TAVŞAN DELİĞİ
BÖLÜM 1

Gün 1

✦   ✦   ✦

Delirdiğimi öğrendiğimde 20 yaşındaydım.

Küçükken psikiyatri olmak isterdim. Mezun olduğumda çalışma ortamımın hep mental hastaneler olduğunu düşünür, vaktimin çoğu öyle geçecek sanırdım. Eğer yeterince zeki olsaydım ve puanım yetseydi, belki de bu hayalimi gerçekleştirebilirdim. 

Küçük ben yanılmamıştı. Gerçekten de artık zamanımın bir haylisini mental hastanede geçirecektim.

Ancak bu istediğim gibi insanlara yardım eden bir psikiyatri rolünde olmayacaktı, hayır. Tamamen ters roller için gelmiştim buraya.

Sen deli değilsin. Annemin birkaç saat önce beni buraya bırakmadan evvel yaptığı uzun konuşmadan bir kesitti. Sen deli değilsin. Sadece biraz yardıma ihtiyacın var, o kadar.

Annemin son bir haftası beni buna ikna etmekle geçmişti.

Lakin benim şu an hastane odasının cansız duvarlarına bakarken kulaklarımda çınlayan tek sözler eski sevgilimin bağırtılarıydı.

“Seni anlayamıyorum!”

“Sadece duşa girdim! Telefona birkaç dakika geç baktığım için bana sinirlenemezsin.”

“Bu sabah benden nefret ettiğini söylemedin mi? Şimdi pasta yapıp kapıma mı dikiliyorsun?”

Sanırım deli olduğumu fark eden ilk kişi oydu.

Eğer ben ondan ayrılmasaydım önce o beni bırakırdı, eminim.

Başımı yatak başlığına dayarken ruhsuz gözlerim odanın üzerinde gezindi.

Kişilik bozukluğu.

Tanım yalnızca birkaç gün önce konulmuştu.

“Testleri yaptık. Kişilik bozukluğu denen durumu duymuş muydunuz? Kızınız borderline kişilik bozukluğundan mensup gibi gözüküyor. İşte bu sonuçlara göre…”

Evin yakınında bulduğu klinikte annemin beni soktuğu o testi asla unutmayacaktım. Bundan birkaç gün önceydi. Her zaman bende bir sorun olduğunu biliyordum ancak eski sevgilim ve yaşadığımız olaylar onu işin ciddiyetini sorgulamaya itmişti.

Psikiyatriyle yaptığı konuşmayı dinlediğim için hiç pişman değildim. Annemi tanıyordum, elbette psikiyatrinin söylediklerini yumuşatarak anlatacaktı bana. Gerçeği küçültüp anlatacak, durumu olduğundan toz pembe gösterecekti. 

Borderline… borderline…

Eve varana dek arabada yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirmiştim. Benim için zor değildi, aksine galiba gerçekten çok sık sahte gülüşlerle kıvrılıyordu dudaklarım.

Odama gidip kapıyı sertçe kapadığımda bilgisayarımı hızla açmıştım. En az iki saate yakın “borderline” hakkında araştırma yaptığımı hatırlıyorum. Uzun makaleler, psikoloji yazıları… Bulabildiğim her araştırma yazısını incelemiştim. 

Bu bir hastalık değildi, bir psikolojik durumdu. Çoğu kişi buna delilik dese dahi sonları “…olog”la biten onlarca uzman bunun sadece yanlış bir etiket olduğuna, borderline’ın delilikle hiçbir bağlantısı olmadığını iddia ediyordu. Okuduklarımın neredeyse tüm ortak noktası buydu. Her bir makale bu cümleyle başlıyor, sonu bu hatırlatmayla bitiyordu. 

Oysa ben, borderline denen laneti araştırdıkça deli olduğuma çoktan ikna olmuştum.

Annem yemeğe çağırmasaydı muhtemelen araştırma yapmaya da devam ederdim. Yemeği yapması bile aslında eve varmamızdan sonra iki saat sürmüştü. Zavallı kadın, belli ki öğrendikleri karşısında ne yapacağını şaşırmıştı. O sırada elinden tek gelen, geç yenmiş akşam yemeği için en sevdiğim yemeği pişirmekti. 

Ertesi gün kararım netti.

Benim hastaneye gitmem gerekiyordu.

Amacım iyileşmek falan değildi. Kişilik bozuklukları iyileştirilemezdi, kişi asla bunu tamamen yenemezdi. Sadece ilaçlar ve tedavi kontrol altına almasını sağlayabilirdi. Kontrol altına almayı öğrenmek. Seansların amacı buydu. Kronik bir sorun için kimse başka bir çare bulamazdı zaten. 

Annem çok mutlu olmuştu. Hangi ebeveyn çocuğunun böylesine bir adım atmasına mutlu olmazdı ki? 

Annem hiç bana deli gözüyle bakmamıştı. Hastaneye gitmeye bu kadar istekli olmamamı hemen mental durumumun beni yenmesine izin vermeme, dediği bir durum olarak adlandırmıştı.

Yalandı.

Ben hastaneye kendimi kapamak için gelmiştim.

Deliler elini kolunu sallayarak gezmemeliydi.

 Şehrin epey uzağındaki hastaneye kaydım yapılırken burada ne kadar kalacağımı bilmiyordum. Taburcu olmam birkaç ay da sürebilirdi, birkaç yıl da. Pek umurumda olduğu söylenemezdi. Önünde sonunda ben yine hastane geçmişli, borderline tanılı kız olacaktım.

Bu sabah kaydım bitip bir hemşire beni bu odaya yönlendirdiğinde ne beklemem gerektiğini biliyordum.

Ölü beyazı dört duvar, aynı renk bir dolap, yine beyaz bir yatak ve üstü defter dolu bir masa.

Tabii ki, masa da bembeyazdı.

Dolabın yanına gelişigüzel fırlattığım küçük mavi çanta odadaki tek renkti.

Kendimi bir mental hastaneye kapattırmıştım.

İçimden kaç kez tekrarlarsam tekrarlayayım, hala imkânsız geliyordu.

 Eve ait olmadığımı hep biliyordum ama asıl yerimin bir hastane olacağını hiç düşünmemiştim.

Hemşire ilk günümü odaya alışmam için boş geçireceğimi söylemiş, çantamı boşaltabileceğimi söylemişti. Henüz hiç dokunmamıştım.

Açıkçası, boş bakışlarla duvarı izlemekten başka hiçbir şey yaptığım söylenemezdi.

Bakımsız. Hastaneyle ilgili düşündüğüm tek şeydi bu. Temiz.

Ama bakımsız.

Çok da umursadığım söylenemezdi.

Yerde kayan bir şeyin dikkatimi çekmesiyle kahve gözlerim duvarlardan aşağı yöneldi.

Kağıt mıydı o?

Kaşlarımı çatıp yataktan kalktım. Kâğıdın nereden geldiğini anlamaya çalışırken duvarın yerle birleştiği kısımda küçük bir delik fark ettim. Çok büyük değildi, en fazla elim sığabilirdi.

Mental hastane duvarında delik mi?

Burası nasıl hala varlığını sürdürüyordu?

Üzerine çok düşmeyip yerdeki katlanmış kâğıdı aldım.

“Varlığından emin olmadığım oda arkadaşıma…”

Gözlerimi kırpıştırıp birkaç kez daha okudum.

Efendim?

Yan odadaki hangi deli göndermişti bunu?

Dörde katlanmış kâğıdı düzelttim.

“Hemşirenin buraya yeni birini getirdiğini duydum ama saatlerdir tek ses çıkmadığı için varlığından emin olamadım.

Sohbet edelim.

(Eğer gerçekten varsan.)”

Yazanın benim gibi biri olduğuna ikna olmuştum:

Deli.

“Şey, selam?” dedim tereddütle, deliğe doğru.

Başta cevap gelmedi. Ne düşünüyordum ki, muhtemelen bir akıl hastası yalnızca oyun oynuyordu.

Sonra delikten bir kalem yuvarlandı.

Kaşlarımı çattım.

“Bu ne için?” diye sordum, biraz daha yüksek sesle.

Yeniden, cevap gelmedi. Sadece delikten bir el gözüktü, kısa bir andı ancak üzerindeki belli belirsiz yara izlerini görebilmiştim.

Yuvarladığı yerden kalemi kapıp daha da ileri ittirdi.

Yazarak anlaşmamı istiyordu.

Sanırım.

“Benim odamda da kalem var,” dedim biraz daha sinir olmuşçasına.

Yanıt olarak yalnızca delikten bir kalem daha yuvarlandı.

Öfkeyle iç çekip az önce ilettiği notun arkasını çevirdim.

“Ne istiyorsun?”

İki kalemle beraber notu delikten kaydırdım.

Sonraki not gecikmedi.

“Okumadın mı? Sohbet etmek istiyorum.”

Konuşmak için ağzımı açmıştım ki kendimi durdurdum. Bariz bir şekilde bu kişi her kimse notlarla anlaşmak istiyordu ve yerde yuvarlanan kalemler sadece sinirlerime dokunuyordu.

Büyük yazılarımız yüzünden kâğıdın dolduğunu fark edince masaya konmuş A4 yığınını kucaklayıp duvar kenarına geri döndüm. Sırtımı duvara yaslayıp yeni notumu yazdım.

“Neden?”

Birkaç saniye sonra başka bir kâğıt geldi.

“Canım sıkıldı?”

Bezmiş bir şekilde nefes versem de öfkemi korumaya çalıştım.

“Daha açıklayıcı ol.”

“Koridorun en köşesindeki oda senin. Sol tarafında koridor bitiyor, sağında ben varım. Benim sağımsa boş, geldiğimden beri hiç dolu olduğunu görmedim. Konuşacak biri güzel olurdu.”

Bu kadar mıydı? Canı sıkılmıştı ve vakit geçsin diye kendine arkadaş mı arıyordu?

Bir an ne yazacağımı bilemedim. Geleli yalnızca birkaç saat olsa da benim de canım sıkılmıştı, tek fark bunun beni rahatsız etmemiş olmasıydı.

Biraz daha not alıp-vermekten zarar gelmezdi, değil mi?

“Ne zamandır buradasın?”

“3 ay, 1 hafta, 2 gün.”

“Neden buradasın? Bu koridorun kişilik bozuklukları için olduğunu biliyorum ama tam olarak neyden teşhislisin?”

Cevap gelmesi ilk kez bu kadar uzun sürdü. Herhangi bir sınırı aşıp aşmadığımı merak ederek tırnaklarımı kemirdim.

“İsmin ne?”

Konu değişikliği karşısında stres vücudumu sardı.

Çok mu ileri gitmiştim?

Derin bir nefes alıp kayıtsız kalmaya çalıştım.

“Peki bundan sana ne?”

“İsmin devlet bilgisi mi?”

“Belki de öyledir.”

“Dur tahmin edeyim, aslında hastaneyi araştırmak üzere buraya gönderilmiş bir FBI ajanısın ve ismin gizli kalmalı.”

Göremeyeceğini bilsem bile gözlerimi devirdim.

“Yanlış tahmin. Aslında DGSI ajanıyım.”

“Yani Fransız mısın?”

Doğru tahmini karşısında istemeden de olsa moralim bozulmuştu.

Kendim hakkımda bu kadar kolay mı açık mı veriyordum?

Yeni bir not kaydırdı.

“Bir saniye, doğru mu bildim? Fransız mısın?”

İnkâr etmedim. Yalan söylemekten nefret ederdim.

“Öyleysem ne olmuş?”

“O zaman Amerika’da ne işin var?”

“Aslen Fransızım ama Amerika’da yetiştim.”

“Peki ismini söyleyecek misin artık?”

“Neden söyleyeyim?”

İnadı bırakmayacaktım.

“Çünkü kiminle konuştuğumu bilmek istiyorum.”

“İsmimi bilince kim olduğumu öğrenmiş olmayacaksın.”

“Ama bir başlangıç olur. Hadi ama, inat etme. Yoksa gerçekten FBI-DGSI-her-neyse ajanı olduğunu düşüneceğim.”

“Ajan değilim.”

“O zaman ismini söyle.”

“Hayır.”

“Neden?”

“Çünkü istemiyorum?”

“İsim kompleksin mi var?”

“Hayır.”

“O halde ne?”

Sinirle ellerimi yüzüme gömdüm. Neyin inadıydı bu?

Söylemek istemiyordum. Onunla veya benimle ilgili değildi.

Ben kimseyle bağ kurmak istemiyordum.

İç çekip cevap vermeme kararı aldım. Neden tanımadığım biriyle vakit kaybediyordum ki?

Delikten yuvarlanan bir kalem bacağıma çarptı.

“Şunu yapma!” diye çıkıştım aniden.

Bir kalem daha yuvarlandı.

Öfkeyle iki kalemi de odanın öteki ucuna fırlattım.

Lanet olsun.

Ani parlayan öfkemi kontrol etmekte hiçbir zaman iyi olmamıştım.

Ciğerlerime çektiğim derin bir solukla sakinleşmeye çalıştım.

Yan odadaki, yeniden elini uzatıp bir not bıraktı.

“Cevap ver.”

“Rahat bırak beni,” dedim sesli bir şekilde.

Bir kalem daha yan odadan bana yuvarlandı.

“Orada kaç kalem var?” dedim gıcık olduğumu gizlemeyerek.

Başka bir kalem, yine, buraya geldi.

Yazarak cevap vermediğim müddetçe sadece sinirlerime dokunmaya devam edecekti.

Tekrar duvara yaslanıp notlara devam ettim.

“Notlarla derdin ne?”

“İsmini söyle.”

“Neden bu kadar merak ediyorsun?”

“Ajan olup olmadığını merak ediyorum.”

“Olayı çözdün. Ben bir ajanım.”

“Yani ismini söylemeyeceksin.”

“Evet.”

“Ben de kendi ismimi söylersem?”

“Bunun bana ne kazancı var?”

“Mükemmel ötesi bir arkadaş.”

“Narsist olduğun için mi buraya tıkıldın?”

“İsmini söyle.”

“Yoksa?”

“Gece boyu odana daha çok kalem gönderirim.”

“Yapmazsın.”

“Yaparım. Sen de gece boyu sinir krizi geçirirsin.”

Çığlık atma isteğimi bastırdım.

Sadece bir isim. Ben kendi ismimi söyleyecektim, o da kendininkini. Bir zararı yoktu.

Fazla tepki veriyordum.

Yine de kâğıda yırtarcasına ismimi yazmaktan kendimi alıkoyamadım.

“Sienna Veylor.”

“Vay canına, ajan değilmiş.”

“Anlaşmanın üstüne düşen kısmını yap.”

“Odana kalem fırlatmama kısmını mı?”

“Öteki kısmını.”

Onun ismini kastettiğimi biliyordu.

Kısa bir süre sonra cevap geldi.

“Lucian Hale.”

“İsimler paylaşıldı. Memnun oldun mu?”

“Sayılır.”

“Başka ne istiyorsun?”

“Anlama kıtlığın mı var? Konuşacak birilerini arıyorum.”

Kaşlarımı çattım.

“Anlama kıtlığım falan yok.”

“O zaman cevabını aldığın soruyu sorup durma.”

“Rahatsız edecek başka birini bulamadın mı?”

“Hemşireler ve terapistler dışında mı? Hayır.”

“Buradaki tek hasta ben değilim.”

“Ama tek oda arkadaşım sensin.”

“Odalarımız farklı.”

“Arada seni sinir edebileceğim kadar büyük bir delik var. Teknik olarak aynı oda sayılır.”

“Sayılmaz.”

“Sayılır.”

“Bu ‘konuşacak biri’ne ne kadar süre ihtiyacın var?”

“Buradan çıkana kadar.”

Henüz geleli birkaç saat olmasına rağmen oda değişikliği talep etmek çok mu absürt kaçar diye düşündüm.

“Bu işkenceyi hak edecek ne yaptım?”

“Hemşireleri çağır. Galiba kalbim kırıldı.”

“Ne yazık.”

“Gerçekten aylarca konuşacağın tek kişilerin hemşireler ve psikiyatriler olmasını mı istiyorsun?”

“Neden olmasın?”

“Kafayı yersin.”

“Çoktan yedim. Peynir ekmekle dibini sıyırmak fena olmaz.”

“Ya ben bu inatçılığı hak edecek ne yaptım?”

“Benimle konuştun.”

“Ne kadar büyük bir günah.”

“Şu an ağaç israf ediyorsun ve beni de suçuna ortak ediyorsun.”

“Arkalı önlü kullanıyoruz.”

“Olabilir.”

“O kağıtları psikiyatrinin ‘bugünkü duygularını çiz’ sorusunda kullanmak mı istersin?”

“Bunu yaptırmıyorlar de.”

“Üzgünüm.”

“Sen ne çiziyorsun?”

“Bazı günler kâğıdı simsiyah yapıyorum, bazen farklı renkleri karıştırıyorum.”

“3 aydır her gün aynı soru mu?”

“Evet. Çocukluk travmalarına inmeden önce alıştırma gibi. Yarın görürsün zaten.”

Dudaklarımı dişlemeden edemedim.

Belki de buraya gelmeden önce biraz daha düşünmeliydim.

Ben anneme bile sorunlarımı açmazdım.

Konu değiştirmek istedim.

“Notlar ne iş?”

“Kaç kere daha senle konuşmak istiyorum diyeceğim?”

“Tamam da neden yazarak? Fısıldasak bile birbirimizi anlarız.”

Yeni not gelmeden önce bir süre duraksama oldu.

“Canım böyle yapmak istiyor.”

“Benim canım da konuşmak istiyor.”

“Şansına küs.”

“Ormanlara bir garezin mi var?”

“Hayır, sadece sesimi sevmiyorum.”

Cümleyi birkaç kez daha okudum.

Hayır, sadece sesimi sevmiyorum.

“Neden?”

“Çünkü sevmiyorum.”

“Ne kadar da açıklayıcı.”

“Neden merak ediyorsun?”

“Çünkü garip.”

“Garip mi? Senin kendinle ilgili kompleksin yok mu?”

Sorusu beni bir süre düşünmeye itti.

Vardı.

Kilom korkutucu ölçüde düşüktü, yürüyen bir kemik yığınına benziyordum. Saçlarım yağlıydı ve çok sık dökülüyordu.

Ben yazamadan yeni bir not kaydı.

“Sessizliğini evet olarak kabul ediyorum.”

“Önümde şimdiden oluşmuş kâğıt yığınıyla ne yapmamı istiyorsun?”

“İstersen at. İstersen sakla.”

“Bana yazmanın tek amacı gerçekten konuşmak mı? Belki… arkadaş olmak?”

Son cümleyi yazarken elim titremişti.

“Konuşmak, evet. Yalnız kalmak istemiyorum.”

“Ya arkadaş?”

“Arkadaş olmak istediğimi söylesem evet der miydin?”

Der miydim?

Aklım geçmişteki yakın ilişkilerime gitti. Lisedeyken çok sosyal olmama rağmen başım sıkıştığında koşabileceğim bir arkadaş grubum olmamıştı. Herkesle yakın olan ama kimsenin en yakını olmayan o kız bendim.

Uzun süren bir arkadaşlık bağım yoktu. Eski sevgilimden sonra ise benim ilişki kurma insanı olmadığımı anlamıştım.

Bu yüzden hayır, Lucian arkadaş olmayı teklif etseydi kabul etmezdim. Uzun sürmeyeceğinden emin olduğum bir arkadaşlığın tek getirisi daha fazla kalp kırığı olurdu. Hem benim hem de onun tarafı için. Beni sinirlendirse de kötü birine benzemiyordu, ben herkese kolay sinirleniyordum zaten. O bunu hak etmiyordu.

Kalemi elime aldım.

“Hayır.”

“Yani benimle arkadaş olmazdın?”

“Olmazdım.”

“Neden?”

Gerçek nedeni ona söyleyecek halim yoktu. Ne zaman tanışmıştık, 20 dakika önce mi?

“Olmak istemiyorum.”

“Bu yine gerçek sebebini söylemeyip ‘istemiyorum’ diye geçiştireceğin bir soru mu?

Bu kadar tahmin edilebilir bir insan mıydım?

“Öyleyse ne olmuş?”

“Yabancı olduğum için mi çekiniyorsun yoksa sadece utandığın bir tarafın mı?”

Notu okumamla kâğıt ellerim arasında buruştu. Öfkeyle çenem kasılır, cevabımı hışımla yazarken yazdıklarımı iki kere düşünmedim.

“En azından kendi sesimi kullanmaktan utanmıyorum.”

Birkaç dakika boyunca cevap bekledim.

İlk defa bir notum karşılıksız kalınca yenisini yazmaya koyuldum.

“Hey?”

Düşünmeden gerçekten kalbini kırıp kırmadığından korkmaya başlamıştım.

Kâğıt neredeyse anında, parçalara yırtılmış bir şekilde delikten odama iade edildi. Gün boyu ikimiz de yeni bir not yazmadık.

BÖLÜM 2

Gün 2

✦   ✦   ✦
  1. Bölüm | GÜN 2

Acıyor.

Canım çok acıyor.

Öyle bir acı ki sesimi tamamen kesmiş, bağıramıyorum.

Bağırıyor muyum?

Bağırıyorsam bile sesimi kimse duymuyor.

Okul yemekhanesindeyim. Etrafım bir kız grubuyla çevrili, masayı neşeli espriler ve sohbetler kaplamış. Hepsinin ismini biliyorum, bazılarıyla bir-iki konuşmuşluğum bile var.

Çığlık atmak istiyorum.

Kanıyorum ama ortada hiç kırmızılık yok.

Ağlıyorum ama ortada yaş yok.

Belki de bu yüzden fark etmiyor insanlar acımı.

Neden acıyor?

Neremin acıdığından bile emin değilim. Sadece midem bulanıyor, başım dönüyor ve kalbim yerine taş konmuş gibi ağır. Yine de yüzümde sıcak denebilecek bir gülümseme var.

Bir sınıf projesinden tanıdığım kızın yaptığı espriye gülüyorum. Masadaki gülüşmelerin devam etmesini sağlayacak bir cümle ekliyorum. Çoğu kişi benim komik ve takılması kolay bir kız olduğumu zannediyor, gözlerinden anlayabiliyorum.

Buradan nefret ediyorum.

Nefret etmek istemiyorum.

Nefret etmekten nefret ediyorum ve bu döngü beni canlı canlı öldürüyor.

Çatal kaşık sesleri başımı ağrıtıyor. Yemek kokusunu soludukça içime uyuşturucu çeker gibi oluyorum.

Biri bana dönüp üzerimdeki kazağa iltifat ediyor. İltifatı kabul edip konu kıyafet alışverişlerine evrilirken ben yalnızca kusmak istiyorum.

Kalp atışlarım kulaklarımda uğulduyor.

Bu baş ağrıma hiç iyi gelmiyor.

Neden böyle hissettiğimi bile bilmiyorum. Yalnız. Durumumu anlatan kelime buydu. Kendi duygu ve düşüncelerim arasında yalnızdım.

Yalnız hissetmemeliydim.

Aynı masada sekiz kızla otururken yalnız hissedemezdim.

Hemen yan masada yalnız oturan bir kız varken, bazı gruplar bize imrenerek bakarken yalnız hissetmek haddime değildi.

Soğuk terler döktüğümü sansam da kızların hiçbiri bende bir sorun fark etmiş gibi değildi.

Sesler… sesler çok fazla…

Çatal kaşığı tamamen bırakıyorum elimden. Ya onları tutacak dermanım kalmamış ya da yemek yiyemeyeceğimden tamamen emin olmuşum. Belki ikisi de.

Onun yerine elim tabağın yanındaki su bardağına gidiyor. Soğuk değil, buz gibi olması için neler vermezdim şu an… Ama yine de boğazımdan sıvı bir şeyler geçmesi bir nebze iyi geliyor sanki.

İzin isteyip masadan kalktığımda ardımdan bakan da takip eden de olmuyor. Bunun bana nasıl hissettirmesi gerektiğinden emin değilim. Kimsenin bu anıma şahitlik etmesini istemiyorum ama kimsenin beni düşünmemesi içten içe kalbimi acıtıyor.

Bahçeye adımlarken ayaklarım birbirine dolanıyor, uyuşmuş gibiyim. Temiz hava, evet. Temiz hava iyi gelir.

Bahçenin ıssız bir köşesine çöktüğümde nihayet yalnız olduğum için bir rahatlama sarıyor bedenimi. 

Sakinim… sakinim… Her şey yolunda. Bak, kalp atışlarım nasıl da düzeliyor. Sadece biraz bunalmışım, o kadar. 

Her şey yolunda.

*

Pencereden sızan ışıkla beraber gözlerimi araladım.

Rahatsız yatakta hareketlenirken nerede olduğumu anlamak için birkaç saniye gerekti.

Delilik. Mental hastane. Doğru.

Doğrulup sırtımı yatak başlığına yaslarken gözlerim duvardaki deliğe ilişti.

Aklım hemen Lucian’a kaydı.

Lucian Hale.

Dünkü notlarımızı konuşmayı bıraktıktan sonra boşalttığım çantama tıkıştırmıştım. Çöpe atmak doğru gelmemişti.

Sonuçta buradan çıkarsam bunları geri dönüşüme atabilirim.

Bugün, tedavimin resmi olarak başladığı gündü.

Kasım ayının soğuk ayazı yüzünden kendimi battaniyeye biraz daha sardım. Henüz hemşire veya o tarz biri gelmediğine göre saat bir hayli erkendi. Muhtemelen yalnızca birkaç saat uyuyabilmiştim.

Yeniden uyumak içimden gelmedi.

Sıkıntıyla dudağımı kemirirken Lucian’ı düşünüyordum.

Dün onu incitmiş miydim?

Soru kalbimde görmezden gelemeyeceğim bir ağırlık oluşturdu.

Lucian’ı ne kadar süredir tanıdığım da ona gıcık olmuş hislerim de önemli değildi.

Daha buraya geleli bir gün olmuştu ve şimdiden birini incitmiştim.

Hastane benim için yeterli değildi, hayır. Benim izole bir adaya kapatılmam gerekiyordu.

İnsanlardan izole edilmeliydim.

Suçluluk duygusu beni canlı canlı yerken ağzıma gelen kan tadını hissettim.

Dudağımı kemirmekten fark etmeden kanatmıştım.

Umursamayıp yataktan kalktım. Çıplak ayaklarım soğuk zemine değince ürpersem de aldırmayarak duvar deliğine eğildim.

“Hey,” dedim fısıltıyla. “Uyanık mısın?”

Saatin kaç olduğundan emin değildim, hala uyuyor olma ihtimaline karşın uyandırmak istemiyordum.

Suçluluk hissedeceğim yeni bir şeye ihtiyacım yoktu.

Şükürler olsun ki delikten bir not kaydı.

“Evet.”

 Delikten fırlatılmış bir kalem yoktu, yazısı özensizdi. İlk notları gibi değildi asla. Evet gibi basit bir cümleyi söyleyişinde bile bir soğukluk vardı. Hani telefonda mesajlaşırken aldığınız kısa yanıtların midenize oturttuğu bir ağırlık vardır ya, işte aynen öyle…

Kalemi kaptım, kağıdı delercesine notu yazarken cevap beklemeden uyumaya gidecek korkusu içindeydim.

“Özür dilerim. Yemin ederim, çok özür dilerim. Sen kırmak istemedim. Sadece sinirlendim ve… düşüncesiz davrandım. Üzgünüm, gerçekten çok üzgünüm hem de.”

Kağıdı katlayıp onun odasına geçirdiğim zaman kalbimi tırmalayan dehşet bir korku vardı. Ya notu okumazsa? Ya açma zahmetine bile girmeden yırtıp atarsa? Ya okur ama özrümü samimi bulmazsa? Ya çoktan duvar kenarından ayrılmışsa? Ya-

Cevap vermesi ya çok uzun sürdü ya da ben o denli endişeliydim ki zaman çok yavaş akmıştı, bilmiyorum. Ama önünde sonunda delikten bir kağıt kaydı.

“Sorun değil.”

Tırnaklarımı kemirirken gerginlik, fark etmeden kağıdı hafifçe buruşturmama neden olmuştu.

Hayır, sorundu.

Gene çok kısa, soğuk denebilecek bir cevaptı. İstediğim bu değildi, hayır. Merak etme, desin istiyordum. Alındığını düşündüğüm için bile bana kızmasını istiyordum. 

Sabahki samimiliğini istiyordum.

Yeni bir kağıt parçası kopardım. 

“Bal gibi de sorun. Hadsiz ve saçma davrandım. Lütfen, affet.”

Giderek yalvarma tonuna bürünmeye başlıyordum ama elde değildi. Zihnim yalnızca tek bir şeye odaklanmıştı: hatamı telafi etmek.

“Dediğim gibi, sorun yok. Uzatma.”

Not bu sefer çok daha kısa sürede geldi, önceki cevaplarından hiçbir farkı yoktu. Hatta bu daha bıkkın gibi bile gözüküyordu. 

Onu sıkıyordum.

Sıkıyor muydum?

“Sessiz ol.”

Lucian’ın kaydırdığı yeni notla kaşlarım çatıldı. İnkar etmek üzere ağzımı açacaktım ki kendimi son anda durdurdum. Ben konuştukça delikten kalem atıyordu, kendisi ise hiç konuşmuyordu. Belki de genel olarak seslerden hoşlanmıyordu?

Onun yerine yazmayı tercih ettim.

“Konuşmuyorum ki?”

“Zihninden o kadar çok soru geçiriyorsun ki nasıl başın şişiyor anlamıyorum. Benim bile şişiyor.”

“Özür dilerim.”

“Sorun olmadığını söylemiştim.”

“O seni kırdığım içindi. Bu başını şişirdiğim için.”

“Değişik birisin.”

“Sen çok mu normalsin?”

“Haklısın.”

Kendi kendime kıkırdadım. Stres bedenimi yavaşça terk ediyordu. Lucian’la konuşmak tuhaf, bir o kadar da zevkliydi. 

“Neden uyanıksın?”

“Suçluluk yüzünden uyuyamadım.” diye itiraf ettim.

 “O kadar büyük bir olay değildi.”

“Öyleyse bile içim rahat etmedi. Sahi, sen neden uyanıksın ki?”

Bunu sorabilirdim, değil mi? Sonuçta o da bana aynı soruyu sormuştu.

“Uyku tutmadı.”

Şimdilik üstelememeye karar verdim. Beni affetmiş gibiydi, konumumu riske atmak istemiyordum. 

Ama ne yazabilirdim ki? Sohbeti devam mı ettirmeliydim? Yoksa not yazmayı bırakmalı mıydım? Anacak aniden yazmayı bırakmak kaba olmaz mıydı?

“Anladım.”

Tek kelime. Onu sıkıştırmıyordum, yeni bir soru da sormamıştım. Lucian’ın dilediğine göre devam ettirebileceği bir cevaptı.

Mükemmel.

“Kaç yaşındasın?”

Konuyu bambaşka bir yere çekmişti, demek ki benimle konuşmak istiyordu. Gerçi sabah konuşacak bir arkadaş aradığını onlarca kez söylediğini düşünürsek buna şaşırmamam gerekirdi.

“20. Ya sen?”

“23. Üniversiteye gidiyor muydun?”

“Evet. İç mimarlık okuyordum.”

“Resim çizmeyi seviyor musun?”

“Sayılır. Yapabildiğim en iyi şey ama tek başına çok iyi değilim.”

Hangi mesleği seçmem gerektiğini düşündüğüm o dönem karartıcı bir bunalıma girmiştim. Kendimi bulmaya kafayı takmış olduğum zamanlardı, umutsuz bir şekilde yetenekli olduğum bir şey arıyordum. Yaparken mutlu olmak istiyordum, orası kesindi. Her ne kadar benim için çok umutsuz bir dilek gibi gözükse de.

Sonra resim çizebildiğimi fark etmiştim. Bölümümdekiler kadar mükemmel değildim, kafamı dağıtıyordu ancak iç mimarlık gibi detaylı çizim gerektiren çalışmalar zorluyordu. Sonucu sevmesem bile süreç eğlenceliydi, bunu seçmemin temel sebebi buydu.

“Ben de psikoloji öğrencisiydim.”

“Psikoloji mi?”

Şaşırmadan edememiştim. Kişilik bozukluğu olan biri, psikoloji öğrencisiydi. Dışarıdan acınası bir ironi gibi gözüküyordu.

“Ruh halim hiçbir zaman iyi değildi ve düzelmek istiyordum.”

Ne demek istediğini anlayınca kalbim acıdı.

Kendini iyileştirmek istemişti.

“İşe yaradı mı?”

“Şu an burada olduğuma göre?”

Yaramamıştı.

“Neden yaramadı?”

“Araştırıp öğrendikçe daha da fazla depresyon çukuruna düştüm.”

Muhtemelen bilgi zehirlenmesine girmiş, kendine deva ararken çok daha fazla sorunla karşılaşmıştı.

“Peki hangi noktada hastaneye geldin?”

“Kendi isteğimle gelmedim.”

“Kim getirdi?”

“Birileri.”

Net cevap vermemesi altında daha büyük bir hikaye yattığına işaret ediyordu fakat ben yine sessiz kalmayı seçtim.

Ağzımdan bir esneme kaçarken uykuyla savaşmak için gözlerimi kırpıştırdım. Güneş ufukta yerini almaya başlasa da henüz gün tam olarak aymış sayılmazdı. Muhtemelen ilk seansımdan önce sadece birkaç saat uyuyacak kadar vaktim vardı.

“Esnemeni duyabiliyorum. Uyumaya git.”

“Ya sen?”

“Ya ben?”

“Sen uyumayacak mısın?”

“Sanmıyorum.”

“Uyumalısın.”

“Alınma ama uyku sorunlarıyla ilgili başıma nasihat kakalayan bir terapistim var zaten.”

Sinir olmuş bir şekilde çenemi sıktım.

“Sen bana uyu diyebiliyorsun ama ben sana diyemiyorum, öyle mi?”

“Sen ve ben farklıyız.”

“Bu uykunun bir insan ihtiyacı olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Gayet normal bir aktivite.”

“Bizim için normal bir aktivite olabilir mi? Biz kendimiz bile normal değiliz.”

Haklıydı. Haklıydı ama yine de göğsüme bir ağırlık oturdu.

Biz kendimiz bile normal değildik. Biz hastaydık, deliydik. Bizim gibiler için uyku bile zordu, kaldı ki ben Lucian’a uyu dediğim halde kendim bir kabustan uyanmıştım.

Kalbimde kısa süreli hissettiğim o huzur yerini sıkıntıya bıraktı. Gözlerim tekrar tekrar Lucian’ın son cümlesi üstünde gezerken zihnim bak, diyordu bana. Sen bu haldeyken normal olamazsın. Mutlu olamazsın.

Tanılarım önümde bir engeldi, hep öyle olmuştu ve hep öyle olacaktı.

Ne düşünüyordum ki? Lucian’a henüz sabah arkadaş aramadığımı söylemişken şimdi üniversite bölümümden bile bahsediyor, dahası onunla empati kuruyordum.

Benim sorunum neydi?

Ben sohbet edilecebilecek, arkadaş olabilecek biri değildim. Gardımı indirmemeliydim, indirirsem kısa süreli mutluluk uzun süreli acıya dönüşürdü.

“İyi geceler.”

Notu deliğe attıktan sonra kalkıp yeniden yatağa yattım. Asıl mental hastane günlerim birkaç saatin ardından başlayacaktı, o süreye dek uyuyabilirdim. Hiç yoktan deneyebilirdim.

Gözlerimi zoraki kapatmadan önce Lucian’ın deliğe yeni bir not kaydırdığını gördüm. Yataktan kalkmadım, ayaklarım isyan etse de duvara yürümedim. Muhtemelen o da iyi geceler falan yazmıştı, kalkmama gerek yoktu. 

İnsanlarla arama mesafe koymak zorundaydım, bunun için buradaydım. İyi bir arkadaş olamıyorsam en azından yalnız kalmayı becerebilmeliydim.

***

Rahatsız bir uykunun ardından hemşirelerden birinin yönlendirmesiyle kahvaltımı yapmış, hemen ardından bir terapi odasının önüne getirilmiştim. 

İçerideki yoğun kahve kokusu burun direğimi sızlatacak düzeydeydi. Duvarlara sıra sıra ahşap kitaplıklar dizilmiş, odanın ortasına ise bir masa konmuştu.

Masada oturan kadın kendini Emma Silkins olarak tanıtmış lakin ilk ismiyle hitap edebileceğimi söylemişti. Benim ismimi sorduğunda gözlerimi devirmiştim. Kim olduğumu hatta muhtemelen gittiğim tüm okullarımı bile biliyordu. Gereksiz sıcakkanlıydı.

Emma, eliyle odanın içindeki üç sandalyeyi işaret etti. “Hangisine oturmak istersin?”

Gelişigüzel sandalyelere baktım. Üçü de su yeşili tonlarındaydı, tek fark şekilleriydi. Birisi filmlerdeki her terapi sahnesinin olmazsa olmazı, bacaklarımı rahatlıkla uzatabileceğim o sandalyelerdendi. Bir diğeri daha çok dişci sandalyesine benziyordu, sırt kısmı uzundu ve bacak koyma kısımları dik bir şekilde yere doğru iniyordu. Sonuncu günlük hayatta gördüğüm sandalyelere en çok benzeyendi. Sırtımı yaslayabileceğim geniş bir alanı olmasına karşılık bacaklarım destek olmadan yere sarkardı.

Bu bir psikolojik testti, anlamamak için aptal olmak gerekiyordu.

Göreceğim tedavi beni ilgilendirmiyordu. Ben zaten buraya boşa kürek çekmeye değil yalnızca izole olmaya gelmiştim. 

Pek de dinlendirici olmayan uykum yüzünden ağrıyan sırtıma iyi gelebilecek bir yere oturmak istiyordum. Bu yüzden ilk sandalyeyi tercih ettim.

“İlginç…” Emma’nın bir not defterine bir şeyler karaladığını gördüğümde gülme isteğimi bastırdım. Terapistler gerçekten çok garipti, muhtemelen birazdan nefes alma şeklime göre bile ayrı sonuçlar çıkaracaktı ortaya.

Sonraki bir saat can sıkıcı sorular ve kestirme cevaplarla geçti. İlk on beş dakika yalnızca burada olmamın beni diğer insanlardan eksik veya farklı yapmadığının klişe konuşmasını yapmakla geçirmişti. Aksine buraya kendi isteğimle gelmemin bile müthiş bir adım olduğundan bahsetti durdu.

Buraya gelişimin gerçek sebebini bir bilseydi…

Kalan vakit ise Emma’nın cevabını bildiğine emin olduğum soruları yanıtlamakla geçti. Çocukluğum, ailemle olan yakınlığım, hobilerim… Bunları öğrenmesi kişilik bozukluğuna nasıl deva olacaktı bilmiyordum. 

“Tamamdır, bugünlük bu kadar yeterli.” 

Emma defterini kapadıktan sonra seans boyu bozmadığı gülüşü genişledi.

“Seninle tanıştığıma çok memnun oldum, Sienna.”

Ya, ne demezsin.

Basit bir baş sallamasıyla yetinip, “Çıkabilir miyim?” diye sordum.

“Tabii.” Masanın etrafında dönüp bana kapıyı açtı. “Çabuk acıkmışsan eğer yemekhaneden yemeğini yiyebilirsin.” Elime bir program tutuşturdu. “12.00-14.00 arası bahçede dolaşabilirsin. Diğer zamanlar odana gitmek istemezsen kütüphaneye de girebilirsin.”

Onaylayıp hemen çıkmayı planlasam da Emma’nın coşkulu aktivite tanıtımı bitmemişti. “Ah, 16.00-17.00 aralığında da grup terapisi var. Zorunlu değil ama inan bana, çok faydası dokunuyor. İstemeyerek giden fakat sonra tek seans bile kaçırmayanları gördüm.”

“Belki denerim,” dedim beni rahat bırakmasını sağlamak amacıyla. 

Emma nihayet omzumu hafifçe sıvazlayıp çıkmama izin verdiğinde uzun koridorda, avuçlarım arasında saçmalıklarla dolu bir programla yalnız kalmıştım.

Bu muydu?

Bugün başka bir şey yapmam gerekmiyor muydu?

Yalnızca bir saatimi almıştı.

İlaç ve detaylı psikoterapi kısmına sonra gireceğimi tahmin edebiliyordum ama bu denli yavaş adımlarla da başlayacağımı düşünmemiştim. 

Aç değildim, oldum olası iştahlı bir insan olmamıştım zaten. Bahçeye çıkmak istediğimi de zannetmiyordum. İnsanlardan kaçmak için buraya gelmişken başkalarının olduğu bir yere girmeye gerek yoktu.

İşte bu şekilde, adımlarım beni gerisin geri odama götürdü. Kapıyı ardımdan kapattığımda hemen yatağa çökmeyi planlasam da deliğin orada bir not görmemle duraksadım.

Lucian’ın dün ona iyi geceler diledikten sonra attığı, yerinden almaya bile tenezzül etmediğim kağıt.

Eğilip yazanı okudum. Orada öylece bırakacak değildim ya.

“Yarın uyandığında yeniden yaz. İyi geceler.”

Alt dudağımı dişlerimin arasına geçirdim. Ben notu okuyana dek çoktan uyanmış, kahvaltımı yapmış hatta seansıma bile gitmiştim.

Dün aynı yerinde bıraktığım A4 yığınından bir parça aldım.

“Şey, tünaydın.”

Hemen cevap vermesini beklemiyordum. Seansta veya dışarıda olabilirdi, odasında olup olmadığını bilmiyordum.

Ancak Lucian her zamanki gibi hızla yeni bir kağıdı benim tarafıma kaydırdı. 

“Uyanınca yaz demiştim, seanstan çıkınca değil.”

“Seanstan çıktığımı nereden biliyorsun?”

“Unuttuysan hatırlatayım, odalarımız arasında bir delik var. Odandaki her sesi ben de duyabiliyorum.”

“Kusura bakma, dün iyi geceler yazdıktan sonra çoktan yatağa girmiştim. Notunu okumadım.”

“Kusura bakmadım. Arkadaş istemediğini söylemiştin.”

“Bana rağmen notlar yazmaya devam ediyorsun.”

“Sana rağmen notlar yazmaya devam ediyorum.”

Nasıl devam edebileceğimi düşünmek için kalemin ucunu kemirdim.

“Bir yerlerde dolaşıp konuşabileceğin bir sürü kişi bulabilirsin, biliyorsun, değil mi?”

“Seninle notlaşabiliyorum. Onlarla konuşmam gerekir. Ayrıca yazarak anlaşmak istiyorsam yanımda sürekli bir tomar kağıtla dolaşmak zorunda kalırım. Konuşkan biriyimdir. Bu şekilde duvara yaslanıp kağıtları yanıma koyabiliyorum.”

Yine ve yine konuşmamaya olan o takıntısı… Sorarak onu rahatsız etmekten çekiniyordum fakat sürekli bahsetmesi merakımı körüklüyordu.

Ama hayır, sorarsam ve cevap verirse hassas bir konu hakkında konuşmuş olurduk. Bu da bağ kurmamıza yol açardı. 

“Sen bilirsin. Ben hala arkadaş olmakla ilgilenmiyorum.”

İlgilenmiyordum, çünkü işin sonunda zarar veren de gören de olmak istemiyordum.

“Bu sana not yazmaya devam edeceğim gerçeğini değiştirmiyor. Ayrıca benimle konuşmak istemediğini söylemene rağmen notlara cevap vermeye devam ediyorsun.”

“Çünkü cevap vermediğim zaman suçlu hissediyorum!”

Yalan değildi. O not kaydırdıkça görmezden gelmenin düşüncesi dahi kendimi iğrenç bir insan gibi hissetmeme yol açıyordu.

“Yine de cevap veriyorsun ve inan bana, bu benim için yeterli.”

“İstediğin sohbeti sana sağlamıyorum.”

“İstediğim sohbet mi? Sienna, ben sadece herhangi bir sohbet arıyorum. Sohbet tarzı seçebilecek bir lükse sahip değilim.”

Kalemi kağıdın üstünde gezdirmeden önce durup düşündüm. Lucian gerçekten yalnızdı, sadece son notundan bile bunu iliklerime kadar hissedebiliyordum. 

Ancak ben onun yalnızlığına ortak olamazdım, aksine yalnızlığı daha çok dilemesine yol açardım. 

Fakat bunu ona nasıl söyleyebilirdim ki? Tek bir açıklama yapmaya çalışmak daha fazlasını ardında getirirdi. Bütün nedenlerimse kişisel ve geçmiş deneyimlerime dayanıyordu. Sonsuza dek bende kalması gereken, zehirli sebepler.

Ne yapabilirdim en fazla? Lucian not yazmaya devam edeceğini çoktan belli etmişti. Onun notlarına cevap vermeyerekse ben kötü hissedecektim. Belki de ayrıntı vermeden rahat bir sohbet etmek sorun olmazdı. Tedbiri elden bırakmazsam korkularım gerçekleşmezdi.

Ayrıca, giderek sözler bana da etki ediyordu. Onunla konuşurken zamanın hızlı aktığını, hatta zevk aldığımı itiraf etmek zorundaydım.

“Hoşuna gitmese bile sohbet etmek? Kast ettiğin bu mu?”

“Aynen öyle.”

Derin bir nefes aldım ve kararımı verdim.

“Nasıl istersen.”

1 / 2