Kırmızı ve mavi.
Mavi ve kırmızı.
Siren ışıkları yüzüme vururken beni ayazdan koruyan tek şey omuzlarıma sarılmış bir battaniyeydi. O battaniye ne zamandır oradaydı bilmiyordum. O battaniyeyi kim koymuştu bilmiyordum.
Ambulans ekibi ayrılalı epey zaman olmuş olmalıydı, güneş neredeyse batmak üzereydi. Sağlıkçıların işi pek sürmemişti. Cesedi siyah torbaya sokup araca taşımak ne kadar alırdı ki zaten?
Elliot uzun süredir polislerle görüşüyordu. Olay yeri inceleme ekibinin işi bitmek üzereydi ve polis ekipleri şimdi asıl tanıklarla ilgileniyordu: ben, Elliot ve Ivy ile.
Onların bu tarz durumlar hakkında ne kadar az fikri olduğu barizdi. Bense annemin bitmek bilmeyen nasihatlerini uykumda tekrar edebilecek kadar ezberlemiştim.
“Sen politikacıların kızısın, Adeline. Bu koşullar altında ne yapman gerektiğini bilmen gerek. Polislerle hiçbir zaman doğrudan konuşma. Ne olursa olsun, avukat bekle.”
“Ailenin kim olduğunu hatırlatmaktan asla çekinme.”
Özellikle Ivy’nin paniği bana epey vakit kazandırmıştı. Polisin önünde sonunda benimle konuşacağını biliyordum. Cesedi bulan ilk kişi bendim, Elliot ve Ivy gelene kadar 911’i arayan da.
Belki acımasız olacaktı ama ölen kişiyle -öğrendiğime göre ismi Daniel Hause idi- pek ilgilenmiyordum. Şüphesiz, rastgele bir anda çarpıştığım kişinin cesediyle karşılaşmak trajikomikti. Pahalı pantalonlarına çim lekesi bulaştırdığım için beni azarlamış adam şu an bir torbanın içindeydi ve ömründe son kez gördüğü yüzlerden biri benimkiydi.
Anlaşılan ödememi talep ettiği kuru temizleme artık pek de önemli değildi.
Yanıma yaklaşan birinin adımlarını duyduğumda sırtım gerildi. Olduğumdan daha sakin bir şekilde boynumu çevirirken geleni görmemle birlikte gözlerim fal taşı gibi açıldı.
“Peter?” Doğrulurken battaniyenin düşmemesi için uçlarından kavradım. “Senin…”
O kadar şaşırmıştım ki sesimi bulmakta zorlandım. “Senin burada ne işin var?”
“Arkadaşın aradı,” dedi abim. Yüz hatları gergindi. “Adı Evan’dı sanırım.”
“Elliot,” diye düzelttim.
Peter, “Neyse ne,” diye geçiştirdi. “Önemli olan kim olduğu değil. Ben neden başının dertte olduğunu bir başkasından öğreniyorum?”
“Başım dertte değil.” Haksız sayılmazdım. Sonuçta, öldürülen kişi ben değildim.
Peter önce polis arabalarına, ardından bana bir bakış attı. “Öyle gözükmüyor. Tam olarak neler oldu, Adel?”
Derin bir nefes aldım. Afallamış olsam da abim geldiği için bir nebze rahatlamış olduğumu itiraf etmek zorundaydım.
“Sabah arkadaşlarımla kafede buluşmam gerekiyordu,” diye başladım. “Elliot burada çalışıyor. Girdiğimizde berbat bir koku aldık zaten.”
Gözlerimi kaçırdım. “Mutfaktaki cesedi ilk gören bendim.”
Peter’ın suratında mimik oynamadı, ne düşündüğünü tahmin etmek zordu.
Birkaç saniyenin ardından yavaşça başını sallayıp onayladı. “Ölen kişiyi tanıyor muydun?”
“Hayır,” dedim. “Dün okuldan sonra bisikletle çarpışmıştık. O zamana kadar hiç görmemiştim. Polisin dediğine göre ismi Daniel Hause’mış, sen tanıyor musun?”
Öylesine sorduğum bir soruydu. Abimin arkadaşları hakkında fazla bilgi sahibi olduğum söylenemezdi, Altını doldurmadan, iki kez düşünmeden soruvermiştim.
Ancak Peter’ın donuklaşan bakışları duraksamama neden oldu.
“Tanıyor musun?” diye yineleme ihtiyacı hissettim.
“Sayılır,” dedi en sonunda. “İkinci senemde yakın arkadaşımdı. Farklı kulüpler, arkadaş grupları derken zamanla aramız açılmıştı.” Kısa bir an dalıp gitse de hızlı toparladı kendini. “Konu bu değil. Polislerle hiç konuştun mu?”
“Hayır,” dedim hızla. “Tek kelime etmedim.”
“Mükemmel.” Peter cebinden telefonunu çıkardı. “Annemi arıyorum.”
“Ne?” Sesimin yüksekliğini kontrol edemediğim için polislerden biri benden yana bir bakış attı.
Annemi arayamazdı. Polise gidip ifade verirdim, aile avukatımızı arardım. Ama doğrudan anneme haber vermek? Daniel ile birlikte beni de mi öldürmeye çalışıyordu bu?
“Ne yapılacağını bilir,” dedi Peter numarayı tuşlarken. Manalı gözleri, kafası karışmış gözlerimdeydi. “Her zaman bilir.”
Evet, haklıydı. Tabii, bilmekten kastı polise rüşvet vermek ve gereğinden fazla avukatı araya sokmaktan başka bir şeyi değilse.
“Suçum yok benim,” dedim dişlerimin arasından. “Bir şey bilmiyorum. Olayla tek bağlantım, cesetle karşılaşan ilk kişi olmak. Daniel’in ismini bile yeni öğrendim.”
“Sana inanıyorum, sorun burada değil,” diye mırıldandı Peter, nispeten daha yumuşakça. “Ama olay bu şekilde kalır mı sanıyorsun? Kıtanın gözdesi okul Dration Crug’da okuyan bir öğrenci öldürüldü. Haberlere manşet olacağı kesin.” Telefonunu suratımın önünde salladı. “Şimdi bizden öğrenmesinden ziyade sabah gazetesinde öğrenmesini mi istersin?”
Haklıydı. Haklı olmasından nefret ettim fakat inkar etmedim. Sessizliğim, abim için yeterli bir cevap oldu ve telefonda konuşmak için yanımdan uzaklaştı.
Battaniyeyi daha sıkı sardım omuzlarıma. Üşüyor değildim, sadece uğraşabileceğim herhangi bir şeydi. O şeyle de ne yaptığımı pek umursamıyordum.
Ayak bileğime dolanmış kısmı tenimi kaşındırırken battaniyenin ucunu yukarı çektim. Battaniye epey eski görünüyordu ama anlaşılan kimse etiketini kesmemişti.
Kumaşı ters çevirip yokladım. Hava giderek karardığı için yeterince net görmüyordum, arkamdan vuran bir sokak lambasına çevirdim battaniyeyi. El yordamı kağıdı bulduğumda göz hizama kaldırdım.
Etiket değildi bu.
Etiketler battaniyeye bantlı olmazdı, bu kadar geniş olmazdı ve kesinlikle üzerinde bir not olmazdı.
“APTAL BİR ŞAKA MI YOKSA DİNLENMEMİŞ BİR UYARI MI?
-RUHUYLA BAKAN BİRİ”
***
14 Eylül
“Buradan ben devralacağım.”
Kısa, içime su serpemeyecek kadar kısa bir telefon konuşmasının ardından annemin son sözleri buydu. Halledeceği ve endişelenmemem gerektiğini söyleyen bir çift vaat.
Peter tüm gece yanımdan ayrılmamakta ısrar etmişti. Abim beni seviyordu, çevremde gözlemlediğim kadarıyla ortalamaya göre daha ilgili olduğu bile söylenebilirdi. Ancak günün sonunda, o, sekiz senelik üniversitesinin son yılında olan ve kardeşi ergenliğe yeni girerken evden ayrılmıştı. Muhtemelen Peter’ın aklında benim hakkımda kalan en net bilgiler çilekli dondurma sevgim ve saçlarımla oynanmasından hoşlandığımdı. Kabus gördüğümde yanımda kalır, sabaha kadar okşardı saçlarımı. Bazen dikkatimin dağılması için bir romantik komedi dizisi açardı, o bu tarz yapımları banel bulurdu ama benim için katlanırdı.
Ancak tüm bunların üstünden seneler geçmişti. En son ne zaman çilekli dondurma yediğimi hatırlamıyordum. Yıllar içinde o kadar sık kabus görmeye başlamıştım ki artık kendimi sakinleştirmeyi bile denemiyordum. Yalnızca… uyanıyordum.
Peter bunlardan habersizdi. Erkeklerin girmesi yasak olmasına rağmen yurt odama benimle birlikte gelmiş, kısa süreliğine ortadan kaybolduktan sonra en az iki kilogram edecek büyüklükte bir çilekli dondurma paketiyle geri gelmişti. Yatağıma sormadan kurulup bilgisayardan bir romantik komedi dizisi açarken elleri çoktan saçlarıma uzanmıştı bile.
Gitmesini istiyordum. Annemi aramadan hatta Peter kafeye gelmeden önce zihnime kök salmış rahatsız edici bir düşünce vardı. Bu düşüncelerin nasıl olduğuna aşinaydım, aşina olmayan tek bir insan tanımıyordum. Siz sonuna kadar onu düşünüp içinizi rahatlatana dek peşinizi bırakmıyorlardı.
Ama dilim Peter’a git, demeye el vermiyordu. Yalnız kalmak istediğimi söyleyemiyordum. Artık çilekli dondurmadan nefret ettiğimi, romantik komedi izlemeyi dünyanın iyi bir yer olabileceğine dair inancımı kaybettiğimde bıraktığımı veya parmakları her saç telimin arasında dolandığında boğazımın düğümlendiğini…
Hiçbirini söylemiyordum.
Yakında uyuyakalacağını biliyordum. Peter’ın uykusu ağır olurdu, kolayca sıvışabilirdim. Dondurmanın büyük bir kısmını çöpe döküp ona yediğimi söyleyebilir, diziyi bitiş kredilerine kadar ileri sarıp hepsini izlediğime inandırabilirdim.
İkimiz de mutlu olurduk böylece. Yalnızca saatler önce bir cesetle karşılaşmış kız kardeşinin iyi olduğuna emin olmaya çalışıyordu. Kalbini kırmak istemiyordum, niyeti kötü değildi.
Tahminimde yanılmamıştım. Ben dondurmayı yavaş yavaş kaşıklarken Peter kendininkinin sonuna gelmişti. Ama yeni bir kaseye uzanmadı, bulaşığını kenara koyup daha rahat bir pozisyona geçerken saçımla oynayan parmaklarının giderek hızını kaybettiğini hissettim.
Uyuyordu. Zannetiğimden çabuk başlamıştı mayışmaya.
“Adel,” diye fısıldadı. Atmosferi bölmekten çok sesli konuşmaya hali olmadığı için fısıldıyordu. “İhtiyacın olursa benimle konuşabilirsin, biliyorsun, değil mi?”
Yutkundum.
“Evet, elbette.”
Yıllardır tek derdimi anlatmadım sana.
“Korkunç bir travma geçirdin. Hakkında konuşmak istersen hep buradayım.”
Gördüğüm ceset umrumda bile değil.
“Kim olsa sarsılır. Destek almak istersen kimse seni yargılamaz.”
Ben sarsılmadım. Cesedi gördüğümde ne çığlık attım ne de korktum.
“Polisler çok fazla kan olduğunu söyledi. Daniel berbat haldeymiş. Bunu görmek zorunda kaldığın için üzgünüm.”
Kan görmeye alışığım ben.
“Her neyse. Sadece yanında olduğumu bil, tamam mı?”
On iki yaşımdan beri yanımda olmadın sen.
“Tabii ki,” dedim. “Biliyorum. Her zaman.”
Peter’ın nefes alış-verişlerinin derinleştiğini hissettim. Göğsü daha az inip kalkıyordu, derin uykuya dalması pek sürmemişti.
Uyandırmamak için tedbirli hareketlerle yandan sarılışından sıyrıldım. Önce dondurmanın neredeyse yarısını çöpe döktüm, sonra dizinin sesini kıstım.
Yere bağdaş kurup oturduğumda telefonumu çıkardım çantamdan. Saatlerdir kapalı olan internetimi açtığımda telefonum delirmiş gibi titreme, bildirim çubuğumu sayısız mesaj düşmeye başladı.
*Çalışma Grubu’ndan 1092 yeni mesaj*
Sayı bir an için gözüme çok gelse de olanlar göz önünde bulundurulduğunda, pek de şaşırılmaması gerekiyordu.
Saatler öncesinden, neredeyse saat sekizden başlıyordu mesajlar.
Ivy: Kafeye gelmeyin. (7.44)
Mark: Ne demek kafeye gelmeyin? (7.44)
Stacey: Çok geç, otobüsteyim. (7.45)
Ivy: Geri dön o zaman. Ciddiyim, S. (7.45)
Stacey: Durağa çok yaklaştım. Ne oldu ki? (7.45)
Stacey: Ivy? (7.46)
Stacey: ? (7.48)
Stacey: Siktir, kafenin önünden geçtim. (7.52)
Stacey: Polis arabası mı o? (7.52)
Stacey kişisi, Ivy kişisine sesli arama isteği gönderdi.
Ivy kişisi, Stacey kişisinin sesli arama isteğini reddetti.
Mark: Ne oluyor? (7.55)
Bacon: Lanet olsun, sanırım ben de gördüm. (8.02)
Mark: Ne oldu? Brownieler güvende mi? (8.03)
Stacey: İçeri yaklaşmadım. Elliot polisle mi konuşuyor? (8.04)
Mark: Ne polisi? (8.04)
Ivy: Dönme şansınız varsa dönün. Ama sanırım zaten hepimizin ifadesi alınacak. Pek bir şey değişmiyor galiba, emin değilim. Elliot bir şeyler öğrenmeye çalışıyor. (8.09)
Mark: Ne ifadesi? Biri ne olduğunu anlatacak mı artık? (8.09)
Bacon: SİKEYİM, CESET TORBASI MI GÖTÜRÜLDÜ?! (8.11)
Stacey: Bir saniye, Adeline hangi cehennemde? Kafede değil miydi? (8.12)
Bacon kişisi sizi aradı.
Bacon kişisinin araması hattınıza düşmedi.
Bacon: TELEFONUNA ULAŞAMIYORUM. TORBADAKİ ADEL MİYDİ? (8.14)
Gözlerimi devirdim.
Keşke, Bacon.
Bu aramayı anımsamıyordum. Muhtemelen telefonumu kapattığım zamanla çakışmıştı. Eğer görseydim kesinlikle böyle bir yanlış anlaşılmaya izin vermezdim fakat ironik bir durum olduğu da şüphesizdi.
Mark: Adel öldü mü? Ne oluyor lan? (8.14)
Ivy: Hayır, aptal. Arka tarafta oturuyor sanırım. Emin değilim. Sabah içeri girdiğimizde bulan oydu. Ne durumda bilmiyorum, travmatize olmuş olmalı. Mutfakta (8.16)
Mesaj yarıda kesilmişti. Ya Ivy bitirmek istememişti ya da bir polis konuşmak için yanına çağırmış olmalıydı o an. En azından birinin sonunda Mark’a cevap vermiş olması sevindiriciydi.
Travmatize olmuş olmalı. Önce Peter, sonra Ivy. Kalan herkes de aynısını düşünecekti; travmatize olduğumu, uzun süre kabuslar göreceğimi hatta mental sağlığımın alt üst olduğunu.
Bacon: Bir… ceset mi? (8.17)
Stacey: Kimin? Tanıdığımız biri mi? (8.18)
Ivy: İsmi Daniel Hause’mış. Bizim okulumuzda. (8.30)
Buradan devamı diğerlerinin buluşmaya karar vermesi ve Ivy ile Elliot’un durum güncellemeleriyle doluydu. Hali hazırda kafeye gitmek için yola çıkmış olan Bacon, Mark ve Stacey de sahilde buluşup oturmuşlardı. Anlaşılan polisler pek yaklaşmalarına izin vermemişti.
Mesajların kalanını gözden geçirdim. Giderek dikkatim azalıyordu, sırf önemli bir haber kaçırmadığıma emin olmak için kontrol etmiştim.
Asıl istediğim mesaj kutusuna girebilirdim şimdi.
Derin bir nefes aldım. Bugün aynı mesajları hafızamda o kadar çok evirip çevirmiştim ki mesajları yeniden okumaya ihtiyacım olduğunu sanmıyordum. Ancak yine de uygulamanın, kişilerde ara, kısmına bastım. Numarayı bulmam zor değildi, hele A harfi alfabenin başındayken. Ama zaman kazanmak istedim, belki de kendime vazgeçmek için vakit verdim.
Bu vakti yeterince iyi kullanmadım.
Numaranın üstüne bastım.
Anonim.
Bu kişiyi engellediniz. Engeli kaldırmak için dokunun.
Mesajları tekrar açmaktan daha aptalca bir şey yaptım ve dokundum. Engeli kaldır tuşuna parmağım değdiği anda omuzlarım gerildi, sırtım kasıldı, pişman olmam saniyeler dahi sürmedi.
Aklımı karıştıracağını biliyordum bu mesajların. En iyi ihtimalle suçluluk hissederdim. En kötü ihtimalle annem halledemez, polis mesajlara ulaşır ve bunu delil görürlerdi. Ben suçlu sayılır mıydım? Mesajları ben yazmamış, hiçbir şeye ortak olmamıştım. Ama sadece bu mesajların bana atılması bile şüpheli yapar mıydı beni? Veya apaçık cinayet olacağını söyleyen bir mesajı polise göstermediğim için?
Hayır. Şu an değil. Bunların hiçbiri gerçekleşmedi, henüz. Üstelik annemin halledemeyeceği bir adli durum ne zaman görülmüştü? Seçimlerin birinde hile yaptığı tartışmaları sosyal medyayı sarsarken tüm haberler bir anda kesilmişti. Babamın uyuşturucu kullandığıyla ilgili söylentiler davalara kadar uzayacakken aniden iptal edilmişti.
Annem gerçekten hile yaptı mı, babam sahiden uyuşturucu kullanıyor mu hiç öğrenemedim. Lakin bu durumlardan sıyrılmış insanların pekala beni de kolayca aklayabileceğini biliyordum. Vicdanımı alt üst ediyordu fakat tüm bu olaylardan uzak kalmış olurdum hiç yoktan. Ayrıca tamamen adaletsizlik sayılmazdı, ben suçsuzdum ve suçlu muamelesi görmem sadece gereksiz dedikodulara yol açardı.
Anonim kişisinin engelini kaldırdınız.
Herhangi bir şey yazmadan evvel mesajlarda gezindim. Çok fazla yoktu, hatırladığımdan daha az. O anki adrenalin, panik ve korkum yüzünden hafızam yanıltmıştı beni. Yazışmalar en fazla on beş dakika sürmüştü, oysa ben önümdeki kanıta rağmen saatler sürmüş olduğuna emindim.
Neyse ki mesajların azlığı benim işimi kolaylaştırıyordu. Özellikle aradığım mesajı bulmam kolaylaşmıştı.
İşte.
13 Eylül, 19.06
Anonim: Bir cinayete engel olmaya çalışıyorum.
Siz: Kimin cinayeti?
Anonim: Senin. Senin ve daha pek çoğunun.
Görmezden gelmeye çalıştığım, ucuz bir şaka diyip umursamadığım o mesajlar.
Engel olabilirdim.
Dik kafalılık yapmak yerine emin olmak için polise gidebilirdim. Anonimin hacker olduğunu çoktan öğrenmiştim ama devletin teknolojisi daha iyi değil miydi? Bir şekilde kim olduğu bulunurdu. Ucuz bir şaka mı değil mi polis karar verirdi. En azından ben kendi görevimi yapmış olurdum.
Varsayımlarla hareket ettim. Üstelik hiçbir dayanağı olmayan kendi varsayımlarımla. İzlerimi biliyor olması beni korkuttu ve görmezden gelmek kolayıma geldi.
Oysa esas işaret bu olmalıydı. En gizlimi bilen birini hafife almamalıydım.
Neredeyse hıçkıracaktım. Çirkin gözyaşları akacaktı. Bir bıçak bulacaktım…
Ta ki telefonum titreyene dek.
Başta çalışma grubundan sandım, yanılmıştım.
Mesaj anonimdendi.
Bildirimi kaydırma veya silme şansım olmadı. Hali hazırda sohbet önümde açıktı. Mesajın iletilmesi ve okumam bir olmuştu.
Anonim: Engeli kaldıracağını biliyordum.
Parmaklarım dondu kaldı. Bu kadar çabuk fark etmesini beklemiyordum. Yazmasını da. Ama battaniyeye yapıştırdığı o nottan sonra engeli kaldıracağımı tahmin etmiş olması çok zor değildi.
Ne yazacağım hakkında en ufak fikrim yoktu. İtiraf edemeyeceğim kadar fazla korkuyla dolmuştum.
Neyse ki anonim bir mesaj daha gönderdi.
Anonim: Kimdi?
Boğazıma bir yumru otururken yazdım.
Siz: Daniel Hause.
Anonim: Herifi hiç sevmezdim.
Gözlerimi kırpıştırdım birkaç kez. Ani bir sinir hissetmiştim, ölen biriyle nasıl böyle konuşabiliyordu?
Siz: Sevip sevmemen umrumda değil. Daniel’ın da artık umrunda olacağını sanmıyorum.
Anonim: Bana kızıyorsun ama Daniel’i senden daha iyi tanıdığıma bahse girebilirim. Zorbanın tekiydi.
Mesajı okumamla alnım kırıştı. Daniel’in nasıl biri olduğunu bilmiyordum, çarpıştığımız için bana sinirlenmesi sadece tek bir andı ve kişiliği hakkında çıkarım yapabilmem için yeterli değildi.
Siz: Ne tür bir zorba?
Anonim: Dizilerden fırlama bir tip. Yalnız takılanları zayıf çember gibi gördüğünü yanındaki yalakalara anlatırken duymuştum.
Anonim’in nefreti kişisel miydi yoksa sadece gözlem mi, emin olamadım. Ancak bu, kim olduğunu anlamak için bir ipucu niteliğinde olabilirdi.
Yine de doğrudan bir soru sormak istemedim. Cevap vermeyeceği kanısına kapılmıştım, kendi hakkında bilgi verecek olsa daha en başta ismini söylerdi.
Onun yerine, cevabını almak için gerçekten yanıp tutuştuğum sorulara yoğunlaştım.
Siz: Birinin öleceğini biliyordun.
Anonim: Seni uyarmıştım.
Siz: Beni mi? Uyarman gereken ben miydim cidden?
Anonim: Tam olarak sendin.
Siz: Polise gitmek hiç mi aklına gelmedi?
Anonim: Ne kadar parlak bir fikir. Nasıl düşünemedim ben bunu?
Dişlerimi sıktım.
Siz: Niye uygulamadın o zaman?
Anonim: Eğer bu normal bir cinayet olsaydı ne bir kütüphane bilgisayarından sana ulaşırdım ne de izlerinden haberdar olurdum.
Siz: Yine de ben polise gidebilirim.
Anonim: Yapamazsın.
Siz: O nedenmiş?
Anonim: Çünkü karşılığı beklediğinden daha ağır olur.
Siz: Bu bir tehdit mi? Seni tanımıyorum bile.
Anonim: Ama ben seni tanıyorum.
Siz: Ne demeye çalışıyorsun?
Birkaç dakika yanıt bekledim.
Anonim mesajınızı okudu.
Anonim çevrimdışı.
Görüldü mü yemiştim?
Evet, gerçekten görüldü yemiştim.
Önümdeki beş dakika boyunca sabırsızca bir cevap bekledim. Belki bir işi çıkmıştı, belki biri seslenmişti ona. Ne bileyim, bir süreliğine telefonunu bırakması gerekmişti.
Aradan yarım saat geçti.
Anonim kişisi son görülme: 22.36
Hayır, bugün cevap falan almıyordum.
Ama ben seni tanıyorum.
Açık bir tehditti, muhtemelen şantaj. Blöf mü yapıyordu yoksa sözleri boş değil miydi bilmiyordum. İzlerim haricinde beni korkutacak ne biliyor olabilirdi başka?
Tam telefonu kenara bırakacakken ekran yeni bir bildirimle aydınlandı. Kimden olduğunu gördüğümde kaşlarımı çattım. Bu defa, anonimden zannettiğim mesaj çalışma grubundan çıkmıştı.
*Mark kişisi bir link gönderdi.*
Linke tıkladığımda karşıma okulun sosyal medya hesabı çıktı. Çoktan takip ediyordum fakat gönderileri çok nadir incelerdim. Okulun genel anlamda içerikleri, sosyal medya algoritmasına uygun renkli gönderilerden oluşuyordu.
Ancak Mark’ın attığı gönderinin arka planı tamamen simsiyahtı. Hiçbir şekil veya renk yoktu üzerinde, beyaz yazılmış metin hariç.
“Okulumuzun öğrencisi Daniel Hause, 14.9.2026 tarihinde vefat etmiştir. Bütün okulumuzu derinden sarsan bu haberin üzüntüsü içindeyiz.
Ailesine ve yakınlarına başsağlığı dileriz.
Işıklar içinde uyusun.”
“Bu kadar çabuk mu?” diye mırıldandım kendi kendime. Yarına kadar yayılacağını düşünmemiştim.
Kendime hakim olamadan yorumları açtım. Aptalcaydı, yorumları okumanın içime cevaptan çok soru ekeceğini bildiğim halde okumaya başladım.
@kat_chat89: Basketbol takımındaki uzun boylu çocuk mu?
@drake_cula42: Neden öldüğünü bilen var mı??
@han.nah_uw: Daha bugün okulda görmüştüm. Hayat çok adaletsiz bir yer.
@your_lovver.jk: İki hafta sonraki maçı göremeyecek… Işıklar içinde yatsın.
@star.fallen000: Bayan West’in kafesine gidecektim, polisler içeri almadı. Her yerde sarı şeritler vardı. Tesadüf mü???
Yanağımın içini ısırırken son yoruma verilen yanıtları açtım.
@kitty.kat_: [@star.fallen000 kullanıcısına yanıt verdi.] Akşam kütüphaneden dönerken kafede çalışan burslu çocukla bir-iki arkadaşını gördüm. Olayla ilgileri varsa çıldırırım.
@living4.myself: [@star.fallen000 kullanıcısına yanıt verdi.] Peter’ı kardeşiyle birlikte çıkarken gördüm ben de. Sikeyim, cinayet olabilir mi?
@star.fallen000: [@living4.myself kullanıcısına yanıt verdi.] Oha, abartmayın. Aptalın tekiydi zaten, kafasını falan çarpıp gebermiştir.
@living4.myself: [@star.fallen000 kullanıcısına yanıt verdi.] Peter’ı kardeşiyle gördüm diyorum, gerizekalı. Kızın üstüne deli gibi eğilmişti. O saatte, polis varken kafede ne işleri olabilir başka?
@kitty.kat_: [@living4.myself kullanıcısına yanıt verdi.] PETER YA DA KARDEŞİ Mİ YAPTI DİYORSUN???
@living4.myself: [@kitty.kat kullanıcısına yanıt verdi.] Ya da kafede çalışan o çocuk. Ya da arkadaşlarından biri. Ya da hepsi bir olup planlamış olabilirler. Daniel ve Peter arkadaş değil miydi?
@star.fallen000: [@kitty.kat_ ve @living4.myself kullanıcılarına yanıt verdi.] Yok, arkadaşlığı kestikleri için Peter kardeşinin arkadaşlarıyla birlikte cinayet planladı. Sefiller. Kafanızın içinde hiç mi beyin yok sizin?
Buradan sonrası, üç kullanıcı arasında bir kavgaya dönüşmüştü. Hepsini okumadım, kalan kısım doğrudan konuyla alakalı bile değildi.
Daniel’in cesedi doğru düzgün soğumamıştı bile. Polis hiçbirimizden resmi bir ifade almamıştı. Daniel’in tam olarak nasıl öldürüldüğü hakkında hiçbir fikrimiz yoktu, katil neden cesedi kapalı bir kafenin içine bırakıp gitmişti mesela? Neden özellikle Daniel öldürülmüştü? En önemlisi, katil kimdi?
Hiçbirini bilmiyorduk.
Oysa herkes konuşmaya başlamıştı. Okulun yakınında olan bir kafe olduğu için muhtemelen pek çok kişi toplu taşımayla gidip gelirken görmüştü polis şeritlerini. Belki sahile gidenler uzaktan, kafenin arkasında oturan beni görmüştü.
Çoktan beni, abimi, Elliot’ı ya da Ivy’yi katil ilan etmeye hazırlardı.
Çalışma grubumuz altı kişiden oluşuyordu: Ben, Elliot, Ivy, Stacey, Mark ve Bacon. Okul öncesi yapılmış oryantasyon haftasında ortak derslerimiz vardı, hepimiz derslerimize ve akademik başarıya odaklıydık. Bunu fark edince de minik ders çalışma grubumuz oluşmuştu.
Belki de çalışma, yeni okula başlamış bir grubun okul çıkışı eğlenebileceği birilerini bulabilmesi için tamamen bahaneydi. Gruba benim nasıl dahil olmayı başardığımdan hala emin değildim. Kimse, bir başkasının özel hayatı hakkında pek bir şey bilmiyordu. Bu yüzden bana, haftalar içerisinde hala arkadaş olma ihtimalimiz pamuk ipliğine sarılı gibi geliyordu.
Fakat ne kadar yakın olduğumuzu kimse umursamıyordu. Okulda yeniydik, ismimle dahi tanınmıyordum. Sadece Peter’ın kardeşi olarak tanıdıkları kızı hedef haline getirmişlerdi.
Cesedi bulan bendim. Er geç yayılacaktı böyle saçma bir dedikodu. Bu kadar çabuk olması ise beklenmedikti.
Benim hedef olmam anlaşılırdı, cesedi bulan bendim. Ya abimin ve arkadaşlarımın? Elliot’ın veya Ivy’nin suçsuz olduklarını kanıtlayamazdım. Sonuçta, Elliot o kafede çalışıyordu ve Ivy şafak saatinde sahildeydi.
Ama bu, haksız dedikodular tarafından etkilenmeleri gerektiği anlamına gelmiyordu. Aynı şekilde abim de sırf Daniel’la samimi biriydi diye hak etmiyordu.
Bunun olmasını engelleyebilirdim.
Kafamı kuma gömmek işime gelmişti, ciddiye almam gerekeni yeterince önemsememiştim. Aynen anoniminde söylediği gibi: dikkate alınmamış bir uyarı.
Aptal anonim neden birinin hayatı tehlikedeyken bunu bana anlatıyordu ki?! Birilerinin öleceğine kesin emindi. Önünde polise gitmek, onu bu kadar emin yapan kanıtları göstermek varken hiçbirini kullanmamıştı.
En az katil kadar hasta zihniyetli olmalıydı. Belki katille çalışıyordu, belki katilin ta kendisiydi. Yaşanacak cinayetlerden birinin benimki olduğunu söylemişti. Belki de delice bir oyunun ortasına düşmüştüm ve habersizce onların kurallarıyla ilerliyordum.
Daniel hala yaşıyor olabilirdi. İki hafta sonraki basket maçına hazırlanıyor olabilirdi. Bir ceset torbasından ziyade yurt odasında olablirdi.
Kimse suçlanmak zorunda kalmazdı, polislere ifade vermek veya masumiyetlerini kanıtlamakta uğraşmazlardı.
Ya Daniel’in katili okuldan biriyse? Suç kolaylıkla Elliot’a atılabilirdi, bursla zar zor burada okuyan biriydi ve bağlantıları olan birisi kolaylıkla Elliot’ı parmaklıklar ardına mahkum edebilirdi. Kimse kafede çalışan birinin, kafede bulunmuş bir cesedin sorumlusu olduğunu sorgulamazdı.
Ve bu senaryoların herhangi biri gerçekleşirse suçlusu ben olacaktım.
Daha rahat nefes alabilmek için camı açtım. Ciğerlerime soluk yetmediğini biliyordum ama ne zaman başlamıştı bu yetersizlik, bulanıktı.
Kollarımı cam pervazına yaslayıp dışarıya bakındım. Kampüs tamamen sessizdi, kulaklarım uğulduyor olsa da gerçekte sükunetin hakim olduğuna emindim. Ne esen bir rüzgar vardı ne de dolaşan insanlar. Neredeyse saat geceye yaklaşırken kampüs hep böyle olurdu.
Normalden daha derin, daha uzun nefesler çektim içime. Her nefeste salıvermeyi denedim. Sadece içime çektiğim oksijeni değil, aynı zamanda kalbimde birikenleri.
Salamıyorsun. O toksikler vücudundan ayrılmıyor, zehirlerden arınmakta o kadar başarasızsın ki her çaban nafile.
Atla. Atlamak istediğini biliyorum. Tüm zehrin çıkmasının tek yolu bu.
Hayır, burada olmaz. Benim ölüm şeklim belli, her şeyi planlamışken şimdi mahvedemem.
Küçük bir kapı. Hepsi olmasa da bir kısmını atabileceğim bir boşluk yeter de artar bana. Olduğumdan daha az günahsız olmamı sağlayacak bir ceza. İhtiyacım olan sadece malzemelerimi toplamaktı.
Birkaç parça bandaj. Cebime girebilecek kadar küçük bir jilet. Kararsız kaldığım için ne olur ne olmaz yanıma aldığım bir çakmak.
Telefonumu cebime tıkarken Peter hala derin bir uykudaydı. Ben kapıyı kapatıp çıkarken o hareket dahi etmedi.
Yurdun ortak lavaboları koridor sonundaydı. Her koridor sonuna konuldukları için genelde kalabalık olmaz, sıra beklemezdik. Bu saatlerde birkaç kız girip çıksa da dikkatli olduğum sürece yakalanmazdım.
Lavabo kabinlerinden bir tanesinin kapısı kilitleyip tuvalet kapağını kapadım. Üzerine otururken kazağımın uçlarından çekip çıkardım.
Zehir akmalı ve akacak. O zehri kontrol altına alamıyorsam kurtulmalıydım, damarlarımda dolaşan toksikten kurtulmalıydım, iyi olabilmek için kurtulmalıydım.
Parmaklarımın arasındaki jileti sıktım. Kolumun iç kısmında, omzuma yakın bölgedeki yaralarım tazeydi. Bandajları yenilemem gerekiyordu ancak birkaç dakika sonra da halledebilirdim bunu.
Biraz daha aşağılara indim. Bileğime yakın kısımlar her zaman risk içeriyordu. Sadece yara açmaya çalışıyordum, kendimi öldürmeye değil.
Orta kısımlar bir zamanlar ideal gözükmüştü. O hatayı yapmıştım, rüzgarla açılma ve gözükme şansı yüksek bir kısımdı. Hayır, orayı bırakacaktım.
Karın bölgemdeki yaraların pek çoğu iyileşmek üzereydi, kirli izler dışında pek belli olmuyordu bile. Kritik bir yerdi, yanlışlıkla fazla kesmem baş edemeyeceğim bir kanamaya sebep olabilirdi fakat ilk yapışım da olmazdı. Hak etmeyeceğim bir şey değildi ya, cesaret veriyordu bu bana.
Jileti karnıma yaklaştırdım. Göğüs kafesime çok yakın değil ama göbeğimin çok az üstünde. Kim bilir ne zamandan kalma, eski bir izin hemen yanında.
Keskin kısım tenimle temas ettiğinde önce metalin soğunu hissettim, sonra tenimi delip geçen acıyı. Dişlerimi sıkıp tepkime hakim olmaya çalışsam da küçük bir tıslama sesi kaçmıştı dudaklarımdan. İyi bir şeydi bu, kesik amaçlarından birine ulaşmıştı. Bir şeyler hissediyordum.
Metalin aksine sıcak kan, kesikten yavaş yavaş süzülmeye başladı. İstediğim kadar hızlı akmıyordu, geçiş fazla dardı. Dahasını istiyordum, dahasına ihtiyacım vardı.
Jileti oynattım biraz, kesiği genişlettim. Diğer elimle kesiğin üstüne baskı uygulayıp kan akışını olabildiğince hızlandırdım.
Karnımdan göbeğime, göbeğimden pantolona doğru yol alan kan kumaşa bulaşmasın diye araya peçete koydum. Peçetenin kırmızıya bulanmasını seyretmek zihnimi durgunlaştırıyordu. Beyazlığını tamamen kaybettiğinde peçeteyi değiştirdim, göbeğime yayılmış kanı sildim.
Zehrimin sadece bir kısmı vücudundan ayrılıyor, bu kadarı bile ne kadar rahatlatıcı.
Bu defa peçeteyi yaranın üstüne bastırdım. Eğer kesiği daha da genişletseydim pıhtılaşması fazla uzun sürecekti. Ne kadar uzun süre ise o kadar yakalanma riski demekti.
Rahatlamıştım. Lakin canım yanmamıştı. Kesikler eskisi kadar canımı yakmıyordu, yeterli gelmiyordu. Bu zehre daha en başından sahip olduğum için cezalandıramıyordum kendimi.
Cebimdeki çakmağı çıkardım. Alalı en az bir ay olmuştu, yine de içinde kalan gaz bugünlük idare ederdi.
Çakmağı yaktım. Tutuşturmaması için peçete ve bandajları uzaklaştırdım, tuvaletlerin duman alarmı vardı ve çalıştırmam büyük bir sorun oluştururdu.
Doğrulup sırtımı duvara yasladım. Karnıma ateşi tutmak oldum olası zor geliyordu bana, döndürmeye çalıştığım ateş inatla dik kalınca yanan genelde hedefim değil parmaklarım oluyordu.
Bu yüzden son hatam gibi çakmağı çevirmek yerine sırtımı olabildiğince dikleştirdim. Ateşin yan tarafını tenime tutabilirdim, zaten yalnızca birkaç saniye tutmayı planlıyordum. Daha fazlası yanığı derinleştirirdi, profesyonel yardım almazsam enfeksiyon kapardı. Neden karnımda yanık olduğunu açıklamak zorunda kalırdım ve daha da kötüsü, tedavi edilsin diye üstümü çıkarmak zorunda kalınca diğer izlerim de görünürdü.
Çok az, Adel. Çok az.
Üç saniye say içinden. Evet evet, üç saniye kesinlikle mükemmel bir zaman.
Çakmağı tenime yaklaştırdım. Sıcağını anında derimde hissederken alev temas edene dek yakınlaştırmaya devam ettim.
1.
Acısı vurduğu an parmağımı ısırmam gerekti. Aksi takdirde vereceğim tepkiyi asla bastıramazdım. Gözlerim dolduğunda kırpıştırıp görüşümü düzeltmeye çalıştım.
2.
Acı korkunç bir hızla artsa da çakmağı söndürmedim. Bu defa inlememi bastıramadım, beklediğim kadar da umursamadım bunu. Acı zihnimi tamamen bulandırmıştı, o yanma hiç geçmeyecek gibi hissetmiştim bir an. Fakat yine de saymaya devam ettim.
3.
Çakmağı söndürdüm.
Derin, şiddetli nefeslerle göğsüm sarsılırken vücudumun her hareketinde yanıyordu karnım. Nefes almayı bıraktığımı fark etmemiştim, şimdiyse oksijen ihtiyacıyla yanıp tutuşuyordu ciğerlerim.
Birkaç yaş nihayet düşerken başımı kaldırdım. Ağır ağır açtığım yaraya bakarken boğazım yutkunuşumla oynadı.
Kötü. Korkunç gözüküyor.
İyileşmesi çok uzun sürecek.
Yaktığım yerde kabarcıklanma oluşmuştu. Acısı hala tamamen dinmiş sayılmazdı. 1. veya 2. dereceden bir yanık olabilirdi. Oluşan kırmızılık ve o kabarcıklar midemi feci bulandırmıştı.
Kısa bir an dışarıyı dinleyip yalnız olduğuma emin oldum. Acı yüzünden sendeleyerek lavaboya ilerlerken boğuk bir hıçkırığa engel olamadım.
Kahretsin, çok acıyordu.
Amacın bu değil miydi? Ulaştın işte. Biraz soğuk su ve bandajın çözemeyeceği bir şey değil. Ne acıtmayacak kadar hafif ne de başa çıkamayacağın kadar büyük bir yara. Kendinle gurur duymalısın.
Tuvalet kağıdı rulosunun neredeyse yarısını koparıp musluğu açtım. Soğuk suyla ıslatıp yaraya tutarken omuzlarım bir başka hıçkırıkla sarsıldı.
Soğuk kesinlikle iyi gelmişti. Acısını dindirmeye çalışırken nispeten daha iyi bir yürüyüşle tuvalet kabinine döndüm. Bandajı karın bölgeme sardım, ilk attığım kesik pıhtılaşmıştı. Islattığım peçeteleri tutmaya devam ettikçe acı da katlanılabilir bir hal almıştı.
Tüm peçete ve bandajları çöpe attım. Fayansların üzerinde kan izi kalmadığına emin oldum. Çakmağı gerisingeri cebime attım.
Odama doğru giderken her adımımda sızlayan yaralara rağmen daha iyi hissediyordum.
Uykum vardı. Bugün fazla uzun sürmüştü, yarın da en az onun kadar uzun olacaktı. Yaşanmış cinayet, tüm okulda çalkalanacak dedikodular, anonim ve ifade almak isteyecek polislerle yarın yeterince uğraşacaktım. Şu an yapabileceğim en mantıklı şey uyumaktı.
Odamın kapısına vardığımda ayağıma bir şey çarptı. Ne olduğuna bakabilmek için zar zor eğildim.
Yanık kremi.
Yorumlar