağrıyı biraz olsun azaltmaya çalıştım. Yavaşça doğrulurken başım döndüğünde yatağın kenarına tutunarak ayağa kalktım. Bacaklarım titriyordu, en yakın camın hemen yanımda olması şansıma olmuştu. 

Perdeyi çektiğimde odaya dolan ışık yüzünden gözlerimi kıstım. Fazla parlak olduğu söylenemezdi, güneş batıyordu ama yine de gafil avlanmıştım. 

Ne kadar zamandır uyuyorum ben?

Baktığım manzara bir sahil manzarasıydı. Üstelik oldukça tanıdık bir sahildi bu. 

Elliot’ın çalıştığı kafede olmalıydım. Bulunduğum yükselikten de yola çıkarak üst katında olduğumu tahmin ediyordum. 

Asıl soruysa şuydu: Ben buraya nasıl gelmiştim?

Tökezleye tökezleye odanın ucuna yürüyüp lambayı açtım.

Basit bir stüdyo daireye benziyordu. Yatak, dolap ve çalışma masası bir uca; diğer uca ise tezgah, buzdolabı ve yemek masası konmuştu. 

Hazır ışığı açmışken vücudumu inceledim. Yeni bir yara yok gibi gözüküyordu. Elimle karnımı, belimi yoklarken tok bir şey hissettim. 

Kazağımı sıyırıp baktığımda, yanık izi olması gereken yeri sarılı halde gördüm. 

Kaşlarımı çattım. Bunu benim yapmadığıma emindim, hafızam allak bullak olsa da yaralarımı nadiren sarardım. Uzman değildim. Ya yamuk ya da fazla kalın olurdu. Buysa profesyonelce sarılmış haldeydi. 

Dolabın kapağını açtım.  Niyetim, kıyafetlerden yola çıkarak kimin dairesinde olduğumu çözmeye çalışmaktı. 

Birkaç parça kadın kıyafeti. Başta ipucu bulduğum için sevinsem de yakından bakınca kanım dondu. 

Benim kıyafetlerim bunlar.

Gözlerim fal taşı gibi açılırken tek tek giysilere yeniden baktım. Hepsi benim kıyafetlerimdi, üstelik evde giydiklerim de değil. Yurttaki odamda, oradaki dolapta asılı olmalıydı.

Nasıl gelmiştim buraya, neden kıyafetlerim buradaydı?

Telefonumu aldım elime. Peter’la olan sohbete girdim ve hızla bir mesaj yazdım. 

Siz: Abi, ne olduğunu bilmiyorum. Daniel’ın öldüğü kafenin üst katındayım. 

Mesajı gönder tuşuna bastım. 

Mesajınız gönderilemedi. 

Ekranın sağ köşesindeki internet simgesine baktım. 

Çekmiyordu. 

Kapıya yönelip kolu çevirdim. 

Kilitliydi. 

Düşünmeden, neredeyse refleksle, sertçe kapıya vurdum. “Hey! Beni duyan var mı?”

Oysa boşuna bağırdığımı biliyordum. Daniel öldürüldüğünden beri kafe kapalıydı, insan bulunabilecek en yakın yer karşı caddedeki marketti. Sesimi oraya duyuramazdım. Odadaki tem camsa sahilin olduğu tarafa bakıyordu, el hareketleriyle dikkatlerini çekemezdim. Atlamak içinse fazla yüksek ve dardı. 

Tamamen mahsurdum. 

Telefonumu açıp Anonim’le olan son mesaja girdim. 

Yalancılardan hoşlanmam. 

Ne anlama geliyordu bu? Ne yalanı söylemiştim ona?

Hafızamı yoklamaya çalıştım. 

Yemek. Babamın iş yemeği için restoranta gitmiştik. Kimler vardı yemekte? Annem, babam, Peter, ben… ve Hamilton ailesi. Evli bir çift ve oğulları. Oğullarının ismi Nathaniel’dı. Endişeli gitmiştim yemeğe, kafamı meşgul eden bir konu vardı. 

Anonim tarafından verilmiş hastalıklı bir görevim vardı çünkü. Babamın yemeğine uyuşturucu katmam gerekiyordu, şantajla tehdit etmişti beni. Evet, bu yüzden endişeliydim. 

Lavabodan döndükten sonra yemeğime devam etmiştim. Ona söylediğim yalan buydu, yapmadığım halde görevini yaptığımı söyleyen bir mesaj yazmıştım. Yalan olduğunu anlamış olmalıydı, bu da onun bana yazdığı mesajı açıklamış olurdu. 

Peter’ın mesajı da hafızamı canlandırmakta yardımcı olmuştu. Yediğim makarnayı sevmemiştim, zaten ilerleyen dakikalarda da kendimi kötü hissetmeye başlamıştım.

Kalanı… Kalanı…

O andan buraya beni bağlayacak kısım boştu. 

Yalancılardan hoşlanmam.

Ben makarnanın sosundan şikayet etmiştim. Peter ise sosta bir değişiklik olmadığını söylemişti. Yediğimiz yemek aynı yemek, sos aynı sostu.

Anonim’e yalan söylemiştim ve babamın yiyeceğine uyuşturucu katmamıştım. 

Karşılığında, Anonim benim yemeğime uyuşturucu katmıştı. 

Farkındalıkla kalbim hızla çarparken alnımda ter boncukları birikti. 

Ben uyuşturulmuştum. 

Ve şu an burada mahsurdum. Anonim beni uyuşturmuş, fırsatını kullanıp buraya kapamıştı beni. Bu yüzden hiçbir şey hatırlamıyordum, beni buraya nasıl getirmişse kafam yerinde değildi. 

Daniel’ın ölümünden beri kafe hizmet vermiyordu. Beni burada bulabilecek kimse yoktu. 

Zihnime aniden akan düşünce selini durduran telefonum oldu. 

Mesaj uygulamasından bildirim gelmişti. 

Telefon çekmiyor sanıyordum. Peter’a mesaj atamamıştım. 

Fakat mesajın kimden geldiğini görmek, neden ben mesaj atamazken mesaj alabildiğime cevap oldu. 

Anonim. 

Bildirime tıkladım. 

Anonim: Günaydın, uyuyan güzel.

Anonim: Nasılsın? Dün gece kafan biraz dağınıktı sanki. :)

Siz: Ne yaptın sen bana?

Anonim: Sana basit bir görev vermiştim, Adel. Uslu uslu yapmak yerine beni kandırmaya çalıştın.

Anonim. Cık, cık cık…

Anonim: Yalancılar cezasını çekmeli.

Siz: Hastasın.

Anonim: Bilmediğim bir şey söyle.

Siz: Neden buradayım?

Anonim: İyiliğin için desem inanır mısın?

Siz: Hayır.

Anonim: O halde kötülüğün için.

Anonim: Yakında gitmene izin vereceğim. 

Siz: Ne zaman?

Anonim: Yakında. Ben izin verene kadar buradasın. Sonra vereceğim yeni görevleri yapmaya başlayacaksın.

Siz: Yeni görevler mi?

Anonim: Tek bir görevle benden kurtulabileceğini düşünmedin, değil mi? Üstelik görevde başarılı bile olmamışken?

Anonim: Bir daha bana yalan söylemeye kalkışma, Adeline.

Anonim: İnan, bu seferki cezan hafifti. 

Anonim: O affedici biridir ama hatanı tekrar etme.

Anonim: Buzdolabında yemek var, mikrodalgada ısıtabilirsin. Görevleri tamamlaman için güç toplamana ihtiyacım var.

Anonim kişisi çevrimdışı.

Titriyordum. Tüm vücudum zangır zangır titriyordu. 

Avucundaydım. Anonim bir yırtıcıydı ve ben de onun avucuna düşmüş bir avdım. 

O da pençelerini bana geçirmekten gocunmuyordu, gocunmayacaktı. 

 *

Yemeğimi yedim. Anonim’in bahsettiği yemek dondurulmuş pizzaydı, paketinden kalorisini kontrol edip sekiz dilimin yalnızca ikisini yedim. Dolaplardan birinin içinde kahve bulduğumda su kaynatıp bardak çıkardım. Burada kimin yaşadığını bilmiyordum ama tahminim, Bayan West olduğuydu. Daniel’ın cinayetinin ardından geçici olarak başka bir yere taşınmış olmalıydı. 

Anonim da muhtemelen bu yüzden özellikle buraya kapamıştı beni. Kimse gelmeyecekti. Kafenin yakınından bile kimse geçmeyecekti. Anonim yakında gitmeme izin vereceğini söylemişti, onun canı ne zaman isterse o zaman çıkacaktım ancak.

Kahvemi hazırlarken çekmecede de bir paket sigara bulmuştum. Yeni bir paket değildi fakat çoğu doluydu. 

Cebimde olması gereken çakmağı yokladığımda hala orada olduğunu fark ettim. Belli ki Anonim almamıştı. Sadece tıbbi sebeplerden bana dokunduğunu söylerken şaka yapmıyordu demek. 

Sigarayı yakıp dudaklarıma götürürken telefonum titredi, Anonim’dendi.

Anonim: Sigara kullandığını bilmiyordum. 

Şaşkınlıkla kaşlarım havalandı. 

Siz: Benim hakkımdaki tüm sırları bildiğini iddia edip tehdit eden birinden bunu duymak ilginç.

Anonim: Sigara sağlığa zararlı.

Siz: Hadi ya? Hiç haberim yoktu, teşekkür ederim. Vitamin niyetine içiyordum ben. 

Anonim: Ne komik.

Siz: Gerçekten bunu bilmiyor olmana şaşırdım.

Anonim: Haklısın. Senin gibi birinin sigara kullandığını tahmin etmem gerekirdi. 

Siz: Benim gibi birinin?

Anonim: Yurt tuvaletinde çakmakla kendini yakan birinin. 

Klavyenin üzerindeki parmaklarım bir an duraksadı. Mesajına cevap vermeden sohbetten çıktım. 

Sigara dumanını üflerken abime yeniden mesaj atmaya çalıştım. Olmuyordu, gönderilmiyordu. Bir şekilde Anonim’le yazışabiliyor ama başka birine yazamıyordum.

Önümdeki saatlerde sigara içtim, sırf vakit geçsin diye duşa girdim ve sahili izledim. Güneş tam bu açıdan batıyordu. Normalde romantik bir görüntü olabilirdi fakat günün bittiğini görmek aynı zamanda can sıkıcıydı. 

Peter’ın ne kadar endişelendiği mesajlarından barizdi. Annem ve babam için aynısını söyleyemezdim, zira arama geçmişime göre annem yalnızca bir kez aramıştı beni. Babamsa arama zahmetine dahi girmemiş, bir mesaj atmakla yetinmişti. 

Çalışma grubundaki arkadaşlarımın bireysel attığı arama ve mesaj sayıları çok daha fazlaydı. Kısa süredir, sırf ders çalışmak adına kurulmuş bir gruptaki rastgele insanların bu kadar endişelenmesi sırf vicdandan mıydı emin değildim. Evet, buluştuğumuz zaman samimi olabiliyorduk ancak kimse birbiriyle dost değildi. Hiç yoktan kimse benim dostum değildi.

Havanın iyice kararışını camdan izlerken uyuyakaldım. Yapacak daha iyi bir şeyim yoktu, açıkçası yapacak hiçbir şeyim yoktu.

*

17 Eylül

Anonim: Tekrar günaydın, uyuyan güzel.

Anonim: Masanın üzerinde kahvaltın var. Soğutmadan ye.

Sabah uyandığım mesajlar bunlardı. Anlaşılan Anonim ben uyurken içeri girmiş, beni yatağa taşımış, telefonumu şarja takmış ve masanın üzerine bir tabak omlet bırakmıştı. Hakkını vermeliydim, yanına peynir, domates, salatalık bile eksik etmemişti. 

Omletin yalnızca bir kısmını yiyip kalanı çöpe döktüm. Mezeleri buzdolabına kaldırıp kahve demledim kendime. Bu evde bulduğuma en çok şükrettiğim şey kesinlikle bu kahve kavanozuydu. 

Telefonum bildirim sesiyle öttü. Sabah attığı mesajlar da titreşimle değil, yüksek bir melodiyle gelmişti. Muhtemelen beni uyandırabilmek için telefon ayarlarımı değiştirmişti ama ne kadar uğraşsam da yeniden titreşime alamamıştım. 

Anonim: O omleti kendi ellerimle yapmıştım. Neden yarısından fazlasını israf ettin?

Siz: Senden daha en başında omlet istediğimi hatırlamıyorum. 

Anonim: İyilik de yaramıyor.

Siz: Beni uyuşturup kaçıran bir iyilik meleği… Ne kadar şanslıyım.

Anonim: Üstelik sana gündemden de haber veren bir iyilik meleğiyim. 

Anonim: Dün sen gün batımını izlerken Daniel’ın cenazesi yapıldı.

Anonim: Bence zamanlaması çok kötüydü.

Anonim: Birkaç gün daha bekleselerdi keşke. Çifte cenaze yapabilirlerdi. 

Vücudum buz kesti. 

Siz: Neyden bahsediyorsun sen?

Anonim: Okulun sosyal medya hesabını daha çok kontrol etmelisin.

Anonim kişisi size bir link gönderdi.

Yutkunup linki açtım. 

Okulun sosyal medya sayfasının son gönderimi açıldı önüme. Normalin aksine cıvıl cıvıl bir paylaşım değildi, tıpkı Daniel’ın öldüğü gün atılan gönderi gibi. 

“Okulumuzun öğrencisi Angelica Norman, 16.9.2026 tarihinde vefat etmiştir. Bütün okulumuzu derinden sarsan bu haberin üzüntüsü içindeyiz.

Ailesine ve yakınlarına başsağlığı dileriz.

Işıklar içinde uyusun.”

Yazılan her şey, kelimesi kelimesine, Daniel’ın gönderisiyle aynıydı. Tek fark yazan isim ve tarihti. 

İki gün içinde iki cinayet. 

Anonim yeni bir mesaj gönderdi.

Anonim: Daniel’ın sevgilisiydi.

Anonim: Tatlı aşıklar en azından öteki tarafta beraber olacaklar.

Siz: Umarım sen de yakında onlara katılırsın. Katille birlikte cehenneme aitsiniz.

Anonim: Seninle şakalaşmayı seviyorum, beni yanlış anlama.

Anonim: Ama haddini aşmamaya çalış, olur mu? Sinirlendiğinde o kendine hakim olamıyor. 

Yutkundum. Cevap vermek yerine telefonumu elimde tutmaya devam ettim, son yazdığı zihnimde söylemek için hazırladığım tüm yanıtları yok etmişti. 

İlk bana yazdığında beni korumaya çalıştığını söylemişti. Okul dolabıma gofret koymuştu. Kendimi yaktığım zaman kapımın önüne krem bile bırakmıştı. 

Aynı kişi beni tehdit etmiş, uyuşturmuş ve kaçırmıştı. 

O derken kast ettiği kişinin kim olduğunu sormadım. Zaten söylemeyeceğini tahmin etmek zor değildi, üstelik sohbetten de çıkmıştı. 

Bunun üzerine ben de linkini attığı okul paylaşımının yorumlarını okumaya başladım. 

@jackie.johnson8: Sözde eyaletin en iyi üniversitesi. Bu gönderiyi paylaşırken utanmadıklarına eminim.

@nark_wy.l: Cinayet olduğuna emin miyiz? Yani, kız iki senedir Daniel’ın kıçının dibinden ayrılmıyordu. Sevgilisi ölünce intihar etmediği ne malum?

@austin.kether: [@nark_wy.l kişisine yanıt verdi.] İntihar olmasını ümit etmem beni kötü biri yapar mı? Yani, okulda seri katilin dolaştığını düşünmekten iyidir.

@star.fallen000: [@austin.kether kişisine yanıt verdi.] Eğer durum buysa kıza hiç üzülmem. Daniel kadar vasıfsız birinin ölümü yüzünden intihar edecekse dünya bir salaktan kurtulmuş demektir.

@sienna_veylor: [@star.fallen000 kişisine yanıt verdi.] Korkunç bir itham. Gittiğim bir okul olmamasına rağmen ben bile üzüldüm.

@wannabe4.r: Bu gönderilerle kimsenin anısına saygı duyulmuş olmuyor. Muhtemelen gelecek sene okul kayıtları azalacak, yakında olayı çözmezlerse şu an bile veliler öğrencileri alabilir.

 Telefonu masaya bıraktım. Her bir yorum midemi bulandırıyordu, okulun sosyal medyasını kimin yönettiğini bilmiyordum fakat yorumları kapamak daha etik olmaz mıydı?

Anonim’i birilerine anlatmak zorundaydım. Bu ölümlere son verme ihtimali varsa bencilliği bırakmak zorundaydım. 

Bu benim için ne anlama gelirdi? Anonim sırlarımdan başkalarına bahsederse mahvolurdum, her anlamda. Ancak tüm bunlar sadece ama sadece bana yaşanırdı. Başka kimse etkilenmezdi. Başka kimse ölmezdi.

Telefonu kapatıp yatağa yatmak üzereydim ki Anonim’den yeni mesajlar geldi.

Anonim: Katilin tek bir cinayetle duracağını nasıl düşünebildin? Bu kadar aptal biri değilsin sen.

Anonim: Günaydın, uyuyan güzel.

Otopsi Raporu

İlk Rapor

✦   ✦   ✦

ANGELICA NORMAN –OTOPSİ RAPORU (KISA BİR KESİT)

Kişi: Angelica Norman

Cinsiyet: Kadın

Yaş: 20 

Eğitim durumu: Üniversitede 2. senesi

Kilo: 64 

Boy: 169 santimetre.

Ceset Angelica’nın yurt odasında, arkadaşı tarafından bulundu. Avizeye asılmış bir halat Angelica’nın boynuna geçirilmişti ve bedeni tavandan sallanıyordu. Arkadaşı (Samantha Joan) sadece bu görüntüyü görüp üniversite dekanına Angelica’nın intihar ettiğini söyledi. Üzerinde -yine arkadaşının verdiği bilgiye göre ölümünden bir önceki gün giydiği- kırmızı kazak ve mavi pantolon vardı.

Olay yeri inceleme ise odanın çevresinde kavga izleri (soyulmuş duvar boyası, ters bir sandalye, masa üzerinde tırnak izleri ve Angelica’nın kırılmış tırnakları) bulundu. 

Angelica’nın ölümü sadece görüntüsel olarak intihardı. Ölüm sebebi halatın nefesini kesmesi değil, karın bölgesine sekiz kez saplanmış bir bıçaktı. Katil, silahını cesedin üzerinde bırakmıştı. Samantha Joan, polis ifadesine göre bıçağı korku ve adrenalin yüzünden görmedi. Kan izlerini fark etmemiş olmasını ise kanın ve kazağın aynı renkte olmasına bağladı.

Bıçaktan parmak izi bulunamadı.

Toksikoloji sonuçlarına göre Angelica, ölümüne yakın bir zamanda sihirli mantar olarak da bilinen psilosbin uyuşturucusu almıştı. Arkadaşları, onu hiç madde kullanırken görmediklerini söyledi. Aynı zamanda yakın geçmişte öldürülmüş ve aynı okula giden Daniel Hause’ın kız arkadaşıydı. Daniel’ın üzerinde bıçak bulunmamıştı fakat işkence izleri (karından uzun bir yarık, kollarında kesik izleri, birbirine dikilmiş -anca otopside fark edilmiş incelikte- dudaklar) bulundu.

1 / 10